Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Bizden Makaleler


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Özgürce sürünüp ölmek istiyorsan, yemeye devam et..
Cevaplar
7
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
862
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 08.Nisan.2017, 05:39   #1
 
HurriHoşi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
HurriHoşi
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 30.Ocak.2016
Üye No: 54878
Mesajlar: 276
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 203
132 Mesajına 231 Teşekkür Aldı
Standart Özgürce sürünüp ölmek istiyorsan, yemeye devam et..

Kapitalizm'in özgürlük ve keyfilik sloganlarına bandırıp yeryüzüne yaydığı pek çok zehirden birisi de, tamamen değiştirilen yemek kültürüdür.

ABD 1943 yılında Dünya'da ki açlığı sona erdireceğim diyerek,ulvi bir hareket için yola çıktığını söyleyip,buğday'ın genetiğini değiştirerek,günümüz de tüm Dünya da kullanılan ve buğday ürünlerinin %99'nu oluşturan cüce buğday'ı yarattı.

Aynı yıllar atom bombalarıyla,kimyasal silahlarla milyonlarca insanı katleden ABD'nin bu çalışmayı açlığı sonlandırmak için yapmadığı çok bariz belliydi,nitekim aradan 70 yıl geçmesine rağmen açlık sorunu bitmediği gibi katlanarak büyümeye devam ediyor. Bunun yanında 50-60 yıl önce çok nadir görülen sayısız hastalık adeta mantar gibi çoğalarak insanlığın başına bela olmuş durumda.

Buğday'ın genetiği değiştirildikten sonra içinde ki gluten proteini'nin yapısı da tamen değişti,bunun sonucunda aradan geçen 5-10 yıl içerisinde çölyak hastalığı diye bir hastalık hortladı,arkasından gluten intoloransı denilen pek çok semptoma sahip hastalıklar da yaygınlaştı. Diyabet,Otizm,kalp krizi,her türlü kanser,depresyon vs. çığ gibi büyüdü.

Genetiği değişen gluten bağırsaklar tarafından sindirilemiyor,zamanla ince bağırsaklar da iltihaba sebep olarak kabızlığa sebep oluyor,daha sonra bağışıklık sistemini çökerterek vücudun her türlü hastalığa açık hale gelmesine sebep oluyor.

Bağırsak ikinci beyindir,bağışıklık sistemi hücrelerinin %70'i bağırsaktadır,bağışıklık sisteminin ilk duvarını oluşturan probiyotiklerin %99'u bağırsaklarda yaşar. Mutluluk hormonu olan seratonin yanlış bilindiği şekliyle beyin de değil bağırsaklar da üretilir,beyin de sadece %5'i üretilir. Gluten bağırsak florasını mahfeder,probiyotiklerin yok olmasını sağlar,probiyotikler yok olunca mutluluk hormonu üretilemez beyine mutluluk hormonları iletilemediği için vücut kısa süre içerisinde depresyona girer,kronik stres de bir başka risktir.

Sindirim sistemi gluten yüzünden görevini yapamaz hale gelir,bunun üzerine sindirilemeyen zararlı maddeler kana geçmeye başlar,diyabet başta olmak üzere pek çok hastalık sinsice bedeni sarar. Gluten hassasiyeti kendisini romatizma,MS,kas ağrıları,döküntülü alerjiler gibi çok değişik semptomlarla gösterir. Türkiye de Çölyak hastası ile Gluten hassasiyeti olan insan sayısının 6 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Kabızlık sorunu ise nüfusun yarısından fazlasını etkileyen bir sorun,arkasında yatan en büyük etken de glutendir.

İkinci Dünya savaşı yıllarına geri dönelim,ABD cephede savaşan askerlerini besleyebilmek için işlenmiş gıda üretmeye karar veriyor ve bunun için devasa fabrikalar kuruyor. Bu fabrikalar da üretilen teneke ve naylon kutular içinde ki yiyecekler içine eklenen kimyasal maddeler nedeniyle aylarca bozulmuyor. Bu besin maddeleri helikopterlerden askerlerin bulunduğu bölgelere sürekli indiriliyor. Aradan 3-4 yıl geçiyor savaş sona eriyor peki bu fabrikalara ne oluyor dersiniz.? Bunları kurmak için tonla para harcadık kapatmak yerine toplumun beslenme alışkanlığını kökünden değiştirelim diyorlar ve işlenmiş gıda dönemini başlatıyorlar. Aradan 5-10 yıl geçmeden McDonalds,Burger King gibi devasa işlenmiş gıda zincirleri kuruluyor ve Dünya'nın dört bir tarafına yayılıyorlar.

İşlenmiş gıdalar da bulunan binlerce kimyasal madde insan sağlığını perişan ediyor,yıllar geçtikçe hastalıklar çığ gibi büyümeye devam ediyor. Bu dönem de başka bir zehir hayatımıza giriyor,epey tatlı bir zehir bu adı şeker.! Şeker eskiden sadece zenginlerin yiyebildiği lüks bir yiyecekti,fakat işlenmiş gıda dönemine geçildikten sonra sıkça tüketilen bir gıda oluyor.

Şeker insan sağlığı için en fazla zarara sahip olan maddedir. Vücutta bulunan pasif kanser hücrelerini en fazla besleyen madde şekerdir,sadece dişleri çürütmekle kalmaz vücudun pek çok dokusuna hasar verir. Damarların tıkanmasına ve kalp krizlerine sebep olan şey doğal yağlar değil şekerdir.! ABD millete yıllarca yağ,protein yemeyin tahıl ürünlerini tüketin dedi,hala aynısını söylüyor. Tahıl ürünleri yani her çeşit ekmek çay şekerinden 10 kat daha fazla şekerdir.! Buna ek olarak en fazla gluten içeren besindir,ekmek yiyen insanın sağlıklı olması mümkün değildir,hastalıklar yakasını bırakmaz. Bu yüzden Türkiye'de 40 milyona yakın diyabet hastası var.

Kendinizi korumak istiyorsanız mutlaka doğal beslenmelisiniz,burada iki altın kurala uymanız gerekir;

1- Pakete girmiş hiç bir ürünü yemeyeceksiniz.!
2- Reklamı yapılan hiç bir ürünü yemeyeceksin,kullanmayacaksınız.!

İşlenmiş gıdalar sadece paket ürünleriyle sınırlı değil malesef,eskiden tavuklar doğa da güneşin altında dolaşır solucan,akrep yer ve hafta da 3 tane yumurta verirdi,günümüz de ise tavuk çiftliklerin de 24 saat florasan ışığı altında ve suni yemlerle beslenen tavuklar haftada 7 yumurta veriyor,fakat o yumurtan'ın içinde faydalı zerre vitamin,mineral yok. Doğal yumurtanın içinde bol miktar da D vitamini ve benzeri vitamin ve mineral bulunuyor,bu yüzden tavuğunuzu,yumurtanızı köylüden almaya çalışın doğal yiyin. Aynı şekilde merada dolaşan hayvan eti yiyin,suni yemle beslenen hayvandan da fayda göremezsiniz,hayvanlar hastalanmasın diye yemlerine antibiyotik atılır,bu antibiyotikler sizin vücudunuza milimal düzeyde olsada geçer ve bağırsakalarınız da ki probiyotikleri öldürür.

Otizm hastalığı 1980 yılında 100.000 kişide 1 görülen nadir bir hastalıktı. 2000'li yıllara gelindiğinde her 1000 kişide 1 görülmeye başlandı,günümüz de ise her 68 çocuktan 1'i Otizm hastası.! Bilim adamları'nın araştırmalarına göre bu şekilde devam ederse 20 yıl içerisinde her 2 çocuktan birisi Otizm hastası olacak.! Evet yanlış duymadınız her 2 çocuktan birisi.!

Otizm sinirsel bir hastalıktır,işlenmiş gıdalar yiyen bireylerin çocukların da sinir sisteminin gelişmesi daha zayıf kalıyor,veba gibi artmasının sebebi de budur. Ayrıca kozmetik,tarım ilaçları vs. gibi çevreye binlerce ağır metal yayan gelişmeler de Otizm başta olmak üzere bir çok hastalığa sebep oluyor.

Otizm'in bir diğer en önemli sebebi sezeryan doğumun çok fazla artmasıdır. Türkiye de sezeryan doğum oranı %51'e çıkmış durum da sezeryan, bebek normal yolla doğamayacak bir komplikasyon olduğu zaman başvurulacak yöntemdir. Oysa bugün ağrı çekmek istemeyen ve maddi yönden zengin olan herkes sezeryana başvuruyor,bu bir annenin çocuğuna yapabileceği en büyük kötülüklerden birisidir neden.?

Doğum yaklaştığı esnada vücut kendisini doğuma hazırlar ve vajina kanalında probiyotik bakteri üretmeye başlar,bebek bu kanaldan geçerken bu faydalı bakterilerle bütün vücudu kaplanır,ağzından da içeriye gider ve çocuk ilk ve en sağlam bağışıklık sistemini burada alır. Bu yüzden normal doğumla doğan çocuklar daha nadir hastalanırken sezeryanla doğan çocuklar çok sık hastalanır.

Neticeye gelirsek;

Sana televizyon ekranların da; "Tadını çıkar","Keyifle ye","Ye mutlu ol" türü sloganlar la reklamı yapılan gluten,şeker ve sayısız zararlı kimyasalla dolu ürünlerden uzak dur.!

Kapitalizm'in dayattığı yemek ve moda kültürünü elinin tersiyle geri it.! Makyaj malzemesinden tut,yemek yediğin metal kaşığa kadar hepsi kimyasal içeriyor ve seni zehirliyor.! Hepsinden uzak dur.!

Tahta kaşık kullan,yoğurt,kefir,turşu gibi probiyotik zengini ürünleri evinde kendin yap hazır alma.!

Bugün ilkokulda ki çocuklar bile depresyon ilacı kullanıyor. Depresyon ilaçlarının uyuşturucudan farkı yoktur,insanı intihara sürükler ve ömür boyu depresyona mahkum eder. Bunun yanında sayısız hastalığı da beraberin de getirir,depresyon ilacı kullanıp iyileşen hiç bir hasta yoktur. Tıpkı diyabet ilaçlarının diyabeti iyileştirmeyip daha da kötüleştirmesi gibi.

İlaç şirketleri ticari pazarlardır,onlar sadece daha fazla para kazanmayı düşünüyor,onlar senin iyileşmeni asla istemiyor yoksa para kazanamazlar,onların para kazanması için senin sürekli hasta olman ve sürekli ilaç kullanman gerekiyor.

Depresyonu,stresi,diyabeti,obeziteyi Dünya genelinde bilerek arttırıyorlar,bu Kapitalizm için bulunmaz bir sömürü kapısı,bu yolla korkunç para kaldırıyorlar.!

Ömür boyu türlü hastalıklarla sürünmek istemiyorsan her şeyin doğalını ye,iç.! Yiyemediğin hiç bir şeyi cildine sürme.!

Kırmızı et ye,ciğer ye,sakatat ye,balık ye,sebze ye,yumurta ye,bolca tereyağı ve zeytinyağı ye.! Doğal olanını tabiki.!

Ekmek,şeker ve gluten,şeker,kimyasal madde içeren tüm yiyeceklerden uzak dur.!


Hurrihoşi
HurriHoşi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
HurriHoşi Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 4 Kisi:
Alt 08.Nisan.2017, 16:50   #2
 
BeyazTürk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BeyazTürk
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 04.Temmuz.2015
Üye No: 52630
Mesajlar: 19
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 6
8 Mesajına 17 Teşekkür Aldı
Standart

Son zamanlarda forumda gördüğüm en güzel ve bilgilendirici yazılardan bir tanesi...
Eline emeğine sağlık
BeyazTürk isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
BeyazTürk Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 2 Kisi:
Alt 21.Aralık.2017, 02:21   #3
 
"ictenlik" - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
"ictenlik"
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 05.Aralık.2017
Üye No: 55352
Mesajlar: 404
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 24
71 Mesajına 88 Teşekkür Aldı
Standart

Bunu yazıp söyleyenler var ancak "buğday hayvan yemidir/yiyeceğidir" ya da "insan sanırım böyle beslenmemeli" vb. diyebilmenin berisinde bu...
çünkü, iyi bakacak olursak bunu diyemiyoruz belki de kendimize...

Anladığım o ki, buğdayın (ve ya da karbonhidrat/şeker temelli bitkilerle birlikte bitkisel ve şekersel beslenmenin) zararlarını farkettiğimizde ya da tüm bu durumun gerçekliğini farketmeye başladığımızda, kendimize geri dönüp buradaki asıl sorunu tam bildiremeyerek ve açamayarak yakın bir açıklama olarak bu yukarıdaki benzerini yapıyoruz ..
ve örn. buğday hakkında kendimize geri dönüp kara propaganda kötüleme yapıyoruz
Çünkü; buğdayda ya da başka bitkiselde ; genetik, türsel ıslahsal uyarlama olup olmadığı da çokta önemli değil belki de
Belki de birincil sorun ve önem bu değildir

Deniyor ki, 1940' larda (büyük) insanlığın büyük açlık (ve büyük beslenme) sorunu için bir çözüm üretildi ve buğday'la ilgili olarak genetik ya da türsel ıslah ve melezleştirme çalışmaları yapıldı.

İnsana layık görülen yem, yemek ve yiyecek buydu sonuçta. Çayır özütü ya da ot bitkisini tohumu bu. Şimdilerde ise içine katılan ek protokoller (kabartıcılar koruyucular vs.) sorgulanıyor. Yok eski tip mi yenmeli deniyor. Ekşi mayalar vb. kültürlerle sanırım daha yenilebilirdi vs. bunlar da sorgulanıyor. Buğday yedikten ve yenen buydar denen olduktan sonra ne farkı var ve olacak bence??,

belki de insanı/insanlığı kolay zehirlemenin (ve tırnak içine kontrol altında/uysallık altında tutmanın da kolay) yolu. Çok ekmek yemek aptallık yapar denir halk ağzıyla

Bitkisel proteinlerin (buğdayda dahil) nerdeyse tümünün insan vücudunda tam ve iyi çözünmesi için etteki enzimlere ya da ek enzim ve ek aminoasitlere vb. ne ihtiyaç olduğu söylenir. İşte bezelye ve nohut etle pişmezse ondaki protein çözünemiyor, emilemiyor denir. Başka örnekler de var

Diyabetin varlığı -belki de -asıl- sorunu (sorunun kendini ve) olguyu/tehlikeyi de gözler önüne seriyor..

Ama diyabetin varlığı asıl önemin ve sorunun karhonhidrat/şeker-sebze beslenmesi (ve kan şekeri yüksekliği) olduğunu ortaya koyuyor

diyabeti bir hastalık olarak ele alıyoruz oysa belki de diyabet denilen, yenen besinle metabolizma uyumsuzluğunu ortaya koyan ve gözler önüne seren bir olgudur
Diyabet , belki de, başlı başına bence kronik olarak yanlış/hatalı beslendiğimizin ve vücudu bu nedenle artık işleyemez hale getirdiğimizin göstergesidir

Hocam, sadece diyabetteki artış hızı ve ülkelere göre diyabet gelişimi olgusu rakamlarını inceleyelim

Hocam, sütteki iki protein ve buğdaydaki iki proteinle ilgili sürekli yazılar çıkıp duruyor

Hocam sadece "gluten" değil, "lektin" adını da incelerseniz ve süt ürünleri ile ilgili de aleyhte yazılan yazıları incelerseniz kafada ışıklar/şimşekler çakacak, oluşacaktır bence
(bknz. google, glutenden kaçarken lektine tutulmak ,kazeinin zararları vs.)

süt proteinleri ile ilgili karşı propagandayı da ilginçtir ki yine yeşilciler yapıyor

Karbonhidrat ve şeker aynıdır-birebirdir
ve insan vücudu, şeker/karbonhidrat kana girer girmez hemen bunu kandan toplamaya başlar ve ilginçtir bunlar kandan hemen alınarak çok azı aktif enerjiye geri kalanı ise yağa çevrilir ve sonra yakmak ve enerji sağlamak üzere depolanır. ancak bu depolama da yağa çevirilerek yapılır.
ve evet karbonhidrat vücutta yağa dönüştürülür
"ictenlik" isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
"ictenlik" Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Alt 21.Aralık.2017, 02:47   #4
 
"ictenlik" - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
"ictenlik"
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 05.Aralık.2017
Üye No: 55352
Mesajlar: 404
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 24
71 Mesajına 88 Teşekkür Aldı
Standart 'üstteki mesajın devamı için'

İnsan sezbelerini pişirerek yiyor
İnsan doğada yeşil çiğ bezelye ve nohut toplayamaz/yiyemez. Protein nedir/nededir bilemez. Ben, tv de doğada yaşam ve doğada hayatta kalma temalı ne izlesem, hemen önce su sonra ise protein arayışı başlıyor ve bulunamadığında ise börtü böcek ne bulursa toplanıp yeniyor gerekirse..

Yine açıkça okuduğumu anlıyorsam şunu diyebilirim. Buğday bir ot tohumudur/çayır tohumudur. Bu bitki, kendinden, yerde biten dünyadaki en amiyene bitkidir. Dünyadaki bitki popülasyonunda yüzde 10-15 i ni oluşturuyor yanılmıyorsam..
ve bunu otçullar tüketiyor...

İnsan sebze yeme alışkanlığını, yağ ve dolasıyla yağlı tohumlar ve aminoasit ve mineral/vitamince zengin, karbonhidratça düşük kimi yemişlerle ve belki de nitelikçe zengin karbonhidratça fakir kimi kök sebzelerle felan sınırlamalı gibi anlıyorum.

İlle de hayvansal besin yenmeyecekse ve tüketilmeyecekse nitelikli yağ ve yağın kendisi yanında yağlı/yağlık bitki alımı birinci beslenme önerisi olmalıdır öyle anlıyorum

Kuruyemişler (ki bunlar bitki tohumlarıdır) (ve yağlık tohumlardır da aynı zamanda) yağca zengindir
ve sonra ise diğer herhangi yemişler yağ yanında/dışında; mineral, aminoasit vb. denilenlerce zengindir..
Adı üstünde yemiş..

İnsanın beslenme alışkanlığı genel de bitkinin tohumunu yemek.
kimi bitkiyi ise yeşiliyle ve tüm gövdesiyle beraber tüketiyoruz ancak gerçekten düşünürsek bu sınırlı
Yediklerimiz genelde bitkinin tohumun kendi ya da tohumu ihtiva eden meyve ve kabuk .Yani tohumluk ve tohumun kendini yiyoruz genelde.
Doğa bunu cazip/çekici ve tatlı hale getiriyor çünkü tohumu saçmalı ve dağıtmalı. Bir çok tohum dışkı da bile zarar görmez ve ordan oraya gezer bu sayede. Hayvanlar dışkılayarak tohum gezininimine katkıda bulunur..

Hocam vücudun proteine ihtiyacı var, amino asitlere ihtiyacı var (deniyor oysa) böyle bölmek ilginç görünüyor. Metabolizma ne yersek onu parçalıyor ve alacağını alıyor.
ancak ve oysa iki biçimde enerji sentezliyoruz.
Ya yağ temelli ya da şeker/karbonhidrat temelli enerji sentezliyoruz
Bu ne, nasıl yediğimize ve hangisini fazla tükettiğimize bağlı sanırım

Diğeri ise protein, aminoasit,mineral-vitamin vb. denilenlerin sentezi
...

Açlık (beslenme) sorunu olduğu düşünülüyor, katılmıyorum. İnsanın beslenme sorunu/çözümü indirgenebilir/çözümlenebilir gözüküyor

Çünkü hayvan gibi yiyor insan. önüne ne konursa ya da ne bulursa, ne'ye alıştıysa/bağlandıysa onu yiyor..
bir de ömürde yediğinin üçte, iki de ya da belki de beşte biri de fazla..

Hocam, benzin ve aynı anda gaz yakan motor var
ve mazot ve aynı anda saf çiğ bitkisel yağ yakan motor var.

Vücut yağı da şekeri de ayrı ayrı metabolizmalarla (enerji için) çözümlüyor gibi algılıyorum
bu benzin-gaz ve mazot-yağ ikilemi gibi öyle algılıyorum

karbonhidrat yutarsak vücut onu sentezliyor ve enerjiye dönüştürüyor farketmiyor. Yağ alırsak metabolik olarak çalışma/sentezleme biçimi değişiyor ve yağdan enerji sentezleniyor

Eğer şeker/karbonhidrat düşük oktansa ve bu tip beslenim düşük oktanlı kalitesiz ve uymayan ya da fazla atıklı yakıt alımıysa?

Bitkide ki protein ve hayvandaki protein içinde aynısı (aynı mantık) geçerli bizce
düşük yakıt yüksek yakıt ve oktan ve atık problemi var burda da sanırım..
bu anlamda her protein protein midir bilmiyoruz
Belki de hayvansal proteinler yüksek oktanlı ya da motorun yapıtaşına daha benzeş ve uygun olabilir. Bu nedenle hem motorun daha iyi çalışmasına hem de daha az enerji sarfedilerek daha kolay senteze de daha uygun olabilir

Aslında bitki pratiği yeme pratiği bence oldukça açıktır

kimi yemişler (tohumluk/meyve) ve yenilebilir .Yağlı bitki tohumları yeterlidir çoğu zaman. İnsan sebze olayını abartmıştır.
Ben tv de yemek programı izliyorum. çoğu sebze ve baharat etin yanına renk,doku ve dekor olarak kullanılıyor. Aşçının elinde iyi bir et varsa sebze sadece aksesuar oluyor

Bitki denen önce yağ, sonra ise aminoasit, vs vb. denenler için yenmelidir . -karbonhidrat/enerji alımı için değil bence

Hem bitkisel çaylar ve bitkisel tedaviler için bitki kaynatma örneklemelerinden de iyi biliyoruz ki, bitkilerin çoğu su da kaynatmaya -bekletmeye gelmiyor.
Kaynayınca, soğuyunca, bekleyince hep ayrı ayrı kimyasallar türetiyor bitkiler. kimi zarar kimi yarar. Kaynama sürelerine göre, pişirilme durumlarına göre hep bunlar değişiyor

yemeğe sonradan mı katılmalı ya da hızlı sotelenip mi pişirilmeli. Çoğu birbirine karışammalı belki ve belki de az tür-bilindik ve yatkın türler yenmeli gibi algılıyorum

"İnsanın uyuşukluğunda, buğday ataleti olduğunu düşünüyoruz."

Tamamen farazi konuşuyorum tıp-biyoloji bilgini değilim ancak;
Okuduğumu anlayabiliyorsam şunları söylebilirim ki; insan karbonhidrat/şeker tüketim macerasını sorgulamalı
ve bunu daha düşük gündelik eşiklere (örn.100-150 gram/birim ve altı eşiğine) getirmeli ve sürekli olarak ta azaltmalıdır sanırım...

Ben son 10 yıldır tüm bu propagandalardan sonra (buğday-emek) kesmeyi ve yememeyi denedimse de tam olarak yaşamımdan çıkaramadım
Çünkü 30-40 yıl boyunca 300-500 ünite karbonhidratla ve ekmek/buğdayla beslenmişiz
Azalttığım sınırladığım oldu. eskisi kadar da yemediğim aşikar ancak kan şekeri olgusu var . Yani zaten karbonhidrattan enerji sentezliyorsak bir şekilde sürekli alınmalı

eğer ketojenik (yani yağ ağırlıklı ve temelli, çok çok düşük karbonhidratlı) beslenme ile vücutta yağsal enerji sentezi tetiklenmezse ve vücutta ketojenik faz oluşturulmuyorsa yani karbonhidrat temelli enerji sentezi varsa kan şekeri dengesi için sürekli olarak belirli ve dengeli miktarlarda karbonhidrat zaten sağlanmalı..
öyle anlıyorum

Ama sebze ye sebze ye propagandasınım artık iyi bir şey olacağını sanmıyorum ve özellikle çocukluk çağında tv ve çizgi filmlerle de beraber yapılan sebze propagandasınınsa bir kara propaganda örneği olacağını düşünmekteyim

Felçler, inmeler, kalp krizleri, damar tıkanıklıkları hepsi şimdi kan şekerine bağlanıyor/bağlanmakta

hocam, benim anladığım buğdaydan (muğdaydan) insana(/adama/yolcuya) tayın olmaz-olmamalıdır. kimseye de ve hiçbir kimseye de .

yukarıda belirtilen lektin/kazein için örnek linkler;
https://www.fitekran.com/lektin-nedi...eren-besinler/
https://www.facebook.com/notes/taş-d...7991053962317/
http://blog.milliyet.com.tr/lektinle.../?BlogNo=94413
https://yesilgazete.org/blog/2016/01...-edici-iliski/
https://yesilgazete.org/blog/2016/03...icin-10-neden/
"ictenlik" isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
"ictenlik" Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Alt 21.Aralık.2017, 04:05   #5
 
Korçagin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Korçagin
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 20.Mart.2015
Üye No: 52104
Mesajlar: 117
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 83
34 Mesajına 57 Teşekkür Aldı
Standart

Düşük-Karbonhidrat Diyeti ve karbonhidrat ''düşmanlığı'' bana da mantıklı geliyor ama tabi derinlemesine incelemek lazım
Ama protein-yağ ağırlıklı beslenme herkese yaramaz çünkü genetik ve / veya bazı sağlık sorunları karşısında Protein ağırlıklı beslenmek zarar da verebilir
Ailevi hastalık geçmişini bilmeden ve genel sağlık taraması (check up) falan yapmadan maceralara girmemek lazım
______________________________________________________
Fakat Malcolm X'in dehası neydi? (...) Haydi, köklerimizi yeniden keşfedelim; Hayır! Deha X harfinde gizliydi. X, bizim köklerimiz yok, köklerimiz elimizden alındı demekti. Peki, bu durum, bizim, beyaz adamınkinden daha evrensel bir topluluk kurmamızı sağlayacak bir özgürlükse? Bu yaratıcılık, ortada olanı ve köklerinden kopartılmanın yol açtığı aile bağları ve göreneklerden yoksunluğun, travmanın yeni bir özgürlüğün yolunu açabileceğini görebilmektir. (Zizek)
Korçagin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Korçagin Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Alt 21.Aralık.2017, 04:24   #6
 
"ictenlik" - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
"ictenlik"
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 05.Aralık.2017
Üye No: 55352
Mesajlar: 404
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 24
71 Mesajına 88 Teşekkür Aldı
Standart

Alıntı:
Korçagin Nickli Üyeden Alıntı
..Ama protein-yağ ağırlıklı beslenme herkese yaramaz çünkü genetik ve / veya bazı sağlık sorunları karşısında Protein ağırlıklı beslenmek zarar da verebilir..
Benim ki kişisel bir öneriden ziyade daha genel bir yorumlama ve belki de ileriye, asırlara ve nesillere de dönük bir sorgulama idi ancak burada keton/ketojeni ve ketojenik beslenme (ve ketojenik diyet) konusunun ve kavramının özellikle araştırılması, incelenmesi ve bilinip anlaşılması da gerekiyor gibi algılıyorum. Ketojenik diyet denmesi de uygun değil belki de. Çünkü, bize karbonhidrat yemezsek aç kalacağımız, vücudun buna mutlak ihtiyacı olduğu ve bundan mutlak biçimde enerji sentezlediği felan öğretildi/söylendi. Ketojeni denilen durumda vücütta tamamen ve tam anlamıyla yağdan enerji sentezleniyor. Bu beslenim yüksek yağ düşük protein ve çok çok az (sıfıra yakın) karbonhidrat alımıyla yapılıyor. Bu durum geçmiş modern tıp ekolünde bir sağlık problemi ya da olumsuzluk gibi algılanırken şimdi şimdi artık bunun/durumun aslında ne olduğu/olabileceği sorgulanmaya başladı sanıyoruz.
İnsanı fizyolojik olarak genelleyebiliyorsak ve benzeştirebiliyorsak bilmiyorum yukarıdaki ifade nasıl ele alınmalı ama genetik kavramı bizi sınırlıyor.

Bu nedenle (ketojeni dediğimle ilgili) bir kaç ek ve açılım sunmak isterim.
"ictenlik" isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 21.Aralık.2017, 04:29   #7
 
"ictenlik" - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
"ictenlik"
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 05.Aralık.2017
Üye No: 55352
Mesajlar: 404
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 24
71 Mesajına 88 Teşekkür Aldı
Standart

https://www.youtube.com/watch?v=QjasIkhSbhU">https://www.youtube.com/watch?v=QjasIkhSbhU" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="725" height="550">
--
Youtube; "Dr. Eric Westman: Düşük Karbonhidratlı Diyet, Ketojenik Diyet"
https://www.youtube.com/watch?v=QjasIkhSbhU

Alıntı:
Video metni;

Ben eski bir karbonhidrat bağımlısıyım. Bence bu mantık değişecek.

Çünkü geçmişteki protein aşkı şimdi karbonhidrat aşkı oldu. Kliniğimde bu dediklerimi neredeyse her zaman uyguluyorum.

Diyetin arkasındaki bilimi açıklayınca göreceğiz ki sağlıklı bir yaşama kavuşmanın birden fazla yolu var.

Size vurguyla hatırlatıyorum: hayatta kalmak için karbonhidratlara gerek yok. Gerekli bir gıda değil.

İlk öğrendiğimiz şeylerden biri bu, vücudumuzun neyi yapmadığı ve ne yememiz gerektiği. Bu listede karbonhidratları bulamazsınız.

Vücudun içinde olanlardan bahsedelim sadece yemekten değil. Vücudun içinde olanları da bilmeliyiz.

İnsanlar yedikleri yemekleri yakıt olarak yakıyorlar. Hem et hem ot yiyoruz. Protein genellikle vücut yapısında kullanılıyor ve bunu konuşmayacağız.

Eğer karbonhidrat ve yağ yersek o ikisini yakıt olarak kullanırız. Eğer karbonhidrat yersek çoğunlukla karbonhidrat yakarız.

Ve yağ yersek çoğunlukla yağ yakarız. Bu en temel bilgiler.

Yağ yediğinizde enerji kaynağı ketonlar ve yağ asitleri oluyor. Bu ikisini enerji açısından tanımıyorsanız bunu size tanıtacağım.


Y ekseninde günlük karbonhidratlara göre popüler diyetler. X ekseninde de kalori miktarına göre diyetler.

Sarı diyetlerin karbonhidratları o kadar düşük ki, vücudunuzun yağ yakmaktan başka yolu yok.

Sağda yukarıda olan karbonhidratlı diyetlerde glikoz yakılıyor. Sağda aşağıdaki karbonhidratsız diyetlerde ise yağ asidi ve ketonlar yakılıyor.

Bu şekilde yapılmışız. Burada yanlış bir şey yok. Gece boyunca bir şey yemeyince çoğunuz yağ yakmaya başlıyorsunuz.

Çocuklar bunu yapmakta çok iyiler. Şeker hastaları ise çok kötüler. Eğer hastaysan ve gün boyunca bir şey yiyemediysen, keton ve yağ asidi yakmaya başlarsın.

Eğer 10 gün boyunca açlık grevi yaparsan vücudun keton ve yağ asidi yakmaya başlar. Vücudun böyle işler.

Peki az karbonhidratlı diyet nasıl uygulanır? Benim kliniğimde pek çok yolumuz var. Ketojenik diyoruz çünkü enerjiyi ketonlardan almaya başlıyorsunuz.

Yumurta, bacon, şekersiz yoğurt, tavuk salatası, ekmeksiz hamburger. Atıştırmalık: zeytin, peynir çubukları, brokoli, balık
İçecekler: su, şekersiz içecekler, kremalı kahve.
Bireyler onlara verdiğim 100 kadar yiyeceğin olduğu bir listeden yiyeceklerini seçiyorlar. Onlara bu listeden istediğiniz neyse yiyin diyorum. Başka hiçbir sey yok.
Bu diyeti vejeteryen olarak bile yapabilirsiniz. Et yeme zorunluluğu yok.
Prof. Campell ile ortak noktamız bu mu acaba? Aynı şeyi değişik kelimelerle söylüyoruz.
Karbonhidratları iyi kötü diye ayırabiliriz. İyi olanlar sebzeler, kötü olanlar bugün Amerika da üretilen yapay yiyecekler. Umarım onlardan çok yemiyorsunuz.
Bu diyetler belirli aşamalara bölünebilirler. Kilo verme aşaması, kiloyu uzak tutma aşaması. Kiloyu verdikten sonra akdeniz de yendiği gibi, Fransız, Ispanyol veya İtalyanların yediği gibi yenebilir.
Ama hala kilo vereceksen böyle yiyemezsin. Daha şarap falan olmamalı. Ama gelecekte olabilir.
Kalp rahatsızlıklarının önlenmesinde İspanyol diyetinin etkileyici olduğu görüldü.

Bu kanseri ve metabolizmayı nasıl etkiliyor bakalım. Anlayın ki karbonhidratları kesmek glikozun ve insülinin azalmasına sebep oluyor.

Yani şeker (sucrose=glikoz+früktoz) kandaki şekeri arttırıyor. Şeker ve nişasta kan şekerini arttırıyor. Ekmek ve makarna gibi yiyecekler vücudunda nişastadan glikoza dönüşüyor.
Vücudunun metabolizması için, bir çay kaşığı patates yemek ile bir çay kaşığı şeker yemek arasında bir fark yok.
Tabakta değişik görünebilir, tadı değişik olabilir ama vücudunuz için bir farkı yok.

İnsülin pankreas tarafından, kandaki glikozu indirmek için salgılanır. Vücudumuz yüksek glikoz seviyesini sevmez. Kandaki miktar ciddi bir şekilde denetlenir.


İnsülin glikozu azaltırken aynı zamanda lipogenez yani yağ depolamayı da başlatıyor ve yağ yakmayı durduruyor. Yani insülini azaltmak yağ yakmayı başlatıyor.

Bu da obeziteyi çözmeyi amaçlayan az karbonhidratlı diyetin ana noktası. İnsülin azaldığında, vücut, üstünde yağ olarak bol bol yakıt olduğunun farkına varıyor.

Ve yağı yakmaya başlıyor. Az karbonhidratlı diyet kandaki glikozu azaltarak insülini azaltıyor. Bu bilgi o kadar temel ki, üniversitelerde öğretilmiyor bile.

İnsülin aynı zamanda büyümeyi teşvik eden bir hormon. Bu nedenle bizi kansere bağlıyor. İnsülini azaltmak kanser büyümesini azaltabilir.

Burada yemekten sonra kandaki glikoz ve insülin miktarını görüyoruz. 2005'teki bir araştırmadan ortaya çıkan sonuç. Eğer karbonhidrat yemezseniz kan şekeri yükselmiyor.

Yemekten sonra kan şekerinin yükseleceği öğretiliyor. Ama bu eğer karbonhidrat yiyorsan normal.

Ben bu diyeti, Duke'taki ilk araştırmamdan beri, 10-12 yıldır yapıyorum. Ve karbonhidrat yemediğim için kan şekerim yükselmiyor.

Normal olması, iyi olduğunu göstermiyor. Neyin iyi olduğunu görmek istiyoruz.
Bir hastam bana 1923'ten kalma bir diyet kitabı verdi. Bu kitap hoşuna gidebilir dedi.
Ben de böylece, insülinin keşfedilmesinden önce şeker hastalarına verilen diyeti gördüm. Bu diyet benim 1999'da araştırmaya başladığım diyetle aynıydı.

İnsülinin keşfinden önce doktorlar tarafından tavsiye ediliyordu. Yeni bir bilgi değil. Eğer şeker hastalığı için ilaç olmasaydı hep bu diyeti uygulayacaklardı.

Benim kliniğimde uyguladığım diyet de bu. Bugünün şeker hastalığı uzmanları bu diyeti bilmiyorlar.
Bu az karbonhidratlı diyet hakkında verdiğim bir saatlik sunum. Hepsine vaktim yok. Karbonhidratlar gerekli gıda değiller.
Bu diyet ile kalori konuşmadan kilo verilebilir. Bu diyetle karın açlığı azalır ve daha az yenir.

En aşağıdaki nokta. Bu diyet, kolestrolu ve trigliseridi azaltıp, kalp sorunu riskini azaltır.
Bu konuda bir sürü araştırma var ve vikipediye giderseniz ilk 50 dipnotlarla bu araştırmaları görebilirsiniz. Bulması zor değil.

Bence en iyi ve en uzun araştırma İsrailli Shai et al'a ait. O gördü ki bu diyetle iki yol içinde şahdamarındaki tıkanıklık azalıyor.

Bu konuda bir sürü araştırma var ve vikipediye giderseniz ilk 50 dipnotlarla bu araştırmaları görebilirsiniz. Bulması zor değil.
Bence en iyi ve en uzun araştırma İsrailli Shai et al'a ait. O gördü ki bu diyetle iki yol içinde şahdamarındaki tıkanıklık azalıyor.
İnsanların önceki diyetleri her ne olursa olsun. Eğer bu diyet sağlıklı mı diye meral ediyorsanız hala, onun araştırmasına bakabilirsiniz.
Nordmann tarafından 2006 yılında ve Hession tarafından 2008'de de araştırmalar yayınlandı. 2013'te şeker hastalığı ile ilgili bir tane var.

Az karbonhidratlı diyetler ile ilgili araştırmalar arttıkça zaman lehimize ilerliyor.
Peki kanser? Otto Warburg kanser metabolizmasının glikoz metabolizması olduğunu gösterdiği için Nobel Ödülü aldı.
Yani kanser hücreleri yediğin glikozu kullanıyor. Kanser bulmak için kullanılan PET (poiztron emisyon tomografi) taraması, kanser içindeki konsantre olmuş şekeri bulmak için kullanılıyor.

Eugene Fine, PET taraması yaparken, aniden kanser hücrelerine glikoz beslediğini farketti. Bunu araştırdı ve bunun eski bilgi olduğunu gördü.
Çoğu agresif kanserin fenotipi glikolitik. Yani glikoz yani şeker yiyorlar. Chen et al 2001 de bu Warburg etkisi hakkında konuştu.
Tümörlerde de glikoz hakimiyetini gösteriyor. Bu hücreler de içlerine glikoz ve glikoz enzimleri çekiyorlar.

Glikozun hareketini önleyen ilaçlar kanseri önlemek için geliştiriliyorlar.
Tümörler çoğu zaman yağ asitleri ile ketonları enerji için kullanamıyorlar. Belki kanseri şeker yemeyerek aç bırakabiliriz.
Ama bu şimdilik spekülasyon. Ama mümkün. Bazı tümörler için ketonlar zehirli. Bu bayağı önemli.

Bütün bunları göze alarak... Bu doktorları, tıp öğrencilerini şok ediyor. Tüm insan kanında toplam 5g glikoz bulunuyor.
Kanını çıkarıp baksak içinde toplam 5g glikoz var. Bu o kadar açık ama kimse dikkat etmiyor.

Eğer kan tahlili yapsak kanındaki glikoz 100mg/dL. Şeker hastaları günde pek çok kez buna bakıyorlar. 100mg/dL normal.
Bunu lise öğrencilerine göstermiştim. Eğer yetişkin bir insanda 5 litre kan var olduğunu sayarsak. Tabii küçük çocuklarda daha az.

5g veya bir çay kaşığı şeker var kanınızda. Eğer sana günde 100g karbonhidrat yemen gerek denirse... Bu kanındaki şekerin 20 katı.

Eğer hepimiz böyle yiyeceksek hepimizin şeker hastası olmadığına inanamıyorum. Pankreas hiç durmadan kandaki şekeri azaltmak için çalışıyor.
Hayvanlarda test mi? Sorun değil. Steve Freedland hayvanları ketojenik diyete sokarak tümörlerinin sayısını azalttı.

Ayrıca ketojenik olmayan az karbonhidratlı diyet ile Canola yağı tümörlerin büyümesini azalttı. Beyin tümörleri glikoza çok hassaslar. Warburg olayı zamanla daha belirginleşecek. Her kanser bu şekilde olmayacak.
Ama bir hastayı bu diyete sokup kemoterapiye sokarsak... Ben kliniğimde insanları 5 yıla kadar bu diyette tutabilirim. Bu mümkün. Ayrıca vücudun cevabı sadece glikozun azalması değil.

Metabolizmaki iltihaplanmayı da azalmada oluyor. Farelere kanser enjekte edildiğinde diyetteki farelerde hücrelerin büyümesi yavaşlıyor.
Kalori azalması, karbonhidrat azalmasıyla karşılaştırılıyor. Duke'ten bir öğrenci hayvanları aynı kalori seviyesinde tuttu. Ketojenik hayvanlar kilo verdi.
Kaloriler hep aynı değil. Bunun farkına vardılar ve ketojenik diyetteki hayvanlara daha fazla kalori vererek kilo verişlerini durdurdular. Ama yinede o farelerde daha az tümör büyüdü.
Hayvanlarda deney yapmak doktorlar için yeterli değil. Kanser ve insanları konu alan araştırmalar var.
İleri seviyede kanser olan insanlar az karbonhidratlı diyeti yapabilirler mi? Schmidt et al ve Eugene Fine'ın iki deneyinde de bu diyet başarılı bir şekilde uygulandı.
Connetecticut Üniversitesinden Jeff Volek bu konunun en iyi uzmanı. Bu bilimde pek çok deney yaptı. Bu araştırmada bir hastayla göğüs kanserine karşı en olumlu diyeti araştırdı.
Aynı sonuca vardılar. İnsülin azaltılmalı. Bu göğüs kanseri kaynaklarında hep yazılı. Glikozu azaltıp, insülini azaltmak.
Bunları gerçekleştirmekte az karbonhidratlı yemek oldukça başarılı. Araştırmalarında göğüs kanserine karşı başarılı bir sonuç elde ediyorlar. 2012'de yayınlandı.

Sunduğumu özetlemek istiyorum. Az karbonhidratlı diyetler yağ asidi ve ketonlar ile enerji sağlıyorlar.
Glikozu azaltarak. Bu diyetler obeziteyi, şeker hastalığını tedavide etkililer. Prof. Campell gibi ben de çok kötü durumdaki insan
İnsülini azaltmak buna bir çözüm olabilir. Şu an az karbonhidratlı diyetlerle kanseri önlemek için araştırmalar yapılıyor. Çok erken.
10 yıl önce bu az karbonhidrat yüksek yağlı diyetleri araştırmak için para bile verilmezdi. Şimdi buluyoruz. Bir sürü deney yapılıyor.

ABD ve Avustralya'da. Avustralya'dakiler çok uzun süredir devam ediyor. Sizi mekanizmaya dikkat etmenizi istiyorum.

Kanseri yaratan mekanizmeyi izleyin. Kanser ile insülin arasındaki bağı görüyoruz. Ama neyin insülini arttıdığını düşünmüyoruz.
Karbonhidratlar. Size bu bağı göstermek için burdayım.

Bunu gözlemleyip daha da iyi tedavi geliştirebiliriz. Kanseri bile. Teşekkür ederim.
"ictenlik" isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
"ictenlik" Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Alt 21.Aralık.2017, 04:37   #8
 
"ictenlik" - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
"ictenlik"
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 05.Aralık.2017
Üye No: 55352
Mesajlar: 404
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 24
71 Mesajına 88 Teşekkür Aldı
Standart Ketozis/Ketosis

Ketosis,
Özünde vücudun glikozdan enerji türettiği ve sentezlediği düşünülse de, düşük karbonhidratlı ve yağ yoğun beslenmelerde vücudun glukozdan enerji üretmeyi bırakarak yağdan enerji sentezlemeye başlaması ve vücudumuzda (kanımızda) yağları enerjiye dönüştüren bir madde olarak ketonun dolaşmasından ismini alan (ketozis) yağa dönük enerji sentezli beslenme metodolojisi ya da vücut için yağ sentezli (kan şekeri sorununu bünyesinde hiç barındırmayan) enerji üretim fazı ya da beslenim biçimidir...


----
Alıntı:
Ketosis (kanda ketonların varlığı ya da kandaki yüksek keton oranı durumu) çoklukla açlığın ya da metobolizmada bir şeylerin ters gittiğinin işareti olarak görülerek, yanlış değerlendirilen bir kavram olagelmiştir. Oysa (eğer Tip 1 Diyabet hastası değilseniz) bu oldukça gerçeklerden uzak bir inanıştır. Tam tersine ve popüler efsanelerin zıttına, normal yağ metabolizmasının bir sonucu olan Ketonlar hücrelerimiz için temel ve vazgeçilmez bir iyileştirme enerjisi sağlarlar.

Vücudumuz ketonları, karbonhidratlardan (şeker/glükoz) gelen enerjiden çok daha sağlıklı, güvenli ve efektif bir şekilde enerji ihtiyacı için kullanır. Peki vücudumuz ketonları nasıl üretir ? Taş devri insanı gibi, karbonhidratsız ya da düşük karbonhidratlı (günde 60 gr ya da daha az karbonhidrat tüketen) bir beslenme sistemi uyguladığımızda keto-uyumlu hale geliriz.
buna ketosis diyoruz..
---

* ketosis hali kanserli hücrelerin beslenemeyip, aç kalmasına sebep olur,
* Ketosis ayrıca hücrelerimizde kalıntı şeklinde bulunan ve davranan, hücre çalışmasını kötü etkileyerek yaşlanmayı artıran proteinlerden temizler.

* Ketosis, yüksek karbonhidratlı beslenmede ortaya çıkan bir çok problemin – örneğin anksiete, aşırı iştah, asabiyet, çarpıntı , mod problemleri vb. – başarıyla üstesinden gelir. Ketojenik beslenmenin insan ve hayvanlarda tümörleri küçültebileceği , beynimizin stres ve toksisiteye karşı direncini artırdığı bu kadar açıkken, yüksek yağ tüketimine dayalı beslenmenin ana akımda bu denli kötülenmesi bir insanlık suçudur.

--
Ketojenik beslenme epigenetik değişimleri indükleyerek mitokondrinin enerji çıkışını artırır, zararlı serbest radikallerin üretimini düşürür ayrıca beyin için önemli bir nörotransmitter olan GABA’nın üretilmesini destekler.

Mitokondri enerji kaynağı olarak yağları kullandığında, toksik yükleri azalır, enerji üretici genlerin verimliliği ve enerji çıkışı artar.

Bu mucizevi iyileştirici etkinin sebepleri yağ metabolizmasında ve buna bağlı olarak ketonların karaciğerde , mitokondri bünyesinde kimyasalların hücre içerisinde bırakıldığı ama hücre dışında güçlü antienflamatuar anti-oksidanların stimüle edildiği bir mekanizma çerçevesinde üretilmelerinde yatmaktadır. Mitokondrinin durumu sağlık durumumuz için en temel anahtarlardan biridir.

Günümüzün modern dünyasında başlıca enerji kaynağı şekerdir (karbonhidrat) ve şekerin bir enerji girdisi olarak hücrenin enerji santrali olan mitokondriye aktarılmasından önce hücre sıvısında işlem görmesi gerekmektedir. Yağ bazlı enerji kaynakları için ise böyle bir işlem söz konusu değildir ve enerji üretimi için doğrudan mitokondride işlem görürler. Dolayısıyla şekerden enerji üretmek yağlara göre çok daha karmaşık ve zordur.

----
alıntılar ve -tamamı- için;
https://www.facebook.com/notes/taş-d...6914063736683/
"ictenlik" isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
"ictenlik" Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 2 Kisi:
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com