Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SF-Kütüphane > Sosyalizm Süreli Yayınlar


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi YENİ ANAYASA TARTIŞMALARI VE MEMLEKETTEKİ DURUM
Cevaplar
0
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
430
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 14.Mayıs.2016, 11:29   #1
 
Deniz Yoldaş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Deniz Yoldaş
EDİTÖR
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 04.Ekim.2013
Üye No: 47815
Bulunduğu yer: Balıkesir / İzmir
Mesajlar: 3,613
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 4,923
1,416 Mesajına 3,804 Teşekkür Aldı
Deniz Yoldaş - AİM üzeri Mesaj gönder
Standart YENİ ANAYASA TARTIŞMALARI VE MEMLEKETTEKİ DURUM

YENİ ANAYASA TARTIŞMALARI VE MEMLEKETTEKİ DURUM

Türkiye yine olağanüstü bir dönemden geçiyor. Ülkedeki egemen çevrelerin, her birinin asıl olarak kendi çıkarlarının peşinde olduğu ve emperyalist merkezlerin de bir ucundan tuttuğu, devlete hâkim olma kavgasında kartlar yeniden karılıyor.
Önce bir uyarı: Gerek bütün emperyalist kapitalist hiyerarşinin, gerekse bu hiyerarşi içinde yer alan tek tek devletlerin işleyişinin yekpare güçler tarafından ve sorunsuz bir biçimde yürütüldüğünü düşünmek, diyalektik yaklaşımdan uzaklaşmak ve düşmanın gücünü abartmaktan başka bir sonuca çıkmaz. Her iki düzlemde de süreçler, farklı güç odaklarının kendi çıkarlarını dayattığı kıyasıya çekişmeler içinde yürür.

Elbette son tahlilde sonucu güç belirler, fakat tüm aktörler de kendi oyunlarını oynamaya, hiçbir şey yapamıyorlarsa –bir işyeri örneğinden gidersek- “patron”a kendilerini beğendirip böylece bir şeyler koparmaya çalışırlar.

Bu çerçeveden baktığımızda, bugün Türkiye’de sistem içi hiçbir klik işleyişin tüm seyrini belirleme gücüne sahip görünmüyor. Taraflar birbirini kendi istediği yöne çekmeye veya sürmeye çalışıyor. Bu it dalaşında bir denge yakalanıyor, ardından tekrar bozulup bir yenisi kuruluyor. Uzun zamandır rayından çıkmış devlet kalıcı bir istikrar yakalayamıyor.

Mevcut durumda, AKP, kendinden önceki statükonun ana aktörü militarist klikle ve tekelci burjuvazinin –gönüllü veya gönülsüz- tüm siyasi unsurlarıyla Kürtlere, komünistlere, devrimcilere ve Cemaate karşı açık savaş konsepti zemininde bir blok kurmuş görünüyor.

Bu savaş bloğunun kuruluş sürecinin başlangıcını MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılmasıyla açıkça patlak veren AKP-Cemaat çatışmasına kadar götürebiliriz. Daha evvel orduya karşı birisi adli makamlar ve kolluk kuvvetlerindeki kadrolarıyla büyük bir operasyon yürüten, diğeri de kendini bu operasyon sırasında açılan davaların “savcısı” ilan ederek siyasal sorumluluğu açıkça üstlenen iki “ortak”, akabinde gelen 17-25 Aralık operasyonlarıyla tamamen kanlı bıçaklı iki düşmana dönüştüler. Ciddi bir kitle desteği olmayan Cemaat açısından bir kamikaze saldırısı olduğunu aklı başında herkesin görebileceği bu çatışmanın, Cemaatin kendi iradesiyle başladığını iddia etmek komik olur. Bu hamlenin arkasında, orduya karşı yürütülen operasyondaki gibi, yine ABD’nin olduğunu düşünmek için yeterince neden vardır.

ABD’nin başını çektiği egemen emperyalist kliğin bölgeye yönelik planlarının içine kendi çocuksu yeni Osmanlıcılık hayallerini de sokuşturmaya çalışan, zaten 1 Mart teskeresi nedeniyle mimli AKP, ABD açısından iyice sıkıntılı bir aktör haline gelmiştir. Bölge geneline yönelik hamleleriyle karaya oturan, son olarak da Suriye’de, Kobani direnişi ve zaferiyle birlikte sahada başka güç bulamayan ABD nezdinde önemli bir unsur durumuna gelen PKK’yle ilişkili PYD’nin meşruiyetini hiçbir şekilde kabul etmek istemeyen, zira böyle bir kabulün Türkiye Kürdistanı’ndaki durumla baş etmesini iyice zorlaştıracağını gören AKP ile ABD arasındaki gerilim daha da artmıştır.

Erdoğan’ın, son anda verilmiş bir karar izlenimi uyandıran, Dolmabahçe Mütabakatı’ndan ve barış sürecinden vazgeçmesinin nedenini de bu gerilimde aramak gerekir. Sürekli kendisine “ayar” vermeye çalışan ABD’yle tehlikeli dansının kendi geleceği açısından çok riskli olduğunu hisseden Erdoğan, yine riskli görünen, ama yine de daha fazla şansının olduğunu düşündüğü başka bir piste geçerek onu yeniden güçlendireceğini bile bile militarist klikle, “geleneksel” devlet aklıyla kol kola Kürtlere karşı savaş açmış, 7 Haziran seçimlerinde istediği başarıyı elde edemese de, yeni partnerlerinin de yardımıyla (Baykal hamlesi) seçim sonuçlarını boşa çıkarmış, savaşın yarattığı şovenist dalgaya binerek 1 Kasım seçimlerinde kendi yandaşı anketçileri bile şaşırtan bir “zafer” kazanmıştır.

Ülkenin batısında, bir avuç komünistin, devrimcinin, aydının acı bedeller ödeyerek haykırmasının dışında hâkim olan utanç verici sessizliğe ve medyadaki çarpıtmalara karşın, bu politikanın Kürdistan’daki kanlı sonucu sürmektedir. Aylardır sokağa çıkma yasağı uygulanan kentler tank ve panzerlerle yerle bir edildi. Yüz binlerce Kürt yurttaşımız evlerinden, barklarından, şehirlerinden sürgüne gönderildi. Resmi açıklamalara göre binlerce Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi militanı öldürüldü. Yine sayısını bilemediğimiz çocuk, genç, yaşlın kadın ve erkek sivil yurttaşımız hayatını kaybetti. Kürt illerindeki muhasara halen devam etmektedir. Bütün bunların yanı sıra, HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırmak ve onları kriminalize ederek Meclis'ten atmak için hazırlıklar yapılmaktadır.

Bugün aynı zamanda bu politikanın “diyet”i de ödenmektedir. Kürtlere karşı savaşın tamamen üzerine havale edildiği militarist klik, daha genellersek Türkiye Cumhuriyeti’nin “geleneksel” devlet aklı, tekrar eski günlerine dönme yönünde adımlar atmaktadır. Yargıtay, Ergenekon Davası’nı boşa düşürmüştür. Medyada, özellikle de ana akım medyada, daha üç-beş yıl önce lanet okunanlara iade-i itibar seferberliği başlatılmıştır. Kürdistan’da operasyon yetkisi valilerden alınıp askere devredilmiştir.

Ergenekon davasının “savcısı” bu gelişmeler karşısında suskundur. O, kendini tamamen Anayasa tartışmalarına ve başkan olma çabasına hasretmiştir. Geleceğini ancak bu şekilde sağlama alabileceğini düşünmektedir. Bu ülkenin gelmiş geçmiş en iyi manipülatörü olarak, kabul etmek gerekir ki bu yolda oyununu da iyi oynamaktadır. Daha evvel gidip Mısır’da Mursi’ye laiklik önerirken, ülkede meclis başkanına yeni Anayasada laikliğin olmaması gerektiğini söyletebilmektedir. Karşımızdaki laik-antilaik kutuplaştırmasında ve “başörtüsü” tartışmalarında oynanan oyunun aynısıdır. Böylece hem geri kesimlere bir mesaj verilmekte, hem de diğer unsurlara “aaa kuşa bak” denmektedir. Herkes hemen meclis başkanının konuşmasının üzerine atlamış, karşı gösteriler yapılmıştır. Hatta kimileri daha da ileriye giderek, hem de komünist etiketi altında, Suphilerden bu yana bizi katletmeye, ensemizde boza pişirmeye her zaman kararlı olmuş “1. Cumhuriyet”in (ne demekse?) “kazanım”larını (!) korumaktan söz edebilmektedir. Sonra AKP kurmayları ortaya çıkıp laiklikle bir sorunları olmadığını belirtmiş, meclis başkanı sözlerinin çarpıtıldığını söylemiş, geniş kitleler bu gelişmeler karşısında yine ağzı açık bir şekilde kalakalmıştır.

Bu ülkede egemen sınıfın bütün klikleri ta başından beri her tür kavramı kitleleri maniple etmek için kullanmışlardır, hâlâ da aynı şeyi yapıyorlar. Bu at izinin it izine karıştığı dönemde aslında işleri oldukça da kolaylaşmıştır. Emperyalist merkezlerle oyunlarını oynarken ortaya çıkan her çelişkiden bir “büyük devlet Türkiye”, “Batı’ya meydan okuyan kahraman”, “bağımsızlık” masalı üretmekte, ama iş mesela göçmenler meselesine geldiğinde bilindik “koyun pazarlığı” yapmaktadırlar.

“Sivil Anayasa”, “millet iradesi” gibi sık sık kullanılan kavramlara da böyle bakmak gerekir. Aslında bunlar, küçük bir azınlığın, kendi taleplerini, ideolojik olarak dinsel ve milliyetçi yaklaşımlarla, ekonomik olarak kredi kartları, ipotekler, faizler ve “sosyal yardım” adı altında üç kuruşluk sadakalarla teslim alınan kitlelere onaylatma niyetinden başka bir anlam taşımamaktadır.

Kapitalist kliklerin bir diğer ucundan yükselen “laiklik”, “cumhuriyeti şeriata karşı koruma” teranelerine de dikkatle yaklaşılmalıdır. Bunlar da, devrimcilere, komünistlere, emekçi halkımıza ve Kürtlere zulmün ve sömürünün en katmerlisini yaşatmış eski statükoya dönme arayışlarından başka bir şey değildir.

Yani sistem içi güçlerin kullandığı her kavramın tercüme edilmesi, gerçek karşılığının ortaya konması gerekmektedir. Bu, komünistlerin yakıcı görevleri arasındadır. Zira eğer bu yapılmazsa, bugüne kadar birçok kez olduğu gibi, son tahlilde sistem güçlerinin şu veya bu kesiminin peşine takılmak kaçınılmaz olur.

Peki komünistler Anayasa tartışmalarını uzaktan mı izlemelidirler? Elbette hayır. Onlar da Anayasanın nasıl olması gerektiğine dair kendi görüşlerini belirteceklerdir. Ancak ortada dönen oyunun farkında olarak… Hiçbir zaman demokrat ve özgürlükçü olmamış sistem içi güçlerin iktidar mücadelesinin demokrasi ve özgürlük getireceği yanılsamasına kapılmadan ve bu iç iktidar mücadelesinin bir ucuna yaslanmaya kalkmadan… Daha demokratik bir Anayasanın, burjuva iktidar bloğunun şu veya bu kesiminin inayetiyle değil, ona gerçekten ihtiyaç duyan işçi sınıfımızın, emekçi halkımızın ve özgürlük arayışındaki Kürt halkının mücadelesiyle ve sistemin iktidar bloğunun karşısına kendi mücadele bloklarını çıkararak yaratılabileceğini bilerek ve bu yolda elinden geleni yaparak…

Bu da yetmez. Kapitalist düzen hüküm sürdüğü sürece hiçbir hak garanti altında değildir. Bu yüzden mücadele, işçi sınıfının, emekçi halkımızın, ezilen halkların çıkarlarının bekçisi olacak sosyalist bir iktidarla taçlandırılmak zorundadır. Bu hedef hiç de ulaşılamaz değildir. Emperyalist kapitalist hiyerarşideki yerinden, iktisadi olanaklarından, sosyokültürel ve politik yapısından dolayı, bu ülkede devrim, burjuva demokrasisinden daha gerçekçi bir hedeftir.

Elbette bütün bu hedefler zorlu bir çabayı gerekli kılmaktadır. Ancak komünistler zor günlerin, zor işlerin insanlarıdır. Ayrıca bugünkü halimize bakıp enseyi karartmanın da anlamı yoktur. Devletin çivisi çıkmıştır, ülkenin batısındaki suskunluğun altında kaynayan sayısız kazanın fokurtuları inceden de olsa duyulmaktadır. Örneğin metal işkolundaki işçi hareketlenmeleri de bunların bir parçasıdır.

Manzaranın karanlık görünmesi, sistemin gücünden değil, bizim güçsüzlüğümüzden, örgütsüzlüğümüzdendir. Utanç verici bir biçimde, üzerinden neredeyse 40 yıl geçmiş 12 Eylül’ü hâlâ bir milat gibi kabul etmemizdendir. Dünyaya hâlâ üzerimize yıkılmış Sovyetler Birliği’nin molozlarının altından bakmamızdandır. Hareketimiz özelinde, likide edilmiş partimizi yeniden, daha güçlü ve devrimci bir şekilde ayağa kaldırmaya girişmektense onun için yas tutmamızdan, ağlaşmamızdandır.

Hayat, yüksek sesle, ülkenin yaşadığı kaostan devrimci bir şekilde çıkmanın yollarını örecek gerçek TKP’yi çağırmaktadır. Bu çağrıya yanıt verecek bir kadro vardır, sessiz kalmayacaktır ve tüm komünistleri bu yanıtı beraberce vermeye davet etmektedir.

Yaşasın TKP!
Yaşasın Marksizm-Leninizm!
Yaşasın Devrim ve Sosyalizm!
Yaşasın proletarya enternasyonalizmi!
Yaşasın Halkların Kardeşliği!
Yaşasın Komünizm!

TKP'LİLERİN SESİ
______________________________________________________
Seni düşünüyorum yoldaş ve son sözlerini...
Beni öldürecekler, adım Mustafa Hayrullahoğlu,
bir adım daha var düşmana vermediğim, TKP Merkez Komitesi üyesi Deniz...

Son sözlerin en güçlü dayanaktır savaşan militana!

Sana söz yoldaş;
komünist onuru kirletmeyeceğiz,
yere düşürmediğin kızıl sancağı daha da yükselteceğiz,
TKP, senin uğruna yaşamını verdiğin partin kazanacaktır...
Deniz Yoldaş isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com