Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Devrim Tarihi > Türkiye Devrim Tarihi


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi İbrahim Kaypakkaya Yoldaş ve 11 İlkesi
Cevaplar
8
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
583
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 14.Haziran.2019, 14:46   #1
 
agitmurat4 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
agitmurat4
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 06.Ağustos.2018
Üye No: 55458
Bulunduğu yer: Türkiye Proleteryası
Mesajlar: 60
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
9 Mesajına 10 Teşekkür Aldı
Standart İbrahim Kaypakkaya Yoldaş ve 11 İlkesi

İbrahim Kaypakkaya Yoldaş ve 11 İlkesi- IV: “İllegal Mücadele Esas, Legal Mücadele Talidir!”


Komünistler ilkesel olarak legal-illegal hiçbir mücadele biçimini reddetmezler. Ancak bu mücadele biçimlerinin hangisinin stratejik olarak esas alınması gerektiği somut koşulların somut tahlili ilkesine bağlı olarak belirleyicilik kazanır. Bu belirleyicilik reformizmle-devrimcilik (proleter devrimcilik) arasındaki kesin ayrım çizisini oluşturur.

“Faşizm tehlikesi niçin geçici
bir tehlike değildir? Çünkü birincisi, Türkiye gibi yarı-sömürge, yarı-feodal ülkeler de zayıf ve güçsüz burjuvazi halkın mücadelesini daima
kanla ve zorbalıkla bastırmaya ve bu şekilde ayakta
kalmaya çalışır. Yani burjuvazinin zayıf ve güçsüz oluşu onu faşizme iter. İkincisi
toprak ağalarının mevcudiyeti burjuva demokrasisine feodal bir karakter verir. İktidara ortak olan toprak ağaları, ‘feodal demokrasinin’ kanunu olan sopa ve cebiri, burjuva özgürlüklerin
yerine geçirmek için sürekli çaba harcarlar. Türkiye’de “demokrasinin” ta başından
itibaren feodal bir karakter taşımasının temel sebebi bunlardır.” (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar/Cihan Yay. sf. 300)

Ülkemizde devrim mücadelesinin başından sonuna illegal mücadele temelinde ele alınasının temel çıkış noktası Kaypakkaya yoldaştan yaptığımız alıntıdan da anlaşılacağı üzere faşizmin sürekliliğidir. TC tarihi şöyle bir incelendiğinde egemenler cephesinden, halkın en demokratik hak alma mücadelelerinin dahi baskıyla, zorla, kanla bastırıldığı sayısını yazamayacağımız kadar pratiği mevcuttur ve devam etmektedir. Elbette dönem dönem ülkemizde de Kaypakkaya yoldaşın dediği gibi “demokrasinin kırıntıları” halka sunulmaktadır. Ancak ilk fırsatta bu kırıntıların dahi daha azgın saldırılarla geri alınmaya çalışıldığı da bilinmez değildir, pratikte sabittir. Çok uzağa gitmeye gerek yok yakın tarihimizden bir örnekle dahi bu süreci anlatmak herhalde yeterli olacaktır.

Egemenlerin “demokratikleşme süreci” olarak başlattıkları ve “çözüm süreciyle” doruk noktasına ulaşan süreç göstermelik olarak belli demokratik hakların önünü açsa da henüz yolun başında patlak veren Gezi İsyanı’na, kalekol yapımlarına karşı yapılan barışçıl eylemlere dahi nasıl tahammülsüz olunduğu ortadadır. Ekonomik, siyasi olarak zorda kalındığında göstermelik demokratik hakların dahi nasıl azgınca saldırılarla geri alındığı, alınmaya çalışıldığına dair yığınlarca somut örnek vardır.

Bu sürecin en
basit tanımı kapatılan yüzlerce
dernek, gazete, tutuklanan milletvekilleri, belediye başkanları, gazeteciler, insan hakları
aktivistleri ve toplumun muhalif kesimleri, el konulan belediyeler vs. ile göz önündedir ve tüm bunlar bir gerçeğe işaret etmektedir. Ülkemizde demokratik haklar dahi egemenler için gerektiğinde ‘sunulan’, gerektiğinde ‘geri alınan’ haklardır. Hal böyle iken ülkemizde demokrasi mücadelesinin dahi bir devrim sorunu olduğu gerçeği sistemle uzlaşmaz bir mücadeleyi zorunlu kılmakta, yasal (legal) olan her olanak ise esas olarak devrim mücadelesinin hizmetine sunulmak zorundadır.

İşte bu nedenle ülkemizde sınıf çelişkisinin çözümü egemenlerin bu faşist politikalarından kaynaklı, her alanda uzlaşmaz çelişkiler olarak ortaya çıkmakta ve bir mücadele alanı yaratmaktadır. KP’nin ülkemiz topraklarında bu uzlaşmaz çelişkinin çözümü için gerçekleşmesi zorunlu olan devrime önderlik ve öncülük görevini yerine getirebilmesi için egemenlerin bu saldırı politikalarına karşı kendisini korumasının en temel yolu örgütlenmesini illegal temelde yapmasıdır. Bunun temel sebebi bir yandan kendisini kitleler içinde örgütlerken ama aynı zamanda düşman saldırılarına karşı kendisini koruma zorunluluğudur.

En temel demokratik hak mücadelesine azgınca saldıran faşizmin, kendisini temellerinden yıkacak olan bir örgütlenmeye tevazu göstermeyeceği açıktır. Hele bir de devrim yolunu başından sonuna kadar silahlı mücadele esaslarına göre oluşturan bir örgütün egemenler tarafından açıktan faaliyet yürütmesine göz yummasını beklemek “şapkadan tavşan çıkmasını” beklemek kadar komik bir durumdur.

Elbette ortaya çıkan legal olanaklar devrimin menfaatleri için kullanılmalıdır. Bunlar işin abecesidir. Ancak yukarıda saydığımız nedenlerden kaynaklı legal çalışmanın açık bir mücadele biçimi olması düşmanın saldırılarına açık hale gelmesini ve egemenlerin yasalarını kendi çıkarlarına göre sürekli yenilemelerinden kaynaklı kalıcı örgütlenmeler olmadıklarını tarih defalarca ispatlamıştır. Bu gerçeklik aynı zamanda ülkemizde demokrasi mücadelesinin dahi bir devrim sorunu olduğunu gözler önüne sermekte ve devrimi örgütlemek için esas olarak sistemi temellerinden yıkmayı hedefleyen örgütlenmelerle sürecin örülmesi zorunludur.

Yani ülkemizde illegal mücadele bir zorunluluk ama aynı zamanda bilinçli bir tercihtir. Devrim iddiasında olan bir örgüt, ayakta durabilmek, düşman darbelerine maruz kalmamak, kitleleri örgütleyebilmek ve devrimi zafere ulaştırabilmesi için, açık/kapalı tüm çalışmalarını illegalite kurallarına göre yapmak zorundadır.

Yeni Demokrasi'den alınmıştır.
agitmurat4 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14.Haziran.2019, 14:48   #2
 
agitmurat4 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
agitmurat4
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 06.Ağustos.2018
Üye No: 55458
Bulunduğu yer: Türkiye Proleteryası
Mesajlar: 60
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
9 Mesajına 10 Teşekkür Aldı
Standart İbrahim Kaypakkaya Yoldaş ve 11 İlkesi: “Ülkemizde Silahlı Mücadele Koşulları Vardır!

İbrahim Kaypakkaya Yoldaş ve 11 İlkesi: “Ülkemizde Silahlı Mücadele Koşulları Vardır!”


“Zor, yeni toplumlara gebe bütün eski toplumların ebesidir.” F. Engels

Sınıflar mücadelesi bir iktidar mücadelesidir. Bu iktidar mücadelesinin en temel koşullarından birisi zor kullanımıdır. Her sınıf, iktidara gelmek ve var olan iktidarını korumak amacıyla karşısındaki sınıflara zor kullanılır.

Sınıf mücadelesinin bugünkü evresinde zor, mücadelenin başından sonuna kadar bir zorunluluktur. Kaypakkaya yoldaş, “ülkemizde silahlı mücadele koşulları var” derken, esas olarak onu yaratan ve zorunlu kılan koşullara işaret etmektedir. Sınıf mücadelesinin birden fazla mücadele aracı vardır. Ancak silahlı mücadele, zor aygıtının parçalanması açısından diğer mücadele yöntemlerinden farklı bir yerde durmaktadır. Bu mücadele biçimi ise her ülkenin bir dizi koşulları gereği mücadelenin başından sonuna; kimi yerlerde esas biçime bürünürken, kimi yerlerde devrimin arifesinde devreye girecek olan bir mücadele biçimi olarak şekillenmektedir. Ancak temel olan mesele; baştan sona esas olsun ya da son anda devreye girecek olan bir olgu olsun, bu mücadele biçiminin kesin olarak olmazsa olmazlığıdır.

Proletarya açısından silahlı mücadele, devrim ile reformizm arasındaki temel ayrım noktalarından birisidir. Zira bir alt üst oluş olan ve zora dayanan devrimin örgütlenmesi, bu zor biçiminin yani silahlı mücadele biçiminin örgütlenmesi anlamında zorunluluktur.

Kaypakkaya yoldaş, ülkemizde silahlı mücadele biçiminin esas olmasını ülkenin sosyo-ekonomik yapısının bir zorunluluğu olarak ortaya koymuştur. Bu aynı zamanda silahlı mücadelenin başından sonuna kadar onu yaratan koşulların varlığını tarif eder.

Kaypakkaya yoldaş “ülkemizde silahlı mücadele koşulları vardır” tespitini esas olarak Şafak revizyonistleri ile yürüttüğü tartışmalardan yola çıkarak ortaya koymuştur. Silahlı mücadelenin başlatılması konusunda bir netlik içerisinde olan Kaypakkaya yoldaş; Şafak revizyonistlerinin ülkemizde silahlı mücadelenin başlatılması için ortaya koyduğu ve silahlı mücadelenin başlatılması için öne sürüdükleri, “Ülke çapında örgütlenmiş bir Parti, oldukça güçlü bir kızıl ordu, rejim içerisindeki klik savaşları, güçlü bir kitle temeli” şartlarının yarı-feodal, yarı-sömürge ülkelerde Kızıl Siyasi Üslerin kurulması için gerekli olan şartlar olduğunu ortaya koyarak, ülkemizde silahlı mücadelenin başlatılması gerektiğine sebep olan koşulları ortaya koymuştur.

Silahlı mücadelenin başından itibaren esas mücadele biçimi olmasını zorunlu kılan esas faktörler; ülkemizde süreğen olan faşizm ve bu faşizmin esas dayanağı olan feodal sınıfların varlığıdır.

Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen ülkemizde demokrasi mücadelesinin dahi zor, baskı ve şiddetle bastırılmasının en temel olgusu faşizmin bu süreğen halidir. Dönem dönem demokrasi kırıntıları halka sunulsa da bu kırıntılar koşulların uygun olduğu en kısa zamanda daha fazla baskı ve şiddetle geri alınmaktadır. Bu durum egemen sınıfların ekonomik-siyasal ve askeri gücünün zayıflığı sonucu sürekli olarak, en küçük hak taleplerinden, sosyal ve ulusal kurtuluş taleplerine kadar her alanda karşı devrimci saldırılarına neden olmaktadır. Bu saldırılara karşı halk saflarından bir karşı şiddetin örgütlenmesi, bu saldırıların püskürtülmesi anlamında bir zorunluktur.

Diğer yandan henüz tam olarak tasfiye edilememiş bir sınıf olarak feodalizmin varlığı, aynı zamanda ülkemizin gelişiminin de dengesiz olmasına neden olmaktadır. Bu durum sadece ekonomik olarak değil, siyasi, askeri, kültürel gelişiminin toplamını ifade eder.

Ülkemiz gibi yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde egemenler açısından bu durum belli bölgelerde (kırsal bölgelerde) bir zayıflığı tarif etmektedir. Emperyalizmin bu tür ülkelerde feodalizmi tasfiye etmemesinin en büyük dayanağı ülkenin burjuvazisinin gelişiminin önüne geçmesidir. Bu nedenle feodal sınıfların tasfiyesi de devrimin görevleri arasındadır. Bu öncelikli olarak demokratik devrim görevinin yerine getirilmesi ile mümkündür. Demokratik devrimin savaş stratejisi ise kırlardan şehirlere bir seyir izleyen Halk Savaşı Stratejisi’dir. Bunun için devrimin başından sonuna kadar silahlı mücadele yürütülmek zorundadır.

Bir yandan bahsi edilen faşizmin sürekliliği ve buna karşı mücadelenin zor yoluyla bir karşı koyuşu dayatması; diğer yandan iktidarın parça parça alınarak feodalizmin tasfiyesi ve adım adım burjuva feodal sistemin yıkılmasıyla, yerine halk iktidarının kurulmasının zorunluluğu; silahların başından sonuna kadar devrede olmasını koşullar. Silahlar bu devrim stratejisi boyunca bir yandan yıkmak, diğer yandan inşa etmek görevini yüklenir.

Temel mesele devrimin yolu ve çizgisidir. İktidarın parça parça alınması ve yerine yeni iktidarların (Kızıl Siyasi İktidarların) kurularak devrimin gerçekleştirilmesi zorunluluğu, faşizmin sürekliliğiyle birleşince ülkemizde silahlı mücadelenin koşullarının var olduğu ve bu olmadan da devrimin gelişim seyri gösteremeyeceği açıktır. Bununla birlikte bizim gibi ülkelerde Komünist Partisi de Halk Ordusu da bu mücadele içerisinde gelişip güçlenecektir.

Yeni Demokrasi'den alınmıştır.
agitmurat4 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14.Haziran.2019, 14:50   #3
 
agitmurat4 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
agitmurat4
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 06.Ağustos.2018
Üye No: 55458
Bulunduğu yer: Türkiye Proleteryası
Mesajlar: 60
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
9 Mesajına 10 Teşekkür Aldı
Standart İbrahim Kaypakkaya Yoldaş ve 11 İlkesi – V | “Silahlı Mücadele Esas, Diğer Mücadele B

İbrahim Kaypakkaya Yoldaş ve 11 İlkesi – V | “Silahlı Mücadele Esas, Diğer Mücadele Biçimleri Talidir”



“Savaş; sınıflar, uluslar, devletler ya da politik gruplar arasındaki çelişkilerin belirli bir aşamaya geldiği zaman, bu çelişkilerin çözülmesi için girişilen en yüksek mücadele biçimidir…” (Mao Zedung, Askeri Yazılar, sf. 10, Eriş Yayınları)

Ülkemiz devrim stratejisini halk savaşı olarak belirleyen Kapakkaya yoldaş, buna uygun olarak hareket tarzını da silahlı mücadeleyi esas alarak söz ve eylem birliğiyle ortaya koymuştur. “Bir köylük bölgedeki yönetici yoldaşlara” isimli yazmış olduğu mektuptan da çok net anlaşıldığı gibi bütün konumlanmasını, parti önderliğinde yürütülecek olan silahlı mücadeleye göre örgütleme çabasında ve pratiğinde olmuştur.

Elbette Kaypakkaya yoldaşı böyle bir konumlanmaya götüren bir dizi temel etken vardır. Bunlar anlaşılmadan neden silahlı mücadele biçimini esas aldığı da anlaşılamaz. En başta gelen olgu ülkemizin yarı-sömürge, yarı-feodal yapısı ve bununla bağlantılı olarak faşizmin sürekliliğidir. Bu ikisinden ilki feodal üretim ilişkilerinden kaynaklı ülkenin dengesiz gelişimi ve egemen sınıfların güç dengelerine paralel ülkemiz kırlarının zayıf halka olmasıdır. Bununla beraber tamamlanması gereken, özü toprak devrimi olan Demokratik Devrim’in parça parça iktidar anlayışına paralel kızıl siyasi iktidar kurma zorunluluğunu yaratmasıdır. İkinci olgu ise faşizme karşı mücadelenin zor, yani şiddet olgusunu zorunlu kılmasıdır.

Bu iki olgu ülkemizde politikanın esas olarak silahlarla yani baştan sona savaş ile mümkün olduğuna işarettir. Silahlı mücadelenin esası olması zamanda politikanın silahlarla yaşama geçmesi demektir. Sınıflar arası mevcut çelişkilerin ülkemizde savaşı zorunlu kılması iktidar mücadelesinin de ancak silahlı mücadele ile yürütüleceği anlamına gelmektedir.

Bugün ülkemizde silahlı mücadele esastır derken; Halk Savaşı’nın, Stratejik Savunma aşamasında savaşın şekil almış hali olan gerilla savaşından bahsedildiği anlaşılmalıdır. Klasik tanımıyla köylü gerilla savaşı bugün ülkemiz devrim mücadelesinin ana hattını oluşturmaktadır. Gerilla savaşının gelişimi bir yandan partinin kendisini silahlı mücadele içerisinde örgütlemesi diğer yandan kızıl ordunun temellerinin atılması ve en nihayetinde kızıl siyasi iktidar mücadelesinin temelini oluşturmaktadır.

Bu bir yandan kendinden daha güçlü bir güce karşı silahların eleştirel gücünün pratik karşılığı iken diğer taraftan iktidarın parça parça alınması için gerekli olan koşuldur. Silahların yıkıcı olduğu kadar yapıcı yönü de bu mücadelenin “esas olmasını” zorunlu kılmaktadır.

Tüm bunlar elbette KP önderliğinde yürütülen bir mücadele biçimini tarif etmekte, KP’nin aynı zamanda bizim gibi ülkelerde savaşçı bir parti olmasına bağlı olarak değerlendirilmekte ve bu mücadele biçimi partinin politik yöneliminde esas hale gelmektedir.

Bu anlamda KP diğer bütün mücadele biçimlerini silahlı mücadelenin kurumsallaşması ve gelişimine hizmet edecek tarzda ele almak zorundadır. Konumlanmasından, kadro aktarımlarına, politik yöneliminden örgütlenme çalışmalarına devrim mücadelesinin bir dizi görevi bu alanın gelişimine endekslidir. Bugün “her şey sürekliliği sağlanmış gerilla mücadelesi için” söyleminin pratik karşılığı ancak ele alışın ve söz-eylem birliğinin uyumuna bağlıdır.

Ancak şu unutulmamalıdır ki, bugünkü koşullarda gerilla mücadelesine atıfla yapılan “Silahlı Mücadele Esastır” ilkesi stratejik denge ve stratejik saldırı aşamaları için de geçerli bir olgudur. Yani ülkemiz devrim mücadelesinin başından sonuna kadar geçerli olan bir ilkedir.

Tüm bunları söylerken diğer mücadele biçimlerini yok saymak değil, sadece tali olarak ele alınması ve silahlı mücadeleye hizmet edecek tarzda ele alınması gerektiği anlaşılmalıdır. Komünistler hiçbir mücadele biçimini reddetmezler ancak bu mücadele biçimleri içerisinde birisi esas halkayı oluşturmaktadır. Ki her çelişkinin kendine özgü çözüm yöntemleri vardır.
Yeni Demokrasi'den alınmıştır.
agitmurat4 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14.Haziran.2019, 14:52   #4
 
agitmurat4 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
agitmurat4
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 06.Ağustos.2018
Üye No: 55458
Bulunduğu yer: Türkiye Proleteryası
Mesajlar: 60
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
9 Mesajına 10 Teşekkür Aldı
Standart İbrahim Kaypakkaya Yoldaş ve 11 İlkesi – VI | “Kendi Kuvvetlerine Güvenmek Esas, Mütt

İbrahim Kaypakkaya Yoldaş ve 11 İlkesi – VI | “Kendi Kuvvetlerine Güvenmek Esas, Müttefiklere Güvenmek Talidir”



Günümüzde sınıf mücadelesi esas olarak iki sınıf arasında, burjuvazi ve proletarya arasında sürmektedir. Komünist Partisi, bu savaşımda proletarya adına devrime önderlik ve öncülük edecek yegane örgüttür.

Her savaşın temel yasalarından bir tanesi inisiyatifin kimin elinde olduğudur. Bu başarmanın temellerindendir. Güçler dengesine bakılmaksızın inisiyatif bir kere kaybedildi mi başarının önü kapanmış demektir.

İki düşman arasında süren bu savaşımın ayrıca dost müttefikleri vardır. Her ülkenin sınıf mücadelesinin çelişkilerine bağlı olarak değişen bu müttefikler, devrimden çıkarı olan kesimler olarak tanımlanırlar. Ancak devrimden çıkarının olması aynı zamanda kendi çıkarları gereği egemen sınıflarla karşı karşıya gelmeyi, kendi politik yönelimini oluşturmayı zorunlu kılar. Bu politik yönelim kuşkusuz egemen sınıflar karşısında konumlanan katman, sınıf ya da kesimlerin rengini taşır. Proletaryanın rengini taşıyan ise Komünist Partisi’dir.

Komünist Partisi, sınıf mücadelesinde devrim cephesini genişletmek amacıyla bu katman, kesim ve tabakalarla çeşitli ittifaklar yapar. Ancak bu ittifaklara bir yandan kendi cephesini güçlendirmek, diğer yandan düşman cephesini zayıflatmak için başvurur. Mao yoldaşın yarı feodal, yarı sömürge ülkelerde birleşik cephe olarak formüle ettiği bu ittifak politikasının en temel kıstası ona kimin önderlik ettiğidir.

En demokratik taleplerin çözümünün dahi bir devrim sorunu olduğu bizim gibi yarı feodal, yarı sömürge ülkelerde devrim iddiasını kuşanan Komünist Partisi, tüm toplumsal çelişkilerin çözümü için bir görev yüklenmiş demektir. Bu anlamda ittifaklara neden olan çelişkilerin çözümünü de devrim sorunu olarak gören Komünist Partisi, bu ittifaklara kendi sınıf rengini vermediği oranda müttefiklerinin peşinden sürüklenen, kendi bağımsız politik yönelimini yitiren ve inisiyatifini kaybeden bir konumlanma içerisine girmiş demektir.

Bu nokta çok önemlidir. Zira kendi inisiyatifini kaybeden, bağımsızlığını koruyamayan bir Komünist Parti’nin devrim iddiası zayıflamış demektir. Nihayetinde sahip olduğu ideoloji gereği devrime önderlik edecek yegane örgüt Komünist Partisi’dir. Müttefiklerin çözüm yöntemi ise sonuna kadar devrimci bir özden ziyade, düzen içi çözümler ya da en iyi ihtimalle özünü küçük burjuvaziden alan yöntemler içerir.

Kendi gücüne güvenme ilkesinin temel sacayağı, taşıdığı iddiadır. Sınıfına, ideolojisine, ideolojinin yön verdiği politikaya ve bu politikayı hayata geçirecek örgütsel gücüne ama en başta devrim iddiasına sahip olmasıyla alakalıdır. Ancak bu sacayaklarına dair taşıdığı iddiası zayıf ise ittifaklar konusunda müttefiklere dayanma ilkesinin esas hale gelmesi kaçınılmaz olur ki bu devrim hedefinden bir sapmayı ifade eder.

Kaypakkaya yoldaşın da çok net olarak ifade ettiği gibi; “Marksist-Leninistler işçi-köylü ittifakını geliştirmeye çalışır, ona ağırlık verirler. (…) bu daha somut ifadesiyle şu demektir. Partinin ve ordunun inşasına birinci dereceden ağırlık verirler.” Bu yaklaşım esas olarak devrimi örgütleme anlamı taşımaktadır. Yani diğer bütün çalışmalar gibi ittifak politikası ve müttefiklerle ilişkilenmenin de temel halkası, devrimin örgütlenmesine hizmet etmek zorundadır. Bunun bugünkü somut karşılığı Halk Savaşının geliştirilmesi, güçlendirilmesi demektir.

Zira müttefiklerle ilişkilenme, daha doğru tanımla Cephe meselesi, Halk Savaşının verildiği ülkelerde devrimin Parti ve Ordu ile beraber üç silahından birisi olarak Mao yoldaş tarafından formüle edilmiştir. Ancak bu üçüncü silahın kullanımı da yine Komünist Parti’nin inisiyatifinde, onun politik önderliğinde olmak zorundadır. Aksi takdirde hedefte sapma olur.

Bunun tersi her yaklaşım sınıf mücadelesinde başka sınıf ve tabakaların peşinden sürüklenmeyi tarif eder ki devrimin öncü ve örgütlü gücü olması itibariyle Komünist Parti’nin konumlanmasına aykırı olan bu durum, devrimi örgütlemede kendi görevlerinden imtina etmek anlamına gelir.

Komünist Parti, tarihsel rolünü proletaryanın sınıf çıkarlarına uygun olarak yerine getirir. Konumlanmasını bu temelde ele alır. Buna hizmet edecek bir devrimci faaliyet göreviyle yükümlüdür. Buna gölge düşürecek her şey onun bu tarihsel rolünden uzaklaşması, öncü ve önder rolünü basitleştirmesi anlamına gelir.

O halde esas alınması gereken halka, Proletarya Partisi’nin savaşı geliştirme, savaş içerisinde kendisini, kendisiyle beraber kitleleri örgütlemesi olmak zorundadır. Bu anlamda devrimin üç silahından birisi olarak müttefiklerle ittifak sorunu öncelikle Parti ve ordunun inşası ile gerçek anlamını kazanır.
Yeni Demokrasi'den alınmıştır.
agitmurat4 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14.Haziran.2019, 17:17   #5
 
Zamantuhaf - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Zamantuhaf
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 10.Haziran.2019
Üye No: 55500
Mesajlar: 3
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesajına 2 Teşekkür Aldı
Standart

Yoktur gardaş, yoktur.
Zamantuhaf isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14.Haziran.2019, 17:24   #6
 
Zamantuhaf - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Zamantuhaf
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 10.Haziran.2019
Üye No: 55500
Mesajlar: 3
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesajına 2 Teşekkür Aldı
Standart

50 yıl önce yazılmış bu yazılara hemen itibar etmeyiniz. Edecekseniz de biraz sorgulayınız. Aklınız size süs olsun diye hediye edilmedi.
Zamantuhaf isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28.Temmuz.2019, 18:25   #7
 
agitmurat4 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
agitmurat4
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 06.Ağustos.2018
Üye No: 55458
Bulunduğu yer: Türkiye Proleteryası
Mesajlar: 60
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
9 Mesajına 10 Teşekkür Aldı
Standart

İ. Kaypakkaya Yoldaş ve 11 İlkesi- VII: “Ülke Çapında Düşman Bizden Güçlü Olduğu Sürece Stratejik Savunma Esastır”

Savaşın temel yasası, “kendi gücünü korumak, düşmanı yok etmek”tir. Andaki somut muharebede de, ya da nihai darbenin vurulacağı son kalkışmada da bu kural vazgeçilmezdir. Tüm savaşlarda olduğu gibi Halk Savaşı stratejisinin de temel ilkesidir bu kural.

Halk Savaşı stratejisi, yarı feodal-yarı sömürge ülkelerin devrimci savaş stratejisidir. Bu strateji, kendi içinde; “stratejik savunma”, “stratejik denge”, “stratejik saldırı” aşaması olarak üç stratejik aşamaya ayrılmıştır.

Bu aşamalar öz itibari ile devrim ile karşı devrim cephesi arasındaki güç dengelerinin tarifidir. Halk Savaşı basitten karmaşığa, zayıftan güçlüye doğru adım adım gelişen bir devrim stratejisidir. Bu stratejinin objektif ve sübjektif güç dengeleri, devrimin gelişim aşaması ve seyrini direkt etkileyen faktörlerdir.

Bu anlamda güç dengelerinin daha çok karşı devrim cephesi açısından avantajlı olan ilk aşaması, “Stratejik Savunma” aşaması olarak tanımlanmıştır. Bu dönemin temel sacayağı; düşmanın bu avantajını kullanarak imhayı hedefleyen bir saldırı pozisyonunda olmasıdır.

Bu dönemin savaş biçimi olan “Gerilla Savaşı”nın tanımından da anlaşılacağı gibi henüz devrim cephesi zayıftır, donanımsızdır, dağınıktır. Bunu güce çevirmenin, donanımlı hale getirmenin, daha sistemli bir hareket tarzına çevirmenin ilk adımı, önce var olan gücün korunmasından geçmektedir. Bu anlamda henüz savaşın bir nüve aşamasının da tarifi olan savunma aşaması, düşmanın bu saldırılarının pervasızlığına ve zayıf olan gücü topyekün imha etmeyi hedeflemesine olanak sunmaktadır. Ancak burada belirleyen yine de düşmanın güç dengesinde avantajlı olması değildir.Zira güç dengeleri nasıl olursa olsun savaşın bir başka kuralı da inisiyatifi ele almaktır. Düşmanın bu dönemde güçlü olması geçici bir olgudur. Bunu tersine çevirecek olan Halk Savaşına önderlik eden Komünist Partisi’nin ideolojik-politik ve örgütsel sağlamlığı, anın ihtiyaçlarına uygun politik yönelimi, bu savaşın komutası olan Halk Ordusu’nun inşasında atacağı adımlarla beraber halk yığınlarını savaşa kanalize etmedeki becerisinde yatmaktadır.

Halk Savaşı bir savaş stratejisidir. Yarı feodal-yarı sömürge yapıya sahip olan ülkemizde geçerli olan bu stratejinin ilk aşaması olarak savunma aşaması aynı zamanda kendi savaş gücünü inşa sürecidir. Bu sürecin temel faktörü, zayıf olan karakterinden dolayı bu inşayı hedefleyen hareket tarzında düşmanın imha saldırılarına karşı kendi gücünü koruma ilkesinin esas olmasıdır.

Kanlı bir siyaset biçimi olarak savaş, iki gücün karşılıklı imha hedefini içinde barındırır. Bu sürecin kendisi muharebelerin toplamıdır. O halde savaşın “kaybedeceğini bildiğin muharebelere girme” temel anlayışı, belirleyen bir yerde durmaktadır.

Savaşın her aşamasında önemsenmesi gereken olgu kendi gücünü ve düşmanın gücünü doğru tahlil etmektir. Savaş, en nihayetinde iki güç arasında sürer. Ancak bu tahlil sürecini doğru değerlendirmek hareket tarzında başarı ya da başarısızlıkların mihenk taşıdır.

Düşmanını küçümseyen ya da onu abartan bir savaş gücü ya maceracı bir tarza düşmüş ya da hareketsiz kalarak yenilgiyi baştan kabul etmiş demektir. Savaş niyetlerle, isteklerle yürütülmez. Gerçeklerin doğru tahlili belirleyicidir. Güçler dengesinin doğru tahlili de bu gerçekliğin bir parçasıdır.

Savunma aşamasında düşmanın kurumsal yapısı, kitle desteği ve özelde askeri konumlanması devrim cephesine göre daha güçlüdür. Bu durum, düşmanın saldırı hamlesinde bir dizi üstünlükler yaratmaktadır. Ancak bu gücün taktik bir güç olduğu akıllardan çıkarılmamalıdır.

Mao yoldaş, emperyalizm için “kağıttan kaplandır” derken, bir yandan onun taktik üstünlüğü ve gücünden, diğer yandan ise stratejik olarak zayıflığından bahsetmektedir. Savunma aşamasında düşman cephesinin gücü taktik üstünlük bakımından daha belirgindir. Bu anlamda yapılması gereken ilk hamle, kendi gücünü korumak ve düşman gücünü zayıflatmak, hırpalamak ve eritmektir.

Ancak kendi gücünü korumak, bir bütün geri çekilerek, salt savunma anlayışıyla, hareketsiz kalarak değil, taktik saldırıları esas alan bir savunma hattıyla mümkündür. Savaşın baştan sona esas mücadele biçimi olduğu yarı-sömürge, yarı feodal ülkelerde gerilla savaşı, özü itibariyle düşmanın bu güç dengesine taktik saldırılarla yanıt vermeyi ve parça parça yıpratmayı/imha etmeyi hedeflemektedir.

Savunma taktiğini Mao yoldaş, etkin ve edilgen savunma olarak iki kategoriye ayırmış, ikincisini sahte savunma anlayışı olarak formüle etmiştir. Bir sonraki yazıda bu anlayıştan yola çıkılarak stratejik savunmanın nasıl ele alınması gerektiği; Kaypakkaya’nın“stratejik savunma döneminde taktik taarruzlar esas, taktik savunma talidir” ilkesiyle ele alınacaktır.

*Bu yazı Yeni Demokrasi Gazetesi’nin 37. sayısından alınmıştır.
agitmurat4 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28.Temmuz.2019, 18:27   #8
 
agitmurat4 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
agitmurat4
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 06.Ağustos.2018
Üye No: 55458
Bulunduğu yer: Türkiye Proleteryası
Mesajlar: 60
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
9 Mesajına 10 Teşekkür Aldı
Standart

İbrahim Kaypakkaya Yoldaş ve 11 İlkesi: “Stratejik Savunma İçinde Taktik Taarruzlar Esas, Taktik Savunma Talidir”

“Etkin savunma, saldırı savunması ya da kesin sonuçlu çatışmalar yoluyla savunma olarak adlandırılır. Edilgen savunma, yalnız savunarak, savunma ya da salt savunma diye adlandırılır. Edilgen savunma aslında uyduruk savunmadır; tek gerçek savunma, karşı saldırıya geçmek için savunmadır.” (Mao Zedung/ Askeri Yazılar- Eriş Yayınları Sf. 40)

Politikanın kanlı bir mücadele biçimi olarak savaş, “kendi gücünü koruma, düşmanı imha etme” sanatıdır. Bu ilke, savunma ve saldırı pozisyonunun iç içe olduğu anlamına gelmektedir. Savaşın kendisi, esas olarak rakibini alt etmeyi barındırır. Zaten bu temel özellik olmasa iki düşman güç arasında savaş diye bir olguya gerek kalmaz.

Bir önceki ilkede halk savaşının üç stratejik aşamaya ayrıldığını ve bu aşamalardan ilkinin “Stratejik Savunma Aşaması” olduğunu vurgulamıştık. Stratejik Savunma Aşaması, esas olarak güç dengelerinin düşman lehine olduğu, düşmanın zayıf olan devrim cephesini kuşatmaya ve imhaya yönelik her türlü saldırı olanaklarının elinde bulunduğu bir sürecin tanımıdır. Bizim cephemizden ise bir güç biriktirme ve inşa sürecidir.

Ancak bu güç biriktirme sürecini doğru tanımlamak gerekir. Yarı sömürge-yarı feodal ülkelerde başından sonuna kadar savaş, temel mücadele biçimidir. Ve bu savaş, Mao yoldaş tarafından Halk Savaşı olarak formüle edilmiştir. Yani ortada güç dengelerine bakılmaksızın başlamış bir savaş vardır. O halde bütün kurallar aynı zamanda düşmanı imha etmeyi hedefleyen bir şekilde oynanmak zorundadır.

Henüz düzenli ordunun oluşmadığı Stratejik Savunma Aşamasında silahlı mücadelenin bugünkü şekli gerilla savaşıdır. Bu nedenle savunma ve saldırı diyalektiğini doğru anlayabilmek ve uygulayabilmek için öncelikle gerilla savaşının karakterini anlamak gerekmektedir.

Gerilla savaşı; zayıf, donanımsız bir gücün, kendinden daha güçlü ve donanımlı bir güce karşı mücadele yürüttüğü bir savaş biçimidir. Bu savaş biçiminin, kitleleri örgütlemek, savaştırmak, harekete geçirmek, düşmanı parça parça yıpratmak, parti ve ordu inşasını savaş içerisinde gerçekleştirmek vb. gibi bazı temel görevleri vardır. Kuşkusuz süregiden savaş içerisinde bu temel görevler bir anlamda devrimi örgütleme görevlerini tanımlamaktadır.

İşte tam da bu tablo içerisinde elbette egemen sınıflar, gerilla savaşının bu temel görevleri yerine getirmesini engellemek, hareket alanını daraltmak, imha etmek amacıyla güçler dengesinin kendi lehine daha güçlü olduğu ve Halk Savaşının Stratejik Savunma Aşaması olarak ifade edilen bu evrede bütün olanaklarını kullanarak saldıracaktır, saldırmaktadır. Gerilla cephesinden ise bu savaşta tüm dezavantajlara rağmen kendi görevlerini yerine getirebilmesi için temel bir ilkeyi birbiriyle bağlantılı olarak ele almak zorundadır. Bu temel ilke savaşın “kendi gücünü koruma, düşmanını imha etme” ilkesidir.

Bu güne kadar aklı başında savaş uzmanlarının ifade ettiği gibi “en iyi savunmanın saldırıdan geçtiği” gerçeği, bir anlamda gerilla savaşı özgülünde aktif bir savunma hattı oluşturulması demektir. Yani bir yandan kendi gücünü koruyacak, bunun için savunma içerisinde olacak, ama diğer yandan ise görevlerini yerine getirebilmek, düşmanın saldırılarını püskürtmek, yıpratmak ve parçada darbeler vurmak için savunma içerisinde taktik saldırılar içerisinde olacaktır.

Sürekli kaçan, düşmandan gizlenen, Mao yoldaşın deyimiyle “uyduruk savunma” olan “salt savunma” anlayışı bir yandan görevlerin yerine getirilmesini engellerken, diğer yandan da moral-motivasyon ve inisiyatifin düşman elinde olması demektir.

Gerilla savaşında, güçler dengesinin alabildiğine düşman cephesinden taraf olduğu koşullarda dahi inisiyatifi elden bırakmamak, moral-motivasyonu güçlü tutmak ve kendi karakteri gereği vur-kaç taktiğini yaşama geçirebilmek için savunma taktiğinin de saldırıyı hedeflemek amacıyla yapmalıdır.

Ancak tam da burada önemli olan olgu, taktik saldırıların hangi koşullarda devrede olacağıdır. Kuşkusuz pasif savunma hattına düşmemek adına, salt saldırı içerisinde de olmamak gerekir. Burada önemsenmesi gereken nokta, gerilla savaşında fırsat kollama ve doğru anda doğru darbeyi indirme gerekliliğidir. Her savaşta olduğu gibi Halk Savaşının bugünkü şekli olarak gerilla savaşı da öz itibariyle düşmanını imha etmeyi amaçlamaktadır.

Savaşın kanlı bir politika olması, rakibini alt etmeyi zorunlu kılar. Aynı zamanda gerilla savaşının bir inşa süreci olması, savaşa yıkıcı olduğu kadar yapıcı bir karakter de kazandırmaktadır. Bu anlamda düşmanın saldırıları pasif bir konumlanışla püskürtülemez. Tam tersi, aktif bir savunma hattıyla, taktik saldırıları esas alan bir savunma hattı, düşmana geri adım attırabilir. Bu hem düşmanı parça parça yıpratma, parça parça imha etme, hem de inisiyatifi her koşulda elde tutma ve moral motivasyonu kaybetmeme anlamında olmazsa olmazdır.

*Bu yazı Yeni Demokrasi Gazetesi’nin 38. sayısından alınmıştır.
agitmurat4 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28.Temmuz.2019, 18:28   #9
 
agitmurat4 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
agitmurat4
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 06.Ağustos.2018
Üye No: 55458
Bulunduğu yer: Türkiye Proleteryası
Mesajlar: 60
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
9 Mesajına 10 Teşekkür Aldı
Standart

Kaypakkaya Yoldaş ve 11 İlkesi- IX: “Köylük Bölgelerdeki Faaliyet Esas, Şehirlerdeki Faaliyet Talidir”

Halk Savaşı stratejisi; yarı sömürge, yarı feodal yapıya sahip ülkelerde, devrimin kırlardan şehirlere, uzun soluklu, parça parça iktidarlar kurularak gelişecek olan bir savaş stratejisidir. Bu savaş stratejisinde köylük bölgelerin esas olmasının iki önemli nedeni vardır.

Birincisi; yarı feodal yapı henüz feodalizmin tam olarak tasfiye edilememiş olmasını ifade eder. Bu ülke devriminin niteliğini belirleyen faktördür. Yarı feodal ülkelerde feodalizmin henüz tasfiye edilememiş olması, öncelikli olarak özü toprak devrimi olan demokratik devrim görevini Komünist Parti’nin omuzlarına yüklemiştir. Bu durum demokratik devrimin esas muhattabı olan köylü kitlesinin örgütlenmesini, harekete geçirilmesini ve savaştırılmasını zorunlu kılmaktadır. Köylü kitlesi devrimin en önemli müttefiki ve temel gücüdür. “Köylülüğün (yani yoksul ve orta köylülüğün) devrimin temel gücü olmasının anlamı şudur: Demokratik Halk Devrimi özünde bir köylü devrimidir. Feodalizme ve emperyalizme karşı mücadelenin bel kemiğini, insan gücü kaynağını esas olarak köylüler teşkil eder. Demokratik Halk Devrimi’nde proletarya esas olarak köylülere dayanmalıdır. Köylülüğün temel güç olması sorunu Mao Zedung yoldaşın Demokratik Halk Devrimi teorisinin en önemli unsurlarından birisidir. Bu meseleyi kavramadan, feodalizme ve emperyalizme karşı mücadelede zafer kazanmak imkansızdır.” (İbrahim Kaypakkaya-Seçme Yazılar, Cihan Yayınları sf. 399)

İkinci önemli neden ise yarı sömürge yapıdır. Yarı sömürge yapı, esas olarak emperyalizmin yarı işgali anlamına gelmektedir. Yarı sömürge ülkelerde “emperyalizm hakimiyetini gerici hakim sınıflar aracılığıyla tahakküm ederken, diğer yandan üsleri, tesisleri, askerleri, filoları askeri yardımlarıyla çeşitli şekillerde destek olmaktadır.” (İbrahim Kaypakkaya-Seçme Yazılar, Cihan Yayınları)

Emperyalizm aynı zamanda bu ülkelerde kendi çıkarları gereği feodalizmin çözülmesini yavaşlatmaktadır. Bu durum yarı-feodal yapı itibariyle demokratik devrim ile milli devrimi birleştirmekte ve devrimin niteliği gereği köylü kitlesini temel güç haline getirmektedir.

“Şehirlerin kırlardan kuşatılması stratejisini tayin eden şey, devrimle karşı devrim arasındaki kuvvet ilişkisidir” der İbrahim yoldaş. Yani egemen sınıfların şehirlere göre kırlık alanlarda hakimiyetinin daha zayıf olması, buna bağlı olarak demokratik devrimden direkt çıkarı olması itibariyle köylü kitlesinin devrimci dinamik barındırması, KP’nin köylük bölgeleri esas almasını, faaliyetin esas halkasını, konumlanmasını bu temelde örgütlemesini zorunlu kılmaktadır. Bu devrimci dinamiğin bir yandan demokratik devrimden direkt çıkarı olmasıyla ilgili iken diğer yandan işçi sınıfının güçsüz ve zayıf olmasıyla direkt bağı vardır.

Her devrim, anın ihtiyaçlarına göre somut politikalar üzerinden kitlelere ulaşabildiği, kitleleri harekete geçirebildiği ve savaşa yönlendirebildiği oranda başarılı olur. Bu gün ülke devrimimizin andaki somut görevi olarak Demokratik Halk Devrimi niteliği en başta İşçi sınıfı önderliğinde köylülerin harekete geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle faaliyet alanları içerisinde köylük bölgelerin esas olması KP’nin faaliyetini de nereye endeksleyeceğini tanımlamaktadır.

Zaten yukarıda saydığımız gerekçelerden ötürü ülkemizde devrim, kırlardan şehirlere bir gelişim seyri izleyecektir. Ve devrimin esas olarak gelişeceği alanlar kırlık bölgelerdir. Şehirler devrimin son aşamasında ele geçirilecek, egemenlerin köylük bölgelere göre daha güçlü olduğu kaleleridir. Halk Savaşı stratejisini diğer savaş stratejilerinden ayıran en önemli özelliklerden bir tanesi, devrimin dengesiz gelişimine paralel olarak en zayıf halkayı hedeflemesidir.

Bu süreç boyunca şehirlerdeki faaliyetin esasını; köylük bölgelerde yürütülecek ve andaki görevi gerilla savaşı olan mücadele biçimini desteklemesi, gerici saldırılara karşı aktif savunma hattı oluşturması ve güç biriktirmesi, fırsat kollaması oluşturmaktadır.

Bugün ülkemizde genel bir tartışma konusu, köylü nüfusunun azalmış olmasına bağlı olarak, ‘köylük bölgelerde faaliyet esastır’ ilkesinin geçerliliğini yitirdiğidir. Köylük bölgelerde ki nüfusun azalması, bir nevi toprakla nüfus arasındaki dengesizliğin, tarım üretiminde ki tasfiyenin bu nüfus dengesini etkilemesi ve fazla nüfusu “kusması”nın sonucudur. Bu durum feodal artıkların tasfiyesini değil, kapitalist ilişkilerin hakimiyetiyle oluşan bir sınıfsallaşma zemini değil yarı-feodal işikilerin “kısmen çözülerek” yeniden üretilmesini sağlamaktadır. Toprak mülkiyeti ve üretimiyle ilişkiyi gevşeten, burdaki nüfusun tam bir tasfiyesini değil ilişkilenmeyi zayıflatan bir durum yaratmaktadır. Bu gerçeklik Yeni Demokratik Devrim’in görevlerine dair belli bir kolaylaştırıcı tablo çıkarsa da, devrimin yapısını ve onun savaş stratejisini değiştirmekten uzaktır. Zira yarı-feodal iktisadi yapı, doğal bir süreç olarak kapitalist üretim ilişkilerin çözüp, yuttuğu bir geçiş biçimi değildir. Bu yapı emperyalizm çağında proletaryanın kökünden söküp atarak, süpüreceği özgünleşmiş bir iktisadi-sosyal yapı özelliği taşır. Kaypakkaya yoldaşın bu konudaki vurgusu ve belirlemeleri çok nettir. MLM bakış açısıyla öngörülü ve bilimsel bir projeksiyon niteliğindedir.

“Bir ülkenin feodal ilişkileri bağrında taşıması bu kuvvet ilişkisini şöyle etkiler; feodalizmin mevcudiyeti genel olarak köylü nüfusunun fazla olması ve bir bütün olarak köylü kitlesinin devrimci olması sonucunu doğurur. Bu durum köylük bölgelerdeki kuvvet dengesini devrimin (demokratik devrimin) lehine olarak etkiler. Ayrıca feodalizmin varlığı işçi sınıfının nispeten zayıf olmasına yol açacağı için, şehirlerde kuvvet ilişkisini devrimin aleyhine olarak etkiler. Bir ülkenin yarı-sömürge olması veya sömürge olması da, şehirlerdeki kuvvet ilişkisini devrimin aleyhine olarak etkiler. Bu iki şart bir arada kırlık bölgelerin esas mücadele alanı olmasını “şehirlerin kırlardan kuşatılması” stratejisinin güdülmesini gerektirir. Feodalizmin giderek çözülmesi ve ona bağlı olarak köylü nüfusunun azalması halinde de bu strateji geçerliliğini korur. Çünkü yarı-sömürgelik (veya sömürgelik) şartları, büyük şehirlerde kuvvet ilişkisini karşı devrimin lehine değiştirmiştir.”

Elbette bugün açısından köylü nüfusunun azalmış olması belli özgünlükleri hesaba katarak bir politika ve yönelim oluşturulmasını zorunlu kılmaktadır. Elbette hiçbir şey eskisi gibi değildir. Değişen ve gelişen noktalar vardır. Ancak köylük bölgelerin esas olmasına etken olan Demokratik Devrim tamamlanmış değildir ve geçerliliğini korumaktadır.

*Bu yazı Yeni Demokrasi Gazetesi’nin 39. sayısından alınmıştır.
agitmurat4 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com