Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SF-Kütüphane > Sosyalizm Süreli Yayınlar > Birlik ve Mücadele


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Birlik ve Mücadele Sayı:3 (Aralık 1996)
Cevaplar
0
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
2819
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 18.Aralık.2009, 03:35   #1
 
Şubat Güneşi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Şubat Güneşi
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 13.Haziran.2009
Üye No: 22938
Mesajlar: 235
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart Birlik ve Mücadele Sayı:3 (Aralık 1996)

ALMANYA

SOSYALİZMİN GELİŞMESİ, REVİZYONİST YOZLAŞMA VE SOSYALİZME İLİŞKİN
ÇAĞDAŞ BİR TUTUM AÇISINDAN ÇIKARILACAK SONUÇLAR


KPD Genel Sekreteri Diethard Möller'in, Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist)'nin 25. kuruluş yıldönümü vesilesiyle Mart 1995'te Toronto'da düzenlenen "Çağdaş Tanımlamalar Üzerine Uluslararası Seminer - (Komünizm ve İnsan Hakları)"de yaptığı konuşma.
Sevgili Yoldaşlar!
Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist)'nin 25. kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlenen bu seminere katılmak ve sizinle birlikte olmak, benim için büyük bir şereftir. KPD Merkez Komitesi ve tüm Alman komünistleri adına sizleri selamlıyor ve Kanada'da yürüttüğünüz devrim ve sosyalizm mücadelesinde başarılar diliyorum.
Bu seminer, bizim açımızdan, parti içinde yürüttüğümüz sosyalizm, revizyonistlerin iktidarı ele geçirmesi, teorimizdeki hata ve eksikler ve sosyalizme ilişkin çağdaş tutum hakkındaki tartışmaların bazı sonuçlarını aktarmak için fırsat teşkil ediyor.
Bildiğiniz gibi, Almanya iki parçaya bölünmüştü: Bir yanda, batıda kapitalist parça diğer yanda, başlangıçta sosyalist sonraları ise revizyonist yozlaşmanın yaşandığı doğudaki parça. Partimiz, yeniden kurulduğu 1968'den bu yana, hem kapitalist sisteme karşı, hem de revizyonist yozlaşmaya karşı mücadele etti. Dünyadaki tüm Marksist-Leninist partiler gibi biz de, revizyonist hainlere karşı, Marksizmin devrim ve proletarya diktatörlüğü gibi ilkelerini savunduk. 1976 yılında partimiz, revizyonist Doğu Almanya'da illegal bir seksiyon kurdu. Bu illegal seksiyon, revizyonizme karşı hem teorik hem de pratik mücadele yürüttü. Bu seksiyondaki yoldaşlar, iktidardaki revizyonistlere karşı sınıf mücadelesini geliştirdiler ve mevcut iktidarın yıkılması, işçilerin iktidarının ve sosyalizmin yeniden inşası için mücadele ettiler. Birçok yoldaşımız revizyonistler tarafından hapse atılarak, yıllarca tutuldu. Böylece partimiz, hem kapitalist, hem revizyonist koşullar altında mücadele etmeyi öğrenmek gibi ender bir olanağa sahipti. Aynı şekilde, yoldaşlarımızdan bazıları, eski sosyalist koşulları da yaşadılar. Kapitalizme ve revizyonizme karşı teorik ve pratik mücadele yürütmek ve yaşamak, partimiz için büyük bir sorumluluktu.
Ama buna karşın, antirevizyonist mücadelemiz sınırlıydı. Gerçi Marksist teorinin revizyonistlerce çarpıtılması karşısında Marksizmin ilkelerini savunuyor, revizyonist toplumdaki koşulları belirli ölçülerde tahlil de ediyorduk, ama yine de revizyonizme yönelttiğimiz eleştiri ve ona karşı yürüttüğümüz mücadele sınırlıydı. Sınırlıydı çünkü, hiçbir zaman revizyonist toplumun maddi ve ekonomik temellerini ve revizyonizmin sosyalizm üzerindeki zaferinin maddi ve ekonomik kaynaklarını tahlil etmiyorduk.
Doğu Almanya'daki revizyonist rejim çökerken ve iki Almanya kapitalist-emperyalist koşullar altında yeniden birleşirken, teorik eksikliklerimizi acı bir şekilde hissettik. Bu koşullar altında Alman halkının ezici çoğunluğu büyük bir antikomünist dalganın etkisi altındaydı. Sosyalist düşünce reddediliyordu, hatta ilericiler bile kuşkularla doluydu. Ve biz komünistler, olup bitenlere ve ülkemizin geleceğine ilişkin yeterli açıklamalar yapamadığımızı fark ediyorduk. Revizyonizm hakkındaki eleştirilerimizin büyük oranda yüzeysel olduğunu saptamak durumundaydık.
Teorideki bu eksikliği, sosyalist Arnavutluk'un çok kısa bir süre içerisinde yozlaşıp çökmesiyle birlikte yeniden acı bir şekilde hissettik. Böyle bir gelişmeye hazırlıklı olmadığımızı, sosyalist Arnavutluk'a ilişkin pek çok idealist illüzyonlarımızın olduğunu anlamıştık. Bu durumda sosyalizm, revizyonizm ve kapitalizm hakkındaki özgün bilgimizi geliştirerek, sosyalizmde cereyan eden olaylara, revizyonistlerin nasıl zafer kazandığına ve bütün bunlardan hangi sonuçların çıkarılması gerektiğine ilişkin araştırmalar başlatmaya karar verdik. Bu araştırmayı herhangi bir sınır koymadan yapmalıydık. Bu tartışma noktalanmadı daha, ama tartışmalarımızın bazı sonuçlarını size aktarmak istiyorum. Bu alanla ilgili araştırmalarımızı sürdüreceğiz. Ve biz, bilimsel çalışmayı geliştirmek, sosyalizm ve revizyonizm hakkındaki deneyleri değerlendirmek ve Marksizm-Leninizmi zenginleştirmek için tüm Marksist-Leninist partilerle ortak çalışmaya da hazırız.
Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki; sosyalizmden söz ettiğimizde, nihai hedefimizin bu —sosyalizm— olmadığının bilincinde olmalıyız. Sosyalizm bir geçiş toplumudur. Sosyalizm; sınıfların, devlet erkinin ve Komünist Parti dahil hiçbir politik partinin olmadığı bir toplum olan komünizme doğru atılan ilk adımdır. Ama, komünizme bir adımda ulaşamayız. Üretici güçlerin ve toplumun maddi güçlerinin gelişmesinin sınırları olması nedeniyle biz istediğimiz için ya da iradi müdahaleyle hemen yok edemeyeceğimiz geri gelenekler, kültür ve eğitim gibi sorunlar nedeniyle; nihai amacımız komünizm ile yeni toplumun maddi sınırlılıkları ve geri unsurları arasında bazı uzlaşmalar yapmak zorundayız ve işte bu uzlaşma, sosyalizmdir. Sosyalizm büyük bir adımdır ve kapitalizmle kıyaslandığında büyük bir ilerlemedir. Ancak bu toplumda eski toplumun geri unsurlarının hâlâ yaşadığı konusunda kafamız açık olmalıdır. Bu demektir ki, sosyalizm; değişmeyen kuralların, sınıflar ve tabakalar arasında değişmeyen ilişkilerin olduğu bir toplum değildir. Tam tersine, sosyalizm; mücadelenin, sürekli gelişmenin kesintisiz olduğu bir toplumdur. Aksi takdirde durgunlaşır, sonunda da yozlaşır.
Örneğin, komünistler olarak kadının tam kurtuluşunu ilan ediyoruz. Sosyalizmde ilk adım olarak, kadının kurtuluşunu yasalarca garantileyeceğiz ve sosyalist devlet bunu destekleyecektir. Ancak buna karşın, bu, gerçekte kadının tam kurtuluşuna yol açmayacaktır; çünkü hâlâ varlığını koruyan geri gelenekler, eski sosyal ilişkilerin kalıntıları ve kültürel unsurlar bunun tam olarak gerçekleşmesinin önünde engel teşkil etmektedir.
Aynı şey sosyalist ekonomi için de geçerlidir. İlk adımlar uzlaşmaya yöneliktir. Marx, üretim araçları üzerindeki devlet mülkiyetinin, toplumsal mülkiyetin en iyi biçimi olmadığı düşüncesindeydi, ama bunun, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi için zorunlu bir ilk adım olduğunu söylüyordu. Devlet mülkiyeti, işçilerin ve toplumun ekonomi üzerinde tam denetimini gerçekleştirmek ve üretim araçlarını toplumun tüm üyelerinin gereksinimiyle uyum içinde kullanmak bakımından ilk girişimdir. Ama bu, toplumun tam denetiminin olmadığı anlamına da gelir. Aslında devlet mülkiyetinin kendisi, toplumda çelişkilerin var olduğu ve bu çelişkilerin üstesinden gelebilmek için sınıfsal bir aracın; devletin, zorunlu olduğunun itirafıdır.
Devlet bu aşamada zorunludur. Ve insan istekleri ve iradesiyle bu aşama atlanamaz. Komünizme istikrarlı bir biçimde ilerlemek için maddi, kültürel ve ideolojik koşullar yaratılmalıdır.
Sosyalist toplumda, ürünlerin değişiminin aracı olarak para hâlâ vardır ve değer yasası da hâlâ geçerlidir.
Sosyalist ekonomi nasıl işlemektedir?
Stalin, "SSCB'de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları" adlı eserinde, bunu tahlil etmenin ilk uğraşını verdi. Stalin'in incelemesi Marksist-Leninist bilim açısından büyük bir gelişmeydi, ancak buna karşın, tahlillerinde boşluklar ve eksiklikler de vardı.
O ne diyordu?
Bir devlet sektörü var. Bu devlet sektöründe üretim, toplumun gereksinimleri doğrultusunda planlanıyor. Ürünlerin devlet işletmeleri arasındaki değişimi, plan kapsamında düzenleniyor. Ama gerçekte bu; para, kredi vb. ile yapıldı. Stalin, paranın, ürünlerin değişiminde bir ölçü olmaktan başka bir rol oynamadığını ve değer yasasının, değişimin düzenleyicisi (regülatörü) değil; tersine, sadece, hangi fabrikanın etkin çalışıp çalışmadığını açığa çıkarmanın aracı olduğunu söylüyordu. Eğer ürünler işçilere satılıyorsa, o zaman bu ürünler metadır ve değer yasası yürürlüktedir. Bu demektir ki, işçiler fiyat ve ücretleri kendi iradelerine göre değil; tersine, sadece değer yasasıyla uyum içinde belirleyebiliyorlar.
Ekonominin ikinci bir sektörü daha var: Tarım kooperatifleri. Bu, toplumsal mülkiyetin bir biçimidir, ama devlet mülkiyeti değildir. Kendisine dair sınırları var, zira tüm toplumun değil; aksine, sadece bir grubun mülkiyetidir. Değer yasası, bu sektörde ve bu sektör ile devlet sektörü arasında sınırlı olarak yürürlüktedir. Bu şekilde sadece ürün değişimi yapılmış olmaz, aynı zamanda metaların değişimi gerçekleşir.
Stalin şöyle demektedir: "Para bu sektörde, salt ürünlerin değişiminde kullanılan bir ölçü değildir. Tersine, metaların karşılığının gerçekte bizzat ödenmesi işlevini yerine getirir. Yabancı ülkelerle yapılan ticarette de değer yasası yürürlüktedir. Burada da salt ürünlerin değişimi değil, metaların değişimi sözkonusudur." Dış ticaret devlet planıyla düzenlenir, ama örneğin fiyatlar, ancak, değer yasası doğrultusunda ve dünya pazarındaki fiyatlarla uygunluk içinde saptanabilir. Aksi takdirde, dış ticaret olanaklı olamazdı ya da sosyalist ekonomiye zarar verirdi.
Stalin'in sosyalist ekonomiyle ilgili analizine genel olarak katılıyoruz. Ama bir konuyu; değer yasasını o, ve onunla birlikte tüm Marksist-Leninistler olarak —biz de dahil— küçümsedik, dolayısıyla da sosyalizmdeki ekonomik ve sosyal çelişkileri de küçümsemiş olduk.
Stalin, devlet sektöründe değer yasası ve paranın, fabrikaların etkin çalışmalarını denetlemenin sadece bir aracı olduğu görüşündeydi. Bu, tam doğru değil. Eğer paraya gereksinim duyuluyorsa, eğer değer yasası hâlâ yürürlükteyse, o zaman bu, planın her şeyi düzenlemediğinin bir kabulüdür. Bu, üretimi denetlemek için eski kapitalist araçlara ihtiyaç duyulduğunun kabulüdür. Ve işte bu, sosyalist ekonominin hatalı gelişmesine yol açabilir. Şöyle bir örnekten yola çıkalım: Eğer bir elbisenin tüm ceplerini tek tek fabrikalar olarak varsayarsak, bu elbisenin tek gerçek sahibinin, yani sosyalist devletin, bir cepten diğerine bir şey aktardığında, kendi kendine ödeme yapma gibi gerekliliğinin doğmaması gerekirdi. Ama devlet, fabrikaların sahibi olarak sosyalist devlet, bir fabrikasından başka bir fabrikasına bir şey aktardığında, kendi kendine bunun parasını ödüyordu. Görüldüğü gibi, sosyalist devlet hukuki olarak fabrikaların sahibi olsa da, tasarruf gücüne tam olarak hâlâ sahip değildi. Bu nedenle o, fabrikaların menajerlerine karşı, plan ve işçi denetimi gibi sosyalist denetim araçlarının yanı sıra, eski kapitalist düzenden kalma denetim araçlarını da kullanmak zorundadır.
Komünist toplumda değer yasası artık var olmayacaktır. Böylesi bir toplumda ekonominin etkinliği, Marx'ın belirttiği gibi "zaman ekonomisi"nin yasası tarafından denetlenecektir. Bu demektir ki, bir ürünün gerekli olup olmadığına ve onun üretimi için zaman harcanıp harcanmayacağına toplum, bilinçli olarak karar verecektir. Bilindiği gibi, para; bir metanın üretimi için gerekli emek süresinin bir ifadesidir sadece. Kapitalizmde bu gerçek, paranın bizzat kendisi tarafından örtülmektedir. Para, gerçek canlı işgücüne, yani işçi sınıfına hükmeden bir tanrıdır. Komünizmde bu artık gerekli olmayacaktır. Toplum, işgücü şeklindeki tüm 'harcamalar'ını, zaman ölçüsü yoluyla bilinçli ve dolaysız olarak denetleme yeteneğinde olacaktır. Eğer biz sosyalist toplumda, devlet sektöründe biçimsel olarak sahibi aynı olan ürünlerin değişimini örgütlemek için paraya hâlâ gereksinim duyuyorsak, o zaman para, sadece etkinliği denetlemenin bir aracı olmaktan daha fazla bir anlama sahiptir. Bunun anlamı; paranın, ürünlerin değişiminde sınırlı bir etkisinin olduğu ve topluma karşı bireysel çıkarların korunmasını olanaklı kıldığıdır. Bu, aynı şekilde, toplum içinde bireysel çıkarların var olduğunu açıkça göstermektedir. Toplum açısından paranın ve değer yasasının bu sınırlı etkisi zorunlu bir uzlaşmadır. Bu aşama iradeyle değil; tersine, ancak, toplumun maddi temelinin ve toplum içerisindeki politik ve sosyal ilişkilerin gelişmesiyle aşılabilir
Şöyle bir örnek ele alalım: Sosyalizmin başından beri, sınırlı da olsa, rüşvet, devlet işletmeleri menajerleri tarafından devletin dolandırılması, kaynakların israf edilmesi vb. sorunlar vardı. Ve işte bu, insan iradesiyle ortadan kaldırılamazdı; zira, ekonomide toplumun tam denetimi yoktu. Devlet mülkiyeti, toplumun, ekonomi üzerinde denetimi ele geçirmesi sürecinde zorunlu ama sınırlı bir girişimdir sadece. Örneğin devlet planı, bir fabrikayı devlet ticaret örgütüne on bin çift ayakkabı teslim etmekle yükümlü kıldığında, bazı fabrikalar bu on bin ayakkabıyı kötü bir kaliteyle teslim etseler de plan yerine getirilmiş hatta fazlasıyla yerine getirilmiş olabiliyordu. Menajerler para ve primlerini alabilirdi. Bu yolla bazı menajerler planı sadece formel olarak yerine getirip devleti dolandırabiliyordu. Bunların kendi özel çıkarları vardı ve toplumun gereksinimleri ve işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda çalışmıyorlardı. Devlet mülkiyetinin ve devlet plan ekonomisinin sınırlılıkları, bunlara kendi çıkarları için çalışma imkanı sunmuştu. Ve bu olgu; değer yasasının, fabrikaların etkinliğini denetlemenin ötesinde bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Devlet, fabrikalar arası ilişkilerin ve işletmelerin etkinliğinin denetimi için zorunlu bir araçtı, zira bunu, tek başına devlet planı vasıtasıyla yapmak olanaklı değildi.
Marksist-Leninistler ve işçiler bu tür belirtilere karşı hep mücadele ediyordu. Bu, iyi ve zorunluydu. Sosyalist inşanın ilk aşamasında, sosyalist devlet mülkiyetinin ve devlet plan ekonomisinin sınırlılıkları, sosyalist ekonomiyi o kadar çok etkilemiyordu. Ekonominin hızla gelişmesi, sosyalist devletteki sürekli gelişim ve öte yandan yeni bir menajer, mühendis, kalifiye işçi vb. kuşağının eğitilmesi sonucunda, toplum, ekonominin denetimini giderek daha fazla gerçekleştirebiliyordu. Ama sosyalist ekonominin komplike bir düzeye ulaşmasıyla birlikte, toplumun ve işçi sınıfının çıkarlarına sırt çevirip, kendi çıkarlarının peşinde koşan bireyler için alan giderek genişledi. Ekonominin yönetimi konusunda sosyalist inşanın ilk aşamasından kalma eski metodlara devam edilmesi nedeniyle, toplum, ekonomi üzerindeki denetimini giderek daha çok yitirmeye başladı. Sonunda, sosyalist toplumun içinde yeni bir tabaka ve yeni bir sınıf oluşabildi. Revizyonizmin maddi temelinin bu olduğunu düşünüyoruz. Revizyonizm, yanlış düşünceler ve yanlış politikalar sorunu değil; tersine, sosyalist ekonominin maddi gelişimi ve sosyalist ekonomi içindeki sosyal ilişkilerin bir sonucuydu. Bu gelişme, kendi ifadesini, politikada ve ideolojide buldu. Fakat yozlaşmanın nedeni ideoloji ve politika değildir; yozlaşmanın gerçek nedenleri ancak toplumun maddi temelinde bulunabilir.
Sosyalist üretici güçlerin ve üretici güçlerin önemli bir parçası olarak işçi sınıfının gelişmesi, bu aşamada, toplumun ve ekonominin yönetimiyle ilgili yeni biçimlerinin bulunmasını zorunlu kılıyordu. Burada esas noktalardan birisi; işçi sınıfının, ekonomiyi, devleti vb. ilgilendiren tüm kararlara daha güçlü katılımını sağlayacak yeni olanakların bulunmasıydı. Çünkü, eski biçimler gelinen yerde yeterli değildi. Örneğin, işçilerle plan tartışmasını sadece fabrika düzeyinde sürdürmek ve onlarla ne kadar üretebileceklerini, kaynak tasarrufunun nasıl sağlanacağını vb. tartışmak yeterli değildi.
Ekonomik gelişmenin yeni düzeyi, işçi sınıfının tümünü, bütün toplumu kapsayan düzeyde plan tartışmalarının bütününe giderek daha çok çekmeyi zorunlu kılmaktaydı; sözgelimi ekonomik gelişmenin ana yönü ("Atom enerjisini mi, yoksa başka enerji kaynaklarını mı geliştirelim?", "Trenleri, otobüsleri ya da otomobilleri mi geliştirelim ve hangi ölçülerle bunu yapalım?", "Fabrikalar arası sosyal ilişkileri hangi yönde geliştirelim?", "Ücretlendirme sistemimizi nasıl geliştirelim?" vb.) ve toplumun gereksinimleri vb. üzerine yapılan tartışmalara.
Aynı şekilde, gelinen yerde, fabrika yönetimlerinin denetlenmesi için işçi sınıfına giderek daha çok haklar vermek gerekiyordu. Bu önlemler veya daha fazlası, işçi sınıfının çıkarlarını çiğneyen ve ekonomik ve politik süreç üzerindeki denetimi kendi çıkarları için giderek daha çok eline geçiren bireyler için alanı daraltabilirdi. Keza işçi sınıfı, sosyalist devleti denetlemek ve etkilemek için giderek daha çok politik haklara ihtiyaç duymaktadır.
Ama açıkça görünen o ki, Marksist-Leninistler bu zorunlulukları algılayamadılar. Onlar, yozlaşmanın belirtilerine karşı mücadele ettiler; ama bunu, maddi kaynaklarını net bir şekilde göremeden daha çok, ahlaki ve politik boyutuyla yaptılar. Ne var ki, geriye dönük unsurlara ve yozlaşmaya karşı iradeyle mücadele edilemez. Malenkov'un SBKP'nin 19. Kongresi'ne sunduğu raporu ele alalım. Malenkov, yozlaşmanın tüm belirtilerine açık ve net bir şekilde saldırdı ve tüm devrimci güçleri bu belirtilere karşı mücadele etmeye çağırdı. Ama açıklamaları ve çağrısı ahlaki bir düzeyde kaldı. O, "antisosyalist unsurları", "partinin düşmanlarını" vb. mahkum ediyordu. Bu iyiydi, ama yeterli değildi. Oysa komünist olarak, yozlaşmanın bu tür unsurlarını ortaya çıkaran sosyal ilişkilere bakmalı ve sosyal ilişkileri değiştirmeliydi. Bunun için bilinç ve komünist ahlak gereklidir; ama aynı şekilde toplumsal ilişkilerin kendisinin ve bu ilişkilerin sosyalist toplum içindeki gelişiminin açık bir tahlili de gereklidir. Bunlar olmadan, ahlak ve 'bilinçlilik', çıkmaz bir sokağa götürür.
Yeni sınıf bu şekilde oluşabildi, iktidarı; devlet ve ekonomi üzerindeki denetimi ele geçirebildi. Ve bu sınıf, sosyalizmi demagojik bir tarzda "reforme" etti ve fabrika menajerlerine daha çok yetki verdi. Bu, toplumun sorunlarının bir çözümüydü, ne var ki, yanlış bir çözümüydü, yanlış yönde bir çözümüydü. İşçi sınıfı bu süreçte iktidarını yitirdi ve yeni bir geçiş toplumu yaratıldı: Açık kapitalizme doğru gelişen, sözde sosyalist bir toplum. Revizyonistlerin tüm 'reformları' bu toplumun sorunlarını asla çözemezdi. Bu toplum, plan ekonomisinin eski biçimleriyle, menajerlere daha büyük bireysel haklar tanıyan yeni biçimlerinin bir karmasıydı. Sonuçta durgunluğa, bürokrasiye, rüşvete vb. yol açıldı. Bu toplumlar kendi sorunlarını çözme yeteneğinden yoksundu; çünkü işçi sınıfına önder rolünü tanımıyorlardı. Oysa toplumun ileriye doğru gelişmesi için bu, gerekliydi. Ancak böyle bir şey, gerçekte, egemen olan sınıfın, yani revizyonist menajerlerle bürokratların çıkarlarına denk düşmüyordu. Yeni egemen sınıf, hiçbir zaman ilerici olmadı ve asla da olamayacaktır. Gelişmenin hiçbir döneminde böylesi bir konumda değildir. Bizzat kendi sınıfsal çıkarı böyle bir durumu olanaksız kılmaktadır. Bu nedenle revizyonist toplumlar asla ilerici bir rol oynama yeteneğinde değillerdi ve olmayacaklar da. Ekonomik maddi yasalar buna izin vermiyor. Bu toplumlar, önünde sonunda çökmek ve kapitalist bir topluma dönüşmek zorundadır. Bu bizim için çok önemlidir; zira bugün bazı eski revizyonistler kendilerine ilerici bir görünüm vermeye çalışıyor. Ve bizim açımızdan daha önemli olan şey; işçi sınıfına ve tüm ilerici güçlere yeni bir sosyalist toplumun inşasında gerçekçi bir yol gösterebilmek için, sosyalist toplumun (nesnel) yasaları hakkında açık bir analize sahip olmamızdır ki; hem onların hem de bizim, sosyalizmin komünizme dönüşümünün zor sürecinde herhangi bir illüzyonumuz olmasın. Ancak, sosyalizmin ve geride kalan onyılların gerçekçi bir analizine sahip olursak işçiler ve ilerici güçler tarafından saygı görebiliriz. Onlar ancak o zaman, yeni bir perspektif için mücadele etmeye hazır olacaktır.
Sosyalizm ve revizyonizm sorunlarına ilişkin açıkladığım düşüncelerin, bu alanda çağdaş bir tanımlamanın geliştirilmesine bir katkı oluşturacağını ümit ediyorum. Teşekkür ederim!

ALMANYA KOMÜNİST PARTİSİ (KPD)


DOMİNİK

DEVRİM, BUGÜNÜN SORUNUDUR



I. DEVRİM, GÜNLÜK RİTM VE BİÇİMLERE BÜRÜNÜR

Her devrimcinin temel görevinin devrim yapmak olduğu açık bir gerçektir. Militanca bağlılığın taşıdığı tehlike ve talep ettiği fedakarlık göze alınmadan, hedefi bu olmayan bir devrimci projeye girişmenin pek bir anlamı yoktur. Bununla birlikte, özellikle son zamanlarda sık rastlanan ve süreci etkileyen tutumlardan birisi; devrimi, bir gün kendiliğinden gerçekleşiverecek soyut bir konu olarak ele almaktır. Aramızda birçoğu, “devrim tarihsel bir zorunluluktur” belgisine sığınarak, keşişler gibi çanın çalma saatini bekliyor ve davanın zaferi için kılını kıpırdatmıyor. Oysa zaman akıyor ve yaşlanıyoruz ve bu mücadelede kıdem talep etmekten başka bir eserimiz yok. Yakın gelecekte devrimci patlama imkanının bulunmadığı görüşü, bu türden tutumlara güç veriyor ve birçok militan hem kendilerini hem de yakın çevrelerini kurtarmaya bakıyor, devrimci politik çabaya sırt çeviriyor.
Başka vesilelerle de belirttiğimiz gibi devrim, günlük olarak değişik biçim ve düzeylerde ifadesini bulan somut bir sorundur. Her günkü çalışmada ve olması gereken yerdedir. Soruna böyle yaklaşıldığında, sokağa çıkmak, hayata dalmak ve sürecin bize yüklediği görevlerin her seferinde hiç olmazsa küçük bir kısmını yerine getirerek ilerlemek gerekir. Her sokak başındaki kalabalığı, her gösteriyi ayaklanma zanneden küçük burjuva tutum bizden uzak olsun. Ama burada altını çizmek istediğimiz nokta, Che'nin de belirttiği gibi; devrim, bizim onun uğruna yaptıklarımızın, gerçekleştirdiklerimizin ürünüdür.
“Devrim tarihsel bir zorunluluktur” belirlemesi, kapitalist toplumun içinde gelişen, sınıf çatışmalarına yol açan ve bir altüst oluşu mümkün kılan dinamikleri ortaya koyan teorik bir formül olarak anlaşılmalıdır. Bu yaklaşım, sübjektivitemizi besler ve zenginleştirir.
Fakat dikkat! Bu, partinin ve diğer güçlerin müdahalesi, maddi ve bilinçli bir çalışması olmaksızın da devrimin mümkün olabileceği anlamına gelmez. Bu nedenle devrim; emekçiler ve diğer halk tabakaları içindeki faaliyetimizde, fabrikalarda ve semtlerde, üniversitelerde, kültürel faaliyetlerde ve hayatın her alanındaki çalışmamızda ete kemiğe bürünmelidir. Üyelerimizin faaliyetine devrimci tutku yön vermelidir.
Partinin her üyesi ve bir kolektif olarak parti, her aşamada isyan psikolojisini yenilemelidir. Her ne kadar belirli koşullar içerisinde geniş ve açık politik bir çalışma yürütüyorsak da, biz, esasta bu sisteme karşı isyan (conspirasyon) güçleriyiz ve devrimi hedefliyoruz. Bu perspektifle yaklaşıldığında devrim; güncel, günlük bir sorundur. Ve böylece aktivistlerin faaliyeti de şu ya da bu kişinin sorununu çözmeye yönelik, bitmez tükenmez bir gelgit olmaktan çıkar. Yürüttüğümüz her faaliyet, attığımız her adım devrimi hedeflemektedir.
II. İKTİDAR HEDEFİ
Temel sorun iktidardır. Bu hedefi gütmeyen bir mücadele veya çaba anlamsızdır. Biz komünistler, değişimlerin temsilcisiyiz ve değişim de devlet yönetiminden başlayarak gerçekleşir.
Bu soruna yaklaşımda küçüklük kompleksinden kurtulmak gerekiyor. Ancak iktidar hedefi güden ve buna uygun bir yönelimde olan partiler gelişebilir ve kitleler nezdinde bir referans durumuna gelebilirler. Hayal peşindeki parti ve politikacıların ve gerçek, alternatif çözümler üretmeden, hayatını sadece fikir beyan etmekten ibaret müzmin muhaliflikle geçirenlerin, kitlelerin coşkusunu harekete geçirmesi mümkün değildir. Halk kitleleri kendiliğinden herhangi bir ideolojik ve politik akıma ait değildir ve kendilerinin maddi ve manevi sorunlarına çözüm önerenlerin peşinden giderler.
Dominik Cumhuriyeti'nde sorunlarına yanıt arayan halk kitleleri, sistem partilerinin birinden diğerine kayarak hep arayış içinde oldular. Seçim dönemlerindeki aldatılmışlık, bir sonraki seçimde bir başka parti tarafından aldatılmayla sürdü. Otuz beş yıl önce Trujillo'nun katledilmesinden bu yana yaşanan deney budur. Emekçiler ve genel olarak halk kitleleri, güven verici bir iktidar projesine sahip olmayan sola eğilim göstermediler. Bunun nedenlerinden biri baskı olmasına rağmen, asıl nedenler daha derindedir. Kitleler kendi ekonomik talepleri etrafında mücadeleye girişirken, bunu politik alana sıçratamadılar. Bu da, Dominik Cumhuriyeti'nin kendi özgün koşullarından hareketle öne sürülmüş bir devrimci çalışmanın ve devrim teorisinin yokluğundan kaynaklanıyordu.
Böylelikle devrimci ve halk hareketinin canalıcı dönemlerinde sol ve goşist gruplar, süreci olumsuz etkileyen, anlamayan bir işlev gördüler. Komünist Emek Partisi, kuruluşundan bu yana hareketin tecrübelerini dikkate alan, dönemin zorunlu kıldığı mücadele ve örgüt biçimlerini benimseyen farklı bir çizgi izlemeye çalıştı. Bu, farklı bir militan tipinin yetişmesi ve çelikleşmesi için bir mücadeledir: Hareketin seyrine göre, gerektiğinde kitlelerle birlikte sokak mücadelesi yürüten, seçim kampanyasına katılan, oy kullanan ve koşullar silahların konuşmasını gerektirdiğinde de elde silah, zulme karşı savaşa atılmaya hazır Leninist militan. Devrimi geliştirecek militan tipi de budur. Kitlelerin günlük sorunlarını eyleminin merkezine alan, ama bununla yetinmeyerek daha uzağı gören, politikayı kalkış noktası olarak ele alan militandır bu.
III. DEVRİM DALGASI BÜYÜYEBİLİR
Halkı derinden etkileyen ekonomik sıkıntıların gittikçe arttığı ülkemizde, devrim güçlerinin birikmesi için elverişli koşullar vardır. Üstelik güçlerin yeniden mevzilenmesine, politik partilerin liderliklerindeki kuşak değişimi eşlik ediyor. Bir yandan kurulu rejim çürümekte ve halk kitlelerini dıştalamakta iken, öte yandan halkın saflarında değişim için örgütlenme eğilimi güçlenmektedir. Bunlar nesnel olgulardır. Bugünkü konjonktür, zayıflıkları aşmak, güç ilişkilerini değiştirmek ve devrimci-halk mücadelesinde yeni bir yol açmak için oldukça elverişlidir. Dominik devrimi büyüyebilir.
Burada, bizim hangi ruh haliyle bu özel koşulları değerlendireceğimiz sorusu gündeme gelmektedir. Yanıtımız tereddüte yer bırakmayacak tarzda açıktır: Devrimi ilerletmekten kaçınmayalım, bütün eylemimizi ve düşüncemizi halka yöneltelim. Emperyalistlerin ve işbirlikçi sınıfların dayattıklarına alternatif bir politik ve sosyal değişim platformu geliştirelim. İktidarı hedefleyerek kavgaya atılalım ve ulusal çapta bir önderlik yaratalım. Politik ve kitlesel bir hareketi ayakları üzerine dikelim. Bir halk hareketi olarak ilerleyelim. Devrim, bugünün sorunudur.

Manuel Salazar


FRANSA

GÜÇLÜ BİR TOPLUMSAL HAREKETTEN ÇIKARILMASI GEREKEN DERSLER


Fransa’daki Kasım-Aralık hareketi, ülkemizde politik ve toplumsal olarak yeni bir dönemece girildiği anlamına geliyor. Bu hareket çoğunlukla, Maastricht Anlaşması’nın ortak kriterlerine ve ekonomide uluslararasılaşmanın sonuçlarına karşı ilk büyük işçi hareketi olarak sunuluyor. Hareketin tabii ki, Avrupa siyasi ve ekonomik çevrelerinde para birliğinin koşullarını oluşturma çerçevesinde şu anda yürütülmekte olan tartışma üzerinde etkileri oldu. Proletarya açısından değerlendirilecek olursa, bu hareket; kolektif mücadele ve işçi sınıfının açık talepleri etrafında birleşme yeteneği gösterme bakımından, yeniden kendine güven bakımından ve krizin etkisiyle değişik halk tabakaları arasında derinleşen bazı suni çelişkileri (çalışan ile çalışmayan işçiler, kamu ile özel sektörde çalışanlar, Paris ve taşra arasındaki çelişkiler) bir kenara atarak dayanışma duygularını geliştirme bakımından elverişli koşullar yaratmıştır.
Hareket, aynı zamanda ileri kesimler arasında, ulusal ve uluslararası düzeyde (özellikle Avrupa çapında) kapitalist sistemin sınırlılıkları ve iflası üzerine tartışmaları ve kafa yormayı ve kapitalizme karşı oluşturulacak alternatif toplum sorunu üzerine tartışmaları gündeme getirdi. Grevler boyunca, birçok bakımdan bulanıklıklar taşısa da; ’68 Mayıs hareketi, devrim, kapitalizmin yerine neyin konulacağı, sosyalizm gibi sorunlar yeniden tartışıldı.
Partimiz, birkaç hafta önce 4. Kongresi’ni toplamıştı. Bu kongre bize, dünyada ilk sosyalizm deneyiminin (SSCB’deki) ve yenilginin nedenlerini ve tarihsel materyalizm ışığında sosyalizmin ekonomik ve politik mekanizmalarını daha derinlemesine anlama fırsatı tanıdı. Bu yönelimiyle parti, sadece Chirac Hükümeti’nin gerici politikalarını protesto ve teşhirle sınırlı kalınmamasını sağlayacak ideolojik ve politik bir hazırlık yapmış oluyordu.
“Birlik ve Mücadele” dergisi okuyucularına sunduğumuz bu yazı, dünyanın her yerinde toplumun sırtında asalak gibi geçinen mali oligarşinin bugünkü politikasına ilişkin, bu hareketten bazı dersler çıkarmayı amaçlıyor. Bütün ülkelerde birbirine benzer reformların yapıldığını görüyoruz ve elbette patron ve hükümetler de Fransa’daki olaylardan dersler çıkarıyor.
JUPPE PLANININ İÇERİĞİ
Başbakan Juppe, meclis kürsüsünden, sigorta reformu projesini sunup indiğinde, sağ partilerin milletvekillerinin hararetli alkışlarıyla selamlanmıştı. Borsa, Juppe planını yüzde 2,6’lık bir artışla karşıladı. Bu plan, aynı zamanda sosyalist parti milletvekillerini de gücendirmişti. Çünkü kendilerine ait sigorta reformu önerileri ‘çalınarak’ soluksuz bırakılmışlardı. Parlamentoda çoğunluğu oluşturan sağ partiler ise tam bir zafer sarhoşluğu içindeydiler. Ve tüm akımlarıyla başbakanın ‘fedakarlık’ gerektiren bir reformun temelini atma cesaretini selamlıyorlardı.
İçlerinde, sol görünen bütün sembollerden öç alma dileğinde olanlar açısından hükümet, nihayet memurların ‘ayrıcalıklarına’ son verecek ve sosyal sigorta kasalarını hâlâ patronlarla birlikte yönetmeye devam eden sendikalara hadlerini bildirecekti.
Sözde ayrıcalıklı olduğu iddia edilen bu iki noktaya dikkat çekilerek, genel bir gerileme tehlikesine karşı, reformun zorunlu olduğu açıklanmaya çalışılıyordu. Bu, Fransa’da sunulan ilk sigorta reformu projesi değildi. Son sosyalist Başbakan Rocard, içeriği Juppe planıyla aynı olan bir reformu uygulamaya başlamıştı bile. Fakat ilan edilen son önlemler, öncekilere nazaran çok daha geniş kapsamlıydı.
Juppe planı üç yönlüdür:
1) Emeklilik ödentilerini düşürmek ve kamu sektöründe yüzbinlerce ücretlinin çalışma sürelerini uzatmak.
‘Özel statü’den faydalanan bu işçiler, diğer kategorilerdeki ya da özel sektördeki işçilerle aynı süre boyunca çalışacak ve prim ödeyeceklerdi. (Yani daha açıkçası, şimdiye kadar emekli olabilmek için 37,5 yıl çalışmış olmak yeterliyken, bundan sonra bu süre 40 yıla çıkarılacak). Sosyal adaletin sağlanmasını hedeflediği iddia edilen bu önlem, aslında hem kamu hem de özel sektördeki bütün işçilerin emeklilik koşullarının daha da kötüleşmesi demektir. Grevcilerin, bu ‘adaletsizlikler’le oynamaya çalışanlara yanıtı, “herkes için 37,5 yıl” ve “emeklilik koşullarının düzeltilmesi” talebi oldu.
Kırk yaş ve daha altında olan bütün işçiler bu soruna özel bir duyarlılık gösteriyor. Kendilerinden bir önceki kuşağın sahip olduğu bazı avantajlardan yararlanamayacaklarını görüyorlar. Bütün kategorilerdeki işçiler esnek çalışmaya tabi tutuluyor, işsizlikle tehdit ediliyor ve krize rağmen sermayenin azami kârları için daha büyük bir üretkenlikle çalışmaya zorlanıyorlar. Bununla birlikte işçiler, emek gücünün daha çabuk ve derin tahribatına yol açan, ‘stresli’ iş koşullarıyla karşı karşıyalar. Milyonlarca işçi tarafından her gün yaşanan ve sinir bozukluklarının artışına yol açan bu gerçek, işyerlerinde ‘stresler’ üzerine yapılan çok sayıda araştırma tarafından da doğrulanmaktadır. Bu nedenle, ‘sakinleştirici’ ilaçların tüketiminde artış görülmekte ve bu nedenle de işçiler, ilaç tüketme savurganlığının sorumluları olarak gösterilmekteler. Zaten şu anda yöneticiler ve serbest meslek sahipleri vb. gibi diğer kesimlerle kıyaslandığında ortalama yaşam süreleri çok düşük olan, ağır ve tehlikeli işlerde çalışan işçilerin (ve bu nedenle de özel statüde çalışanların) bu durumu dikkate alındığında, emeklilik için gerekli çalışma süresinin uzatılmasına neden bu kadar tepki gösterdikleri daha iyi anlaşılır.
Sorunun diğer bir yönü de işsizlikle ilgilidir. Çalışma süresinin uzatılması, beraberinde yeni işçi oranının düşmesini getiriyor. Yani bu durumda daha fazla genç, işsiz kalacaktır. Sistemin mantığı, çalışanları, işsizler kitlesi büyüdükçe, daha fazla sömürüye tabi tutmaktır. Bu, grevcilerin sadece kendileri için değil, aynı zamanda iş arayan gençler için de mücadele etme isteklerinin nedenini açıklıyor. Bu düşünce, halk kitleleri tarafından benimsendi ve harekete sempati sağladı.
2) Sağlık alanındaki harcamaları düşürmek ve bazı hizmetleri yok etmek.
Bu, onyıllardan beri yürütülen tedaviyi ‘karneye bağlama’ politikasının daha da ağırlaştırılmasıdır. Yaratılmak istenen mekanizmaya göre, her yıl sigortanın ödeyeceği miktarlar önceden belirlenecek. Amaç, sağlık sektörüne aktarılan sosyal zenginlik payını düşürmek ve sigorta tarafından karşılanan ödenekleri sınırlamaktır.
Mali yükü belirleme ve kullanımını denetleme görevi de parlamentoya veriliyor. İşte bu noktada Maastricht Anlaşması’nın ortak kriterlerine uyma zorunluluğu devreye giriyor. Bu görevin parlamentoya havale edilmesi, bir anayasa değişikliğini gerektiriyordu.
Burjuva demokrasisinin zirvesi olan parlementoda bu planın sözcülüğünü yapanların iddia ettiği gibi burada demokratik bir ilerleme mi sözkonusudur? Bilindiği gibi, burjuva parlamenter demokratik sistemde parlamento, sadece büyük sermayenin çıkarlarının garantörlüğünü ve temsilciliğini yapmak ve onun aldığı kararları onaylamakla yükümlüdür.
Bu reformla yapılmak istenen, yaklaşık olarak devlet bütçesi hacminde bir bütçenin (1000 milyar frank) yönetimini devletin eline vermektir. Kriz, mali oligarşinin açgözlülüğünü ve sermaye iştahını daha da körüklüyor. Sigorta kasalarında birikmiş olan taze sermaye ise, özellikle çekici geliyor. Juppe planı, bu parayı büyük sermayenin hizmetine sunmayı, ona güç vermeyi ve kârını artırmayı hedefliyor.
Bunun gerçekleştirilebilmesi içinse, bu kurumdaki sendika denetiminin ve kararlara katılma hakkının sınırlandırılması gerekiyordu. Büyük miktarlar teşkil eden bu paranın idaresi ve ortak işletmeden sağlanan avantajlar, şimdiye kadar, emperyalist sistem içerisinde işçi aristokrasisinin ekonomik, ideolojik ve politik bakımdan entegre edilmesinde büyük bir rol oynadı. Fakat derin kriz dönemlerinde bu ‘avantajlar’ erimeye yüz tutar ve bütün sermayenin mali oligarşinin denetimine sunulması eğilimi ağır basar. İşçi aristokrasisine sunulan kırıntılar azalır. Sosyal sigortanın bu türden ‘devletleştirilmesiyle’ tekellerin sağlık ve sosyal güvenlik sektörü üzerindeki denetimi genişletilmektedir. Buradaki sermayenin kontrolü ile sağlanacak avantajları görebilmek için, son yıllarda ABD’de yaşananlara bakmak yeterlidir. “Le Monde”dan bir gazeteci şunları yazıyordu: “’70’li yılların başında emeklilik kurumunu işleten özel kuruluşlar, Wall Street borsa sermayesinin yüzde 25’ini ellerinde tutuyordu. ’80’li yılların başında yeni mali düzenlemelerle birlikte bu kurumlaşmış yatırımcıların tavırları da değişiyor. 1991’de, borsa sermayesinin yüzde 65’ine sahip oluyorlar.” Zaten, Meksika’daki mali krize neden olan ve milyonlarca Meksikalıyı daha da sefalete itenler de, bu Amerikan kuruluşlarıydı.
3) Bir başka nokta ise, sosyal sigortaları ve sağlık sektörünü özel çıkarlara açmaktır.
Amaç, sosyal sigortaların bütün yönetimini özel sermayeye bırakmak yerine, en avantajlı ve zahmetsiz bölümleri devretmektir. ‘Kişiselleştirilmiş sosyal güvenlik’ sistemi ile ek özel emeklilik kasaları oluşturulmakta, herkesin kendi ödediği primler oranında emekliliğe hak kazanacağı ve sözde “zenginlerin fakirler yerine ödeme yapmak zorunda kalmayacağı” bir sistem kurulmaktadır. Bu mantık, sosyal sigorta açıklarını kapatmak için konulan yeni vergide olduğu gibi, oluşturulan finansman mekanizmalarının özünü teşkil ediyor.
RDS adı verilen bu yeni vergi, giderek gelir vergisinde de yapılmaya çalışıldığı gibi, kişinin kazancına bakılmaksızın herkes için aynı oranda (yüzde 0.5) kesilmektedir.Aynı oranda vergi, bütün dolaysız vergilerde (KDV, tütün, alkol gibi ürünlere uygulanan vergiler vb.) olduğu gibi, yükün ağır bölümünün düşük gelirlilere bindirilmesi anlamına geliyor. Bu da hazırlanmakta olan yeni vergi reformunun içyüzünü gösteriyor. Yani zenginlerin daha az vergi ödemeleri için düzenleme yapılıyor. Chirac’ın ‘sosyal’ politikasının içeriği budur: ‘Sosyal uçurumu’ kapatmak yerine, eşitsizlikleri daha da derinleştiren bir politika.
Değişik araştırmalara göre Juppe planı, işçi ve emekçilerin cebinden sermayeye yaklaşık 100 milyar frank aktarılması anlamına geliyor. Hükümetin ve patronların ‘daha fazla tüketin!’ çağrılarına rağmen bu önlemler, halk kitlelerinin alım gücünü düşürüp, sürekli yoksullaşmasına neden oluyor. Bu tutarsızlığın nedeni, kapitalist sistemin onulmaz çelişkilerinde aranmalıdır.
Kapitalistler gerçekten de kitlelerin daha fazla tüketmelerini isterler ama aynı zamanda azami kâr hırsları, işsiz sayısının artmasına ve reel ücretlerde düşüşe yol açar. Emperyalistlerin Güneydoğu Asya, Ortadoğu ve Pasifik pazarları üzerinde şiddetlenen rekabetine; emperyalist metropollerde, esnek çalışma, üretim ritminin yoğunlaştırılması, kalifiye eleman sayısı artarken ücretlerin düşürülmesi vb. sonuçlar yaratan yeniden yapılanma ve rasyonalleşme planları eşlik ediyor. Bu nedenle, Juppe planına karşı hareket, aynı zamanda, kaçınılmaz olduğu öne sürülen ekonominin ‘globalleşmesi’ne karşı bir harekettir.
Juppe birçok kez, göstericilerin kendi planını yeterince okumadıklarından dert yandı. Şu noktada haklı olabilir: İşçiler hareketi başlatırken, aralarından pek azı planı detaylı olarak okumuştu. Fakat buna rağmen hepsi de, planın sosyal haklara ve emekçi kitlelere karşı bir saldırı olduğunu anlamakta gecikmediler.
KİTLESEL HAREKETİN KARAKTERİSTİKLERİ: İŞÇİ SINIFI ÖN SAFLARDA
Böylesine geniş çaplı ve zengin bir sosyal hareket, birkaç satırda özetlenemez. Biz, sınıf mücadelesi için en önemli, can alıcı ve anlamlı yönlerine değinmek istiyoruz. Bu hareketin başını çeken, işçi sınıfı ve özellikle de ulaşım sektörü işçileriydi. İşçi sınıfı bu hareketiyle, sadece varlığını göstermekle kalmadı, aynı zamanda üretimi durdurup hayatı felce uğratarak toplumda oynadığı ekonomik, sosyal ve politik rolü de bir kez daha ortaya koydu.
Sınıf çıkarları temelindeki birliği ve bunları savunmadaki kararlılığı; gençliği, işsizleri ve diğer emekçi tabakaları da hareketin içine çekti. Bu birlik ve kararlılık gösterilere yansıdı. Uzun süredir ilk defa iş tulumları, atölyelerden taşınan bidonlardan yapılmış trampetler eylemlere renk katıyordu.
İşçilerin; Juppe planının geri çekilmesi talebini biraz radikal bulan, savunulacak talepler konusunda çekingen davranan eğitim emekçilerini ikna etmek için onların toplantılarına temsilciler gönderdiklerini; üniversitelilere, liselilere, kültür emekçilerine ve aydınlara giderek hareketi anlattıklarını ve destek talep ettiklerini gördük.
ULAŞIM İŞÇİLERİ
GÖSTERİLERİN BAŞINDAYDI
Hareketi başlatanlar zaten ulaşım sektöründeki işçilerdi. Son yıllarda, diğer sektörlerde gözlenenin aksine, bu alanda işçi sayısında artış olduğu görülüyor. İletişim ve ulaşım sektörleri, kapitalist sistemin ulusal ve uluslararası alandaki yeni rekabet koşullarında kilit bir rol oynuyor. Bugün sırada bu sektörleri de tümüyle özel sermayenin denetimine sunmak ve ‘verimliliklerini’ artırmak var. Kapitalist verimlilik (rantabilite) kriterleri, genellikle özel statüde bulunan bu kategorideki işçilerin sosyal kazanımlarının gasp edilmesini ve halkın sahiplendiği bu kamu hizmetlerinin yok edilmesini dayatmaktadır.
Demiryolu işçileri için, Juppe planı ve özel emeklilik sisteminin tehlikeye sokulması, bir bütün olarak DDY (Devlet Demir Yolları)’yi yeniden yapılandırma planının arkasından gelen kapsamlı bir saldırı oluyordu. Bazen bir resim, uzun bir nutuktan daha anlamlı mesajlar verebilir. Demiryolu işçileri, hükümetin projesi uygulandığında ortaya çıkacak yeni demiryolu ağının şemasını yayınladılar. Nüfus bakımından kalabalık olmayan bölgelere giden hatlar, verimlilik gerekçesiyle yok olmaya mahkum edilmişti. Dolayısıyla, bu planı reddetmekte olan işçilerle bu hizmetten yararlanan halkın çıkarları çakışıyordu. Makinistler, 1986’da tek başlarına haftalarca sürdürdükleri ve az bir kazanımla biten grevden ders çıkarmışlardı. Bu sefer, önce DDY’ye bağlı diğer sektörlerdeki çalışanlarla, daha sonra da metro sürücüleriyle ilişkiye geçildi ve hareket genişletildi. Bir makinist şunları söylüyordu: “Başlangıçta kendimi sadece bir makinist olarak görüyordum. Zamanla, bir demiryolcu olarak görmeye başladım, sonuçta ise kendimi bir emekçi olarak hissettim.”
Mücadele, kendi merkezi sloganını oluşturdu:
“Juppe planı koşulsuz olarak geri çekilsin!”
Bu talep, hemen ortaya çıkmadı. Bu talep, sosyal sigortalar reformunu gerekli gören kesimin saldırısına uğradı. Bu kesimler, Juppe politikasının temelini eleştirmek yerine, reformları hayata geçirmekte kullanılan metodu eleştirmeyi yeğlediler. Bu, ‘sorumlu hükümet’ imajını koruyan Sosyalist Parti ve diğer sosyal demokrat akımların tutumuydu. Sendikal alanda ise CFDT yönetimi bu tutumu savunarak, eylem boyunca Juppe Hükümeti’ni açıkça destekledi. Bu slogana bir başka şekilde de karşı konuldu. Bu tutum, ‘herkes kendisini içinde bulabilsin’ adı altında, hareketi en genel talepler platformunda boğma girişimiydi. Bununla, işçi kitlesinin bölünmesi ve en hareketli bölüklerinin geri kalanlardan izole edilmesi hedefleniyordu. Fakat, bütün sektörleri (posta, telekom, elektrik-gaz işletmeleri, vergi daireleri, eğitimciler, sağlık personeli vb.) harekete geçiren eylem karşısında bu girişim başarısız kaldı.
ÖZEL İŞYERLERİNDE HAREKETİ
YAYMANIN GÜÇLÜKLERİ
Özel işyerlerindeki işçilerin harekete katılması sorunu hemen gündeme geldi. Mücadeleci işçiler ve militanların, hareketi olabildiğince genişletme istekleri vardı ve bu amaca ulaşabilmek için bir hayli çaba sarf ettiler. Hareketi özel sektöre sıçratmak için işçiler ve sendika militanlarının birçok zorluğu aşmaları gerekiyordu.
Birincisi, özel sektörde yıllardan beri süren objektif durum. Yani işçi sayısının sürekli düşürülmesi, en mücadeleci işçi ve militanların maruz kaldığı işten atmalar, sendikal tabanın dağıtılması. Buna geçici işlerde (kısa süreli sözleşmeler, stajlar) çalışan işçi sayısının sürekli artması da eklendiğinde bu durum, geniş işçi kesiminin, özellikle de gençlerin sendikal örgütlenmesini daha da zorlaştırıyor. Bu gerçek tek başına, sendikal hareketin güçsüzlüğünü (işçilerin ancak yüzde 10’u sendikalı ve bu oran özel işyerlerinde daha da düşüktür) izah edemez. Buna, reformist politikaya sahip sendikal yönetimlere karşı işçilerin bilinçlerinin erozyona uğramış olmasını da eklemek gerekir. Bu konuya burada değinmeyeceğiz. Bunu, Aralık ’95 hareketinin önemini görmek için, işçi ve sendikal hareketi objektif olarak zayıflatan olguların göz önünde bulundurulması gerektiğini anlatmak için söylüyoruz.
Özel işyerlerindeki militanlar Juppe planının sonuçlarını diğerlerinden daha fazla sorguluyorlardı. Fakat patronlar, işçilerin harekete katılmaması için özel bir baskı yaptılar.
İşçiler sürekli işten atmalarla tehdit edildi. (Grevin, bir işyerinin ölüm fermanı olduğuna dair meşhur patron tezi sürekli işlendi). Buna, mevcut hareketin sadece memurları ilgilendirdiği doğrultusunda yapılan propagandayı da eklemek gerekir. Gerçek durum hakkında aydınlatma çalışması ise oldukça gecikti. Burada, hareketin genel yönlendirilmesi sorununa geliyoruz. Bilindiği gibi hareket, ilk başlarda tamamen kendiliğinden bir karakter taşıyordu. Çünkü hareket herhangi bir sendikal örgütün çağrısıyla değil, ama, tabandan yükseldi. Bu olgu, son yılların büyük işçi hareketlerinin de karakteristiğidir. Fakat hareket, bir kez başladığında, sendikaların, propaganda ya da koordinasyon imkanlarını ve militanlar düzeyinde de olanaklarını sunmasını bekliyor. Bu, sendika ile hareket arasında var olan ‘pragmatik’ bir ilişkidir. Aralık hareketinde taban inisiyatifi daha da ileri giderek, hareketi geliştirmek, diğer kesimlerden işçileri katmak, geniş destek sağlamak için işi önemli ölçüde ele aldı. Hareket halindeki sektörler arasında ilişkiler kuruldu; grev yerlerinde görüşmeler organize edildi; grevci delegeler fabrika kapılarına giderek mücadeleyi anlattılar. Bu inisiyatifler daha çok; işçilerin, hareketi daha iyi kontrol edebileceği sanayi bölgelerinde, şehirdeki militanlar tarafından organize edildi. Gösterilere günlük katılım, hareketin yükselişinin göstergesiydi.
Başka bir deyişle, aynı talepler etrafında ve aynı anda yüzlerce yerel inisiyatif oluşmuştu. Ortada açık olan bir durum daha vardı: Hareketi destekleyen hiçbir sendika yönetimi, hareketin bilinen talepler çerçevesinden dışarı çıkıp politik bir karakter kazanmasını istemiyordu. Aynı tutum, Fransız Komünist Partisi (FKP)’nde de vardı. Genel Sekreter Robert Hue, “ne partilerinin ne de hükümet ortakları sosyal demokratların iktidara alternatif olmaya hazır olmadıklarını” açıkça söyledi. Revizyonist ve reformist yöneticiler sadece bu açıklamayı yapmakla kalmadılar, sınıf mücadelesinin burjuva sistemin sınırlarına hapsedilmesi için bilinçle hareket ettiler.
Fakat ilginç olan şuydu ki, bilinçli işçiler ve militanlar (reformist parti militanları da dahil olmak üzere), bu politik partilerin siyasi bir krizi göğüsleme kapasitesinde olmadıklarını ve böyle bir şeyi göze almadıklarını biliyordu. Buna rağmen, hareketi bu ‘siyasi boşlukta’ felç olmaya bırakmadan, mücadeleyi baştan sona kadar kendileri yürüttüler. Eğer hareket, siyasi alanda iktidarla doğrudan çatışmada fazla ileri gidemediyse, aktif ve bilinçli unsurların bunu istememesinden değil, fakat bu unsurlar kendi objektif ve sübjektif sınırlılıklarının bilincinde oldukları içindi. Fakat, geniş halk kitleleri için haklı bir mücadeleyi yürütme duygusuyla, dayanışma ve kolektif eylemden dersler çıkararak ve coşkuyla, gidebildikleri kadar ileri
gittiler.
Geniş halk kitleleri de, grevcilerden şikayetçi olmadan, ulaşım sektöründeki grevin sonuçlarına katlandı. Hükümetin ve gerici partilerin grev aleyhtarı gösteriler organize etme girişimleri itibar görmedi. Bugün de harekette toparlayıcı bir rol oynamaya devam eden “hep birlikte” sloganının Aralık ’95’in temel sloganı olarak ortaya çıkması bir rastlantı değildi.
Sorun, sanki işçi hareketinin tarihi önceden yazılmış gibi hareket eden akımların dediği gibi ‘hareketin neden daha ileriye gitmediği’ değil, hareketin nereye kadar gittiği, neyin üzerinde ilerlediği ve hangi devrimci potansiyeli ortaya çıkardığıdır.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, işçiler, mücadelelerini tanıtma ve grevin nedenlerini başkalarına anlatma işini bizzat kendileri yürüttüler. İşçilerin kendi mücadelelerini idare etme ve organize etme bakımından bugün daha ileride olduklarını söyleyebiliriz. Hareket, kitlelerin birlikte hareket etme kapasitesini, sorunlarını aşma ve kendilerine güvenme deneyimini artırdı. Bu da bizce, kitlelerin kendilerini mevcut kurumlarla, sistem çerçevesinde ve sözde ‘başka politikalarla’ yönetmeyi öneren ve on yılı aşkın süre iktidarda kalan reformizmle bir kopuş içinde olduğunu gösteriyor. Bugün, daha fazla sayıda işçi, alternatifin ‘tepeden’ gelmeyeceğini ve onlarsız bir alternatifin somutlaşamayacağını görüyor. Toplumsal değişikliği tartışanlara gösterilen dikkat ve ilgi de bundan ileri geliyor.
İşçiler aynı zamanda, diğer ülkelerin işçilerinin kendileriyle dayanışma gösterebileceği güvencesini elde ettiler. Uzun bir süreden beri, değişik Avrupa ülkelerinden o kadar işçinin ülkemizdeki işçi mücadelesine doğrudan maddi ve politik destek verdikleri görülmemişti. Hareketin açığa çıkardığı gerçek; topluma, kendi iradesine rağmen dayatılan tercihlerin, rekabetin ve ‘verimlilik’ (rantabilite) mantığının reddedilmesidir.
Hareket, sadece kapitalist toplumu yargılamakla kalmadı, ama aynı zamanda komünistlerin ve devrimcilerin sosyalizmle özdeşleştirdikleri değer ve pratikleri de öne çıkardı. Başka bir deyişle bu hareket, yaşanan yoğun ideolojik bombardımandan ve kapitalizmin kesin zaferinin ve işçi sınıfının sonunun ilanından sonra bugün, kapitalizme alternatif sorununu, sosyalizmin olumlu ve olumsuz tecrübelerini yeniden daha somut bir şekilde tartışmayı olanaklı hale getirdi.
Hareket, toplumun bütün katmanlarını derinden etkiledi. Aydınlar da dahil olmak üzere, saflar yeniden belirginleşti. Uzun süreden beri ilk defa hareket lehine tutum takınan, ‘proletaryanın geri dönüşünü’ selamlayan aydınların sayısı hayli kalabalıktı. Bu olumlu tutumlar, işçi sınıfının mücadele ettiği ve toplum içerisinde ağırlığını koyduğunda, kendi kurtuluş mücadelesine diğer tabakaları da katma yeteneğine sahip olduğunu gösteriyor.
Harekette aktif olarak yer alanların çoğunluğu, yeniden işbaşına dönmekte zorluk çektiler. Sınıf mücadelesinin ritmi değişmişti ve hükümet, patronlar ve reformistler sanki hiçbir şey olmamış gibi rutin yaşama dönülmesi için gereken her yola başvurdular. Bu hareketin asıl kazanımı, başta emeklilik hakları olmak üzere hükümete belirli ölçülerde geri adım attırılmış olması değildir. Hiç kimse aptal değil. Hükümet, kendi planını şimdi de başka bir şekilde hayata geçirmeye çalışacaktır.
En önemli kazanım, yıllardır böyle bir dönemi beklemekte olan ve harekete bütün enerjisiyle katılan binlerce militanın bilinç düzeyinde olmuştur. Bu militanlar hem örgütsel ve hem de politik planda yönetici bir rol oynadı; politik planda, hareketi toparlayan, değişik sektörler ve çalışan işçilerle işsizler arasındaki önyargıları ortadan kaldıracak “Juppe planı koşulsuz olarak geri çekilsin!” gibi radikal bir sloganın harekete maledilmesi için yürüttükleri çaba, önemli bir göstergedir. Yıllardır reformistler tarafından işlenen ‘işçiler sağa kaydı’, ‘burjuvalaştı’ vb. türden gerici tanımlamaları reddettiler. Sendikal alanda ise, sınıf sendikacılığına canlılık kazandırdılar. Yukarıda yaptığımız değerlendirme, partimizin sendikal ve objektif çalışmasını da içermektedir. Partimiz, militanları ve sempatizanlarıyla, bildiri ve gazetesi ile hareketin başarıya ulaşması için çaba sarf etti. Belirtilmesi gereken kazanım, partinin kazandığı otorite ve işçilerin militanlarımızla çalışarak, partimize yaklaşmalarıdır. Bu ise, ülkemizde devrim ve sosyalizm mücadelesinin saflarının güçlenmesi anlamına gelmektedir.
Nisan 1996
FRANSA İŞÇİLERİ KOMÜNİST PARTİSİ (PCOF)

İSPANYA

İDEOLOJİK TEMBELLİK



Son yıllarda yenilen darbelerin nedenlerinden birisi —kuşkusuz tek sebep olmamakla birlikte— komünistler olarak ardımızdan sürüklemeye devam ettiğimiz ideolojik tembelliktir. Partiler ve genelde Marksist-Leninist örgütler olarak, halklarımızın bilinçli ve ileri kesimleriyle gerçekten birleşmeyi başaramıyoruz. Bunun başlıca nedeni ise ideolojik, teorik zayıflıktır. İdeolojik zayıflık, başka faktörlerle birlikte halk kitlelerinin ve hatta militan kesimlerin saflarında var olan perspektif yitiminin, kötümserliğin ve kafa karışıklığının sebeplerinden biridir, belki de en önemlisidir. En azından Avrupa’nın önemli bir kesiminde böyle olduğu kesindir.
Görünüşte güçlü, gerçek bir prestij sahibi ve kavga içerisinde çelikleşmiş bir partinin bir avuç dönek ve en yüksek organda gizli faaliyet yürütmüş olan (ne zamandan beri?) bir hain tarafından birkaç ay zarfında tasfiyesine ve dağıtılmasına tanık olmuş bir kişi olarak bu konuda söz söyleyebilecek durumdayım. Sadece bir avuç militan ve istisnai birkaç yönetici kadro, kötümserliğin karanlığına ve cesaret kırıcılığına karşı ve çok zor koşullarda ayakta kalabildi.
Yaşananlardan sonra, İKP/Marksist-Leninist saflarındaki ideolojik formasyonun oldukça fakir, yüzeysel ve kitabi olduğunu söylemek abartı değildir. Bilgiçlik taslamakla itham edilmek riskini göze alarak, ciddi ideolojik bir formasyon yoksunluğunun bugün de bütün derinliğiyle ve yakıcılığıyla yaşanmakta olduğunu düşünüyorum. Bahsettiğim şey kuşkusuz mutlak bir eşitçilik, tek tip ve tek düze bir formasyon değildir. Partilerimiz arasında ve hatta tek bir partinin kendi militanları arasında seviye farklarını da dikkate alsak bile, formasyon eksikliğinin parti ve örgütlerimiz açısından önemli bir sorun olmaya devam ettiğini belirtmek gerekiyor.
Bu, bizi ciddi olarak kaygılandıran bir sorundur. Bizce bu sorun, Parti ve Örgütler Konferansı’nda aceleye getirilmeden, planlı bir tarzda ve gereken önem verilerek ve zaman ayrılarak ele alınmalıdır. Çünkü bu; değersiz, önemsiz bir sorun değildir. Aksine, oldukça karmaşık, nazik ve başta entelektüel faktör olmak üzere yoğun çaba talep eden bir sorundur. Amacım bir günah keçisi göstermek değil, ama burada ’80’li yılların başlarında bu soruna ilişkin olarak bir Arnavut yöneticisinin konuya yaklaşımını aktarmak istiyorum. Kaygılarımı ifade ettiğimde verdiği yanıt şöyle olmuştu: “Olmayacak şeyleri sorun yapıyoruz. Marksizm-Leninizm, proletaryanın ideolojisidir ve kavranılması o kadar zor ve karmaşık değildir. Proletaryayı anlamak, kavramak o kadar zor olmadığına göre, onun ideolojisini anlamak da zor olmasa gerektir.” Burada aklımda kalan şekliyle yazıyorum, ama söylenenlerin özünün aynen böyle olduğuna emin olabilirsiniz. Aynı yönetici şöyle devam etmişti: “Marksizm-Leninizm, Marx-Engels-Lenin ve Stalin’in yazdıklarıdır. Bizim yapacağımız, bunlar temelinde hareket etmek ve yorumlamaktır.” Genişçe gerekçelendirilmiş (ne gerekçelendirilmez ki) bu açıklamalar, sadece basit ve mekanik değil, aynı zamanda ve esasta antidiyalektik, oportünist, Marksizme ve bir sosyal sınıf olarak proletarya tanımına aykırı, komünistlerin savunduklarının özüne ters düşen olumsuz görüşlerdir.
Bazıları, olup bitenlere bakarak tek yönlü, aceleci ve hatalı sonuçlar çıkarabilir. Ancak bu tutum bize, geçmişte AEP’nin resmi politikalarına denk düşmeyen herhangi bir şeyi söylemekten ve yazmaktan aciz olan ve üstelik bizim gibi, farklı görüşlerini açıkça dile getirenlere de şiddetle saldırmaktan geri kalmayan bazı eski Marksizm-Leninizm şövalyelerini hatırlatıyor.
Teorik planda gelişme potansiyelleri taşıdığı verimli ve genç çağında, birkaç yıl önce yitirdiğimiz İspanyol filozofu Manuel Sacristain, Engels’in “Anti-dühring” adlı eserinin İspanyolca çevirisine (Grijalbo Yayınevi, Meksika 1964) yazdığı önsözde şunları söylüyordu:
“Marksizme içeriden ve dışarıdan yöneltilen ve ‘revizyonizm’ diye adlandırılan saldırı, kolayca anlaşılır nedenlerle, hemen hemen kadük olmuş teorik açılımların eleştirisi ile işçi hareketinin temel hedeflerine ihaneti birlikte yürütüyor. Bugüne kadar, Marksizmin klasiklerinin tembelce ve dogmatik bir okunuşu hep revaçta olmuştur.”
Bu “tembelce okuma”ya, sanıyorum bilinçsizce bazı tutumların zamanla kadükleşebileceğini (geçersizleşebileceğini) inkar eğilimi de ekleniyor. Halbuki bugün doğru olan bir tutum, yarın ya tümüyle ya da belirli ölçülerde geçersizleşebilir. Burada kadük olan şey, diyalektiğin kendisi değil, ama onun ele alınan sürekli gelişimidir.
Marksizmin klasik tutumlarına yapışıp kalmak, –kimse inkar etmemekle birlikte– toplumsal devrimin gelişmesine karşı koymak ve Marksizmin sürekli yenilenme içerisinde olduğunu –ya da olması gerektiğini— görmemek demektir. Burjuvazinin, onun korobaşlarının, oportünistlerin ve her renkten yardakçının sürekli olarak yaymaya çalıştıkları da farklı bir şey değil zaten: “Sosyalizm imkansızdır, yenilgiye uğramıştır, Marksizmin değersiz olduğu kanıtlanmıştır, komünist parti artık gereksizdir, toplumun sorunlarına çözüm önerebilecek kapasiteden yoksundur, SSCB’de ve sosyalizmi inşaya yönelmiş başka ülkelerde yaşananlar da buna örnektir” vb... Ne burjuvazinin ne de komünistlerin hiç kabullenmedikleri gerçek şudur ki; verilen yanıtlar hatalı olmakla birlikte, sorular doğru olmaya devam ediyor.
Bu sorulara doğru yanıtları ancak komünistler verebilir. Bunun içindir ki, en başta bir kere nerede yanıldığımızı, zayıflıklarımızın, hatalarımızın, başarısızlıklarımızın neler olduğunu iyi tayin etmemiz gerekiyor. En önemli başarısızlıklarımızdan birisi —belki de en önemlisi— analizlerin geliştirilmesi ve derinleştirilmesi, günümüz olgularına ve bizzat toplumdaki gelişmelere denk düşen bir yenilenme eksikliğinin yaşanıyor olması değil midir? İlerleyebilmemiz için açık ve önyargısız bir şekilde 1917’den bu yana (belki daha öncesini) olup bitenleri tahlil etmemiz gerektiği açıktır.
Bu, zor, ama ileriye doğru sağlam adımlar atmak istiyorsak zorunlu bir görevdir. Bu zorunlu görevi omuzlamak, burjuvaziye karşı günlük, pratik mücadeleden vazgeçmek, onu sekteye uğratmak ve birer tartışma kulübü ve araştırma merkezine dönüşmek anlamına gelmemelidir. Ama “yolu, devrimci teori tarafından aydınlatılmayan pratiğin kör bir pratik” olduğunu da unutmayalım. Ve bu teori, şırınga edilmiş bir bilim tarafından da edinilmiyor. Önemli mesafeler katetmiş olmakla birlikte önümüzde ağır görevler duruyor.
Örneğin PCOF’lu yoldaşların (Fransa İşçileri Komünist Partisi, ç.n.) SSCB’de sosyalizmin inşasını tahlil için sarf ettikleri çaba, ciddi olarak hesaba katılması ve selamlanması gereken değerli bir çalışmadır. Tartışılabilir yönler mi taşıyor? Tartışalım. Hatalı görüşler mi ileri sürülüyor? Belirtelim, tartışalım ve en önemlisi de tahlillerimizle, öneri ve görüşlerimizle bu çabaya katkıda bulunalım.
Komünistler arasındaki fikir mücadelesinden her zaman olumlu şeyler çıkar. Tabii ki, çabalarını birleştirmek, ortak tahlillere ulaşmak ve ilerlemek gibi bir irade sahibi olan komünistlerden söz ediyoruz. PCOF’lu yoldaşlar tarafından sarf edilen çabayı hesaba katmamak, gücü oranında bu yoldaşlarla işbirliğine gitmemek, hatalı ve eleştirilecek bir tutum olur. Üstelik bildiğim kadarıyla bugüne kadar kimse, böyle bir tahlili Fransız yoldaşların yapmakta olduğu gibi geniş ve Marksist-Leninist bir bakış açısıyla ele almamışken. Başka bir örnek ise, toplantılarımıza katılan, genel tutumların özüyle hemfikir olmayan, konferansın aldığı kararları hiçbir zaman desteklemeyen ve yerine getirmeyen, kibirli ve kendini beğenmiş tutumlarla işi, kararlarımızın meşruiyetini tanımamaya kadar vardıran belirli bir partinin varlığıdır. Bu parti son toplantıda da bilinen tutumunu takınarak, sinirli bazı tepkileri provoke etme noktasına geldi (Mea culpa). Provokasyonlara gelmemek, bölücü oyuna gelmemek iyidir. Ama şu soru geliyor akla: Bunlar aptallıklarından dolayı mı (bazıları öyle sanıyorlar) böyle tutum takınıyorlar? Burada çarpışan, bu parti ile (yalnız ve izole değiller) bizim ideolojik tutumlarımız olmasın? İdeolojik ve pratik planda oluşturmaya çalıştığımız komünist birlik biçimini niçin reddediyorlar?
Bu partinin ve aynı soydan gelen diğerlerinin bütün tutumlarını hiçbirimiz ciddiyetle ele alıp irdelemedik. Ama Marksist-Leninist Parti ve Örgütler İkinci Konferansı’nın ortak açıklamasını imzalamayı reddeden bu partinin gazetesinde, aradan birkaç gün geçtikten sonra, bundan iki-üç yıl önce kaleme alınan ve genel cümlelerden, oportünist bayağılıklardan ve ‘tanrı’ Kim İl Sung’a dizilmiş lirik methiyelerden ibaret Pyong-Yang deklarasyonunu imzaladığına dair haber yayınlandı.
Burada amacım, bu yoldaşlara karşı bir ‘savaşa’ girmek değildir. Ancak, Konferans’ın özüne cepheden karşı koyan ideolojik tutumlar karşısında sağır kalmak da doğru değil. İdeolojik iç mücadele, ilerlemeyi hedefleyen fikir mücadelesi, her zaman için –en azından teorik olarak– komünist partiler arasında iyi, olumlu bir işlev görmüştür. Konferans açısından niçin aynı işlevi görmesin? Kuşkusuz fantomlar peşine düşmek gerekmez, ama sorunlar ideolojik olarak tartışılmıyorsa, orada bir sorun var demektir. Ulusal ve uluslararası planda bu bakımdan zengin bir tecrübemiz var. Çelişkiye düşmemek için tartışmadan kaçınma tutumu; dönemin referansının çöküşünün hemen ardından, parti ve örgütlerimizin önce dejenerasyon ve zamanla da tasfiye sürecine girmelerinin başlıca sebeplerinden biri olmuştur.
Birçok ülkedeki partilerin durumuna bir dönüp bakmak yeterlidir. Konferansımız henüz gençtir, oldukça genç. Ama mensuplarının önemli bir çoğunluğunun, olumlu ve olumsuz yönde biriktirmiş oldukları bir tecrübe var ve bu dikkate alınmalıdır. İdeolojik, politik ve örgütsel alanda yaşadıklarımız, ders çıkarılacak bir eğitim kaynağıdır. Canlı bir organizma oluşturuyoruz ve her canlı organizma gibi çelişkilerimiz, farklı yaklaşımlarımız var.
Her alanda gelişebilmek ve ilerleyebilmek için bunları çatıştırmak gereklidir. Herhangi bir sınırlama ya da zorunluluk içermeyen bu dergi, bu yöndeki irademizin iyi bir örneğidir. Daha fazlasını yapamaz mıyız? Örneğin, iki toplantı arası dönemde yayınlanmış makaleler üzerine kolektif tartışma gibi. Bu yapıldığında fikir ayrılıkları ve ‘nüans’ların büyük ihtimalle çokluğu bizi şaşırtacaktır.
Niçin yılda bir kez —bu dergide de olabilir veya ayrı bir yayın olarak— tek bir konu üzerine yayınlar (monografi) için planlama yapmıyoruz?
Bunlar, gelecek konferansta ele alınarak tartışılabilecek sorunlardır. Sürekli olarak zaman eksikliğinden yakındığımız doğrudur. Ama bu, araştırma, tahlil ve ortak çalışma yoksulluğu çok eskiden kalma bir hastalıktır ve sonuçları ise trajik olmuştur. ‘Klasiklerin basitçe okunması’, oportünistlere ve dolayısıyla da gericiliğe mükemmel hizmetler sundu. Değil mi?
İSPANYA KOMÜNİST EKİM ÖRGÜTÜ

İTALYA

NEO-TROÇKİZMİN ELEŞTİRİSİ:
PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜNDE META, DEĞER VE DEĞER YASASI


Dünya devrimci hareketi içinde proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimi hakkında ortaya çıkan tartışma yeniden gündemde. Bu sorunun önemi, proletaryanın ve halkın sınıf mücadelesinin sahip olması gereken teorik temellerin ve politik hedeflerin bilimsel bir dikkatle yeniden saptanması ihtiyacından doğmaktadır. Çünkü hepimiz, maksimum kâr yasasının güdüsüyle milyonlarca proleteri işsizliğe ve halkları açlığa iten dünya emperyalizminin yaşadığı global çürümenin temellerini hazırlayan büyük devrimci mücadelelerin yakın olduğunun farkındayız. Dikkatimizi bu yüzyılın devrimci deneyimlerine çevirmek; ne şanlı bir tarihi duygusal nedenlerden dolayı savunmak, ne de sınıf düşmanının eline malzeme verme korkusuyla sekterlik bayrağını yükseltmek anlamına gelir.
Üstelik bu tartışma bir monolog değil, devrimin tehdit ediciliği nedeniyle proletarya hareketinin içinde ortaya çıkan burjuva ideolojiye karşı bir mücadeledir.
Biz komünistler, metafizik (değişmez) ve idealist olmayan, fakat materyalist, diyalektik ve tarihsel olan kendi metodolojimize sahibiz. Bu metodoloji, gerçek tarihsel süreçleri kendi gelişimleri içinde ve bütün yönleriyle, tarihin onları ortaya çıkardığı şekliyle ele alan somut tahlillere dayanır. Bu nedenle, peşin hükümlü ya da ütopik sosyalizm modellerinden ortaya çıkan her türlü anlayışı reddederiz. Ancak bu, ezilen kitlelerin sosyal kurtuluş ve özgürlük yolunda girdiği yönelimin eleştirel tahlilinden muaf olduğumuz anlamına gelmez. Aslında bunun tam tersi geçerlidir.
Bu tahlil, hareketin genel deneyimlerinin bir sonucu olarak —ters değil— Marksizm-Leninizmin geliştirilmesi ve güçlendirilmesini doğurmalıdır. Çünkü teorimiz; gerçeğin, kendisini ona göre uyarladığı bir dogma olmadığı gibi, beklenmeyen en küçük ani olayda ya da geri çekilmede bağlantıları parça parça olan bir anlayış da değildir. Teorimiz, eski sisteme karşı mücadelenin bilinmeyen patikalarıyla zenginleşen ve mükemmelleşen bir yapıdır. Bu nedenle, tarihin gelgitlerini anlama gereği, teorinin geliştirilmesinde bir anı teşkil eder.
Bütün bu nedenlerle, yenilgilerimizin sınıf düşmanlarına, esas olarak burjuvaziye değil de komünistlere ve sosyalizme yüklenmesi gerektiğini iddia edenlerin, özellikle Troçkistlerin tezlerini reddediyoruz. Marksist-Leninistler için, bir konsept olarak —komünizmin ilk aşaması olan— sosyalizm, kapitalist emperyalizm ile olan sınıf çelişkisinin bir diğer yönüdür ki; bunlar arasında karşılıklı bir bağlantı vardır. Yani birbiriyle mücadele halindedirler ve tüm alanlarda birbirini koşullandırırlar.
Sosyalizm yolunda belli bir mesafe katetmiş ve ana görevlerinden biri olarak komünizmin maddi temellerini inşa etmiş olan toplumların, kapitalizmden hasıl olan yasalar ve kategorilerle belli ölçüde sınırlandıkları, sosyalist temel yavaş yavaş bu yasaların yerini alırken bunlar biçimlerini korusalar da sosyalist temelin belirlediği yeni koşullarda karakterlerini değiştirdikleri gerçeği bizim için açıktır.
Son onyılların deneyimi; üretim araçları üzerinde özel mülkiyet artık sözkonusu olmasa da, sosyalist toplumda da sınıf mücadelesinin toplumsal ilişkiler açısından teorik, politik ve ideolojik alanda devam ettiğini ortaya koyan Stalin’in teorisinin geçerliliğini koruduğunu göstermiştir. Bu nedenle, belli politik koşullar devam ettiği sürece, iç ve dış burjuvazi yeniden iktidarı alabilir ve sömürüye dayanan eski toplumsal ilişkileri yeniden kurabilir.
Ancak Stalin’in eserleri ve fikirleri birçok ülkede yeniden ilgi toplamaya başlarken diğer ülkelerde, özellikle de reformizm konusunda burjuvazinin büyük bir tecrübe kazandığı Batı Avrupa’da, Stalin’e saldırı yoluyla Leninizme de saldırmaya çalışan eski Troçkist ve Titocu tezler yeniden piyasaya sürülmeye başlandı. Bu, işçi sınıfının ve militanların komünizme olan inancını sarsmayı hedefleyen bir ‘teoriler’ sorunudur.
Yüzyılımıza damgasını vuran, milyonlarca insanın katılımı yoluyla gelişen, nükleer silahlara yapılan milyarlarca dolar tutarındaki harcamalardan, neofaşizmden, yozlaşmadan, yüzlerce ‘yerel’ savaştan, gerici ve dinci partilerden tutun da ölüler diyarı ve kanunsuzlar alemine vb. kadar her türlü aracın kullanılmasına rağmen gelişen büyük sınıf mücadeleleri konusunda bir sessizlik hakimken; tarihsel gerçekler, anlaşılması güç hale sokulup çarpıtılıyor.
Bütün bu karşıdevrimci faaliyetlerde, yozlaşmalarıyla göze çarpanlar, Hareketimiz içinde onu saptırma görevi verilmiş olanlardır. Bu “israfçılar”, ideolojik karışıklık yaratma, sapmaları destekleme, Marksizm-Leninizme ve onun savunucularına saldırma ve güçlerimizi bölme görevini üstlendiler (ve üstleniyorlar).
Bunlar, ayrıca teorimizin savunuculuğu maskesini takarak çalışmamız konusunda yorumlar yapıp yüksek rahipler gibi onu ‘yargılarlar’. Kendi çalışmaları konusunda ise söyleyecekleri pek az şeyleri vardır.
En kötüsü de, bütün güçlerine rağmen ciddi bir şey üretmeyi becerememeleri, komünist hareketin tarihini hatalarla kirlenmiş olarak sunan alışılmış sübjektif idealizmi ısıtıp ortaya sürmeleridir. Bunu önce Troçkistler başlattı. Sonra, “sosyalizmin kendisinin 1930’lardan itibaren meydana çıkardığı” “yeni sınıf” “teorisi” ile Titocular (M. Djilas) izledi. Sonra, proletarya diktatörlüğünün demokratik olmadığını ima eden Kruşçevciler geldi. Maocular ise –sağdan– Kruşçev ile koroya katılarak aslında, sınıf mücadelesinin sosyalizmde daha karmaşık ve zor biçimler alacağını ortaya koyan Stalin’in tezini inkar noktasına varmak için “halk içindeki çelişkilerin doğru bir şekilde ele alınması” teorisiyle işbirliğine girdiler.
Sebep etkiye, etki de sebebe dönüştü. Böylelikle bürokrasi nedeniyle (dünyadaki en büyük bürokrasiye sahip ABD bakalım ne zaman çökecek), demokrasi yokluğu nedeniyle (sanki kapitalizm demokratik karakteri yüzünden kazandı ve sanki proletarya diktatörlüğü işçiler için en yüksek demokrasi biçimi değilmiş gibi) ve bunun gibi latifeler nedeniyle sosyalizm yenilgiye uğradı. Biz komünistler, klasiklerimizin parlak örneklerini verdiği sınıflar ve sınıf mücadelesi ve toplumsal olguların analizi yöntemini her zaman aklımızda bulundurmak zorundayız.
Bu şekilde sınıfları, hem maddi (ekonomik) gerçeklikleri ve hem de resmi/biçimsel (ideolojik) varlıkları, diyalektik koşulları içinde gözlemleyebiliriz. “Herkese ihtiyacına göre” ilkesinin geçerli olduğu komünizme ulaşıncaya kadar burjuva sağın yerini bırakmasını mümkün kılmayan ve “herkese emeğine göre” sloganının geçerli olduğu komünizmin ilk aşaması olan sosyalizmde, ancak bu yolla karşılaştığımız zorlukların öncelik sırasını belirleyerek sorunun temeline inebiliriz. Elbette ki komünizm yolu; elinin altında sadece güçlü medyası değil, aynı zamanda dünya ve toplum kavramı yoluyla, bilim ve kültür yoluyla, aile yoluyla, iş, birey ve toplum arasındaki ilişki yoluyla ifade edilen ve uzun süredir aynı biçimle devam eden ideolojik dünyasıyla da burjuvazinin yarattığı zor ve karmaşık engellerle dolu uzun bir yoldur. Leninizme yönelik tekrar ortaya çıkan çeşitli saldırılar arasında farklılıklar var; ancak hepsinin ortak hedefi, sanki biz eski ve çağdışı araçlarla silahlanmış bir halde ütopya krallığında dolaşıyormuşuz gibi, “gerçekçi” bir yol ve “çağdaş” tanımlamalar adı altında Hareketimizi eski Brejnevci revizyonizmin kollarına doğru sürüklemektir. Ve bu amaçla, komik tanımının hafif kalacağı tahlil ve teoriler sunuyorlar bize.
Örneğin şu sıralar Rusya’da (Medvedev’in sunduğu) bir tez dolaşıyor. Bu teze göre Rusya’da yaşanmış olan sadece sosyalizmin parçacıklarıydı. Başkaları da bu tezi Arnavutluk’a uyguladılar. Böylelikle Enver Hoca’yı (ve 40 yıllık şanlı bir mücadeleyi) bertaraf etmek ve Stalin’i tahrip etmeye başlamak oldukça ‘kolaylaşıyor’. Ancak tek sorun şu ki, bu “gerçekçi” ve “çağdaş” teoriler, en küçük bilimsel değerden yoksundurlar. Bunlar, “sosyalist inşanın ikinci dönemi” (Stalinist dönem) diye iddia ettikleri döneme ilişkin bütün Troçkist-Buharinci şarlatanlıklara yeniden itibar kazandırıyorlar. Onlara göre bu dönemde toplumun genel çıkarları pahasına belli bireylerin ve grupların çıkarları kayırıldı; bu, ekonomi üzerindeki denetimin kaybolmasına neden oldu; ve yine bu dönemde yeni bir sınıf yaratıldı (bu yazarlar için yeni bir tez olacak). Proletarya diktatörlüğü ise, yeni bir sınıf ortaya çıkardı ve kapitalizmin topyekün restorasyonuna giden yol üzerinde ‘sözde-sosyalist’ bir geçiş toplumu meydana getirdi ki; bu süreçte Kruşçevci revizyonistlerin (denemiş olsalar da!) sorunlarını çözmeleri mümkün değildi. Bütün bunlarla ilgili ne söylenebilir? Bu ‘çağdaş gerçekçiler’in fikirlerinin mantığını sonuna kadar izlediğimizde çıkan sonuç şu ki; SSCB’de sosyalizm, yeni sınıfı yaratan, ekonomi üzerindeki denetimi kaybeden ve proletaryanın gücünü ve haklarını sınırlayan Bolşevik Parti yüzünden yenilgiye uğramıştır. Bunun küçük bir şey olmadığını kabul etmek zorundayız. Bolşevik Parti vasıtasıyla değilse, burjuvazi nasıl yeniden yükselmiştir? Bu ‘çağdaş gerçekçiler’e göre, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet kalkmış olduğundan (eski) burjuvazi artık mevcut değildi.
‘Çağdaş eleştirmenler’ için kapitalizm, mülkiyetten başka bir şey değildir. Bu nedenle de, burjuva özel mülkiyetin —fiilen ve kanunen— kaldırılmış olmasının, eski sistemden miras kalan bütün ekonomik, sosyal, politik ve ideolojik ilişkilerin kesin olarak ortadan kalkması anlamına gelmediğini anlamıyorlar. Bu ‘çağdaş eleştirmenler’ kendi tahlillerini desteklemek için, kapitalizmin restorasyonunun kaynağını esas olarak ekonomik nedenlere (meta, değer ve değer yasası) dayandırdıklarında, —daha sonra göreceğimiz gibi— sosyalist sistemin aslında kapitalist olduğu gibi metafizik bir sonuca varıyorlar. Fakat şimdi şu soruyu soralım: Politik olarak Troçki, Buharin, Kruşçev ve diğerleri kimlerdi? Hangi sosyal sınıfı temsil ediyorlardı? Üretim araçlarına sahip olmadıklarından ya da Parti üyesi olduklarından dolayı belki de komünisttiler? Revizyonizm nedir? Marksizmden basit bir sapma mıdır? Burjuva ideolojisi, onu yaratan ekonomik ilişkilerden ayrı tutulduğunda, bütün fonksiyonunu yitiren bir biçim midir?
Sınıflara bölünmüş hiçbir toplum, iyi beliblenmiş bir ideolojik sistem olmaksızın kendisini ayakta tutamaz. ‘Çağdaş eleştirmenler’, objektif nedenlerin sadece revizyonizmin ortaya çıkması ihtimalini yarattığını ve sosyalizmde bu ihtimali gerçekliğe dönüştürenin sübjektif koşullar olduğunu belirten ilkeyi inkar ederler. Bu kişiler, kendileri açısından “objektif” olan nedenleri kapitalizmin restorasyonunun kaynağı olarak izole ederler; çünkü onlar için bu, her zaman ve her biçimde gerici olguları açıklayanın sadece ekonomik neden olduğunu öne süren “Marksist metodu izleyen” bir düşüncedir. Üstyapının kökeninin ekonomik temele dayandığını yürekten öğrenmiş olan bu teorisyenler, kaba (vulger) bir şematizmle, bütün sosyal ve politik olguları bu gerçekle ‘açıklıyorlar’. Fakat onların toplumsal yapıyı (temeli) algılayışları Marksist değil; pozitivist, bu nedenle de ekonomizme varan bir algılayıştır.
Marksizm-Leninizm bize altyapının, hem üretici güçler, hem de üretim ilişkileri tarafından oluşturulduğunu ve her ikisinin de bu oluşum için gerekli olduğunu öğretir. Bu iki faktör arasındaki diyalektik ilişkiyi ve bağı anlamak, üretim ilişkilerine oranla (böylelikle de sosyalizmde değer ve değer yasasının rolünü anlamamaya) ayrıcalık tanımak, üretim güçlerinin gelişmesinde sınıf mücadelesinin önemini ve önceliğini ve üretim araçlarının toplumsallaştırılmasının yol açtığı değişiklikleri anlamamak anlamına gelir.
Bu, Troçkist-Buharinci bir pozisyona, yani burjuva ekonomizmine düşmek anlamına gelir. Sınıf mücadelesi gibi, proletarya diktatörlüğü de, üretici güçlerin geliştirilmesi ve yeni ekonomik ve sosyal üretim ilişkilerinin yaratılması yanında, kapitalizmden miras kalan kategorilerin ve yasaların ortadan kaldırılmasını da hedefler.
Böylece, kapitalizmin restorasyonunun esas nedeninin sosyalist ekonomik temelde yattığı sonucu çıkar.
Engels, ünlü yazılarında ve mektuplarında, böylesine mekanik yorumları her zaman reddetmiştir. O daima, üretim tarzı ne olursa olsun dev üstyapıyı ortaya çıkaranın ekonomik ilişkiler olduğunu öne sürmüş; ancak, belli bir üstyapıdan doğan sosyal ve ideolojik ilişkilerin tarihsel süreçte büyük bir rol oynadığı ve üstyapıdaki değişikliklerin, sosyal yapıdaki değişikliklere göre daha yavaş ve daha karmaşık olduğu gerçeğini de hesaba katmıştır.
Marksist sınıf mücadelesi yöntemi terk edilirse, hemen burjuvazinin teorik alanına gireriz: Sınıf mücadelesinden vazgeçilir ve (teknokrasi, demokrasi ve merkeziyetçiliğin muayyen biçimleri gibi) ikincil olgular, nedenler olarak ele alınır.
Yukarıda sözü edilen “objektif nedenler”e dönelim. ‘Çağdaş eleştirmenler’ tarafından ileri sürülen tezler şunlardır: Stalin’in sosyalist ekonomi tahlili belli sınırlılıklar taşır. Stalinist dönem esnasında, (para var olduğundan) ekonomiyi, değer yasası düzenlemiştir. Ürünler işçilere satıldığında, fiyatları işçiler belirleyemediğinden, meta haline geldiler ve değer yasası işledi. Bu dönemin tüm komünistleri, tek dikkate alınması gereken yasa olan değer yasasını göz ardı etti. Bu da, kaçınılmaz olarak çarpıtmalara yol açan kapitalist yasalara başvurmak zorunda olduğumuzu kanıtlar. Paranın ve değer yasasının varlığı, devlet planının tüm ekonomiyi düzenlemediğinin, bundan, özel ve grup çıkarlarının faydalandığının ve aynı zamanda kooperatiflerin de sosyal grupların mülkiyeti olduğunun göstergesidir. ‘Çağdaş eleştirmenler’imize göre, “ikinci dönem”e ilişkin olarak daha önce belirtilen sonuçlar, bu “objektif nedenler”den, yani sorunlara yanlış çözüm getirilmesinden ve sahte sosyalizmden, Bolşeviklerin, yozlaşmanın (bürokrasi vb.) maddi temellerini ortadan kaldıramamasından kaynaklandılar. Böylece, kapitalizmin restorasyonu sonucunu doğuracak (belki de uzaydan gelme?) yeni bir geçiş toplumu ortaya çıktı.
Ne denebilir? Tüm bunlar, Troçkistlerin, Buharincilerin, Brejnevcilerin ve Çinli ‘Dörtlü Çete’nin bütün gözde teorilerinin birbirine karıştırıldığı bir özete ya da Rus salatasına benziyor. Böylece ekonomik kaderciliğin müritleri olan bu kişiler için, sosyal ilişkiler, politik ve sosyal faktörler ikincil ve marjinal bir rol oynar. Oysa tam tersine biliniyor ki, yeni üretim ilişkilerini sürekli bir biçimde yaratmak için, üretici güçlerin sosyalizme ve komünizme doğru gelişmesi, bu gerekliliğin bilinçli olduğunu ve sosyalizmin bu yeni yasalarının (Stalin’in bize öğrettiği gibi) insanlar tarafından uygulanıp geliştirildiğini farz eder.
Her şeyin gerçekten de ‘çağdaş eleştirmenler’in hayal ettiği şekilde olduğu saçma tezi kabul edersek, meta, değer ve değer yasasına ilişkin olarak komünistler ne yapmalıydılar? Onların sosyalizmdeki ‘objektif’ (ve ‘değişmez’) varlıklarının ışığında, tüm bunları ‘göz ardı’ etmemek için kendi halinde işlemeye mi bırakılmalıydılar? Bunlar görmezlikten mi gelinmeliydi? Bu ‘çağdaş’ bir tez olabilir; fakat, bürokratik çarpıtmaları kışkırtmaktan kaçınmak için burjuva ekonomi yasalarının serbest bir şekilde işletilmesi gerektiğini iddia eden Buharin tarafından ileri sürülen teoriyle aynıdır. Buharin ve ‘Dörtlü Çete’ye göre, meta, değer ve değer yasası göz ardı edilmelidir. Buharin’e göre bunun nedeni, (kapitalist) ekonomik objektifin sosyalizme doğru kendiliğinden gelişme ile çakışmasıdır. ‘Dörtlü Çete’ye göre ise bunun nedeni, komünizmin ilk aşamasında değeri hesaba katmanın, burjuva sağının tam restorasyonuna, yani kapitalizme gitmekle özdeş olmasında yatar.
(‘Çağdaş eleştirmenler’in dediği gibi) Stalin’in kendi sınırlılıkları olacaktır; fakat bu sınırlılıkların, onların iddia ettiği gibi Stalin’i Marksizm-Leninizmden uzaklaştıran kafa karışıklıkları ya da mesafelerle bir ilgisi yoktur. Bunları icat etmede ‘çağdaş eleştirmenler’in teorik dayanağı şudur: Kapitalist ekonominin bazı kategori ve yasaları, hem sosyal içerik, hem de biçim olarak sosyalizmde de devam eder. Yüzyılımız boyunca tüm komünistlerin göz ardı ettikleri (aslında bunun tersi daha doğru) muhteşem ‘bilimsel’ buluş budur. Biz kendi adımıza, ‘çağdaş eleştirmenler’imizin bu fantezilerini hor görmüyoruz; çünkü her şeyden önce “SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları” adlı çalışmasında Stalin’in ortaya koyduğu basit ve net argümanları anlamamak ve görmezlikten gelmek için epeyce sahtekar olmak lazım.
Marksist-Leninistler, bir metanın değerinin, onun üretimi için sosyal olarak gereken emek zamanı tarafından belirlendiğini bilirler. Bu nedenle değer; meta içinde cisimleşmiş insan emeğidir, emeğin kristalize olmuş halidir.
“Emek-gücünün değeri ise; onu üretmek, geliştirmek, muhafaza etmek ve dağıtmak için gerekli olan şeylerin değeri tarafından belirlenir.” (Marx).
Değer yasası, üretilen değerler arasındaki ilişkiyi kurar ve bu şekilde, fiyat (ve para) mekanizması yoluyla metaların değişimini kendiliğinden düzenler. Emeğin sosyal işbölümü ve meta ekonomisinin farklı dalları arasında üretim araçlarının dağılımı... Kapitalizmde yaşanan budur.
Meta, değer ve değer yasası —hem biçim hem de öz olarak— sosyalizmde neden tamamen ortadan kalkmaz?
Çünkü, yeni üretim ilişkileri ve üretim güçlerinin genişlemesi —devlet çiftlikleri yoluyla köylü ekonomisinin, sosyalist ticaretin, bireyin tüm zihinsel yeteneklerinin, bilim ve teknolojinin bütünüyle ve üstün bir biçimde gelişmesi ve dağıtımın, meta ilişkilerinin aşılması— sayesinde, üretim ilişkilerini, her bir sosyal özne ya da kategori tarafından üretilen değere bakmaksızın bilinen komünist ilkeyi uygulayabilecek gerçekten eşit insanlar arasındaki ilişkiler haline getirecek bütün ekonomik, politik ve ideolojik koşulları yaratma gereği bu aşamada sözkonusudur. Sosyalist aşamadaki (komünist) sosyal ilişkiler tarafından etkilenen daha fazla değişim muamelesi olmaksızın, proletarya diktatörlüğü ve Komünist Partisi bütün üretim araçlarını toplumsallaştırmak, yani özel ve grup mülkiyetini kaldırmak, emek-gücünün bir meta olmasına son vermek ve böylece emek-gücünün sömürüsünü ortadan kaldırmak, kır ile şehir ve kafa ile kol emeği arasındaki farklılıkları aşmak vb. zorundadır. Metaların değişimini değil de, ürünlerin değişim koşullarını yaratmak zorundadır. Bu nedenle, kararnamelerle aşılamayacak olan sosyalizmde, devlet ile kolhozlar arasında meta dolaşımı devam eder; belirleyici bir düzeyde olmasa da değer ve değer yasası etkisini sürdürür ve basit ve karmaşık emek arasında olduğu gibi ekonomik farklılıklar var olmaya devam eder.
Öte yandan ‘çağdaş eleştirmenler’, teorinin işleyişi sorunu konusunda sessiz kalmaya devam ederler (“Devrimci teori olmadan devrimci eylem olmaz” - Lenin). Fakat sahtekarlık —çünkü burada ele aldığımız şey, bir sahtekarlıktır— kötü niyetli bir teorileştirmede ifadesini bulur. Proletarya diktatörlüğünün işçilere meta sattığı nasıl iddia edilebilir? Üretim araçlarının sahibi olan ve artık sömürülmeyen işçiler ürünlerini birbirine satar. İşçilere ‘metaları’ satan kimdir? Hangi ‘sosyal özne’ bunu yapmaktadır? Fiyatları kim belirler? Kapitalistler mi, yoksa partisinin önderliği altındaki proletarya diktatörlüğü mü? Bu fiyatlar serbest midir (yani pazar anarşisi ya da rekabet yoluyla mı belirlenir) yoksa belirli ekonomik politikalar sonucunda mı belirlenir? Proletarya diktatörlüğü altında paranın varlığı sosyalist mi yoksa kapitalist ekonomi ile mi özdeştir?
Marx, “Alman İdeolojisi”nde, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkilerin, sınıf çatışmalarının asıl —temel— nedeni olduğunu belirtir. O zaman sosyalizmde de sınıf mücadelesinin devam ettiğini söyleyen Stalin haklıydı.
Burjuvazi, artık ekonomik bir sınıf olarak var olmasa da ya da onun maksimum kalıntıları hiçbir sosyal ağırlığı olmayan küçük ve önemsiz gruplar halinde olsa da, sadece iki dost sınıf (işçiler ve kolhozlarda çalışan köylüler) ve aydınlar sosyal tabakası var olsa da, sınıf mücadelesi devam eder. Fakat eğer sınıf çelişkileri komünizm mücadelesinin özünü teşkil ediyorsa —son 40 yıllık tarih, sosyalizmde de şiddetli bir mücadelenin devam ettiğini fazlasıyla gösterdi— bu, ulusal ya da uluslararası düzeyde burjuvazinin, bütün toplumsal faaliyet alanlarında hareket etmeye devam ettiğinin göstergesidir. Marx’ın da yazdığı gibi bu, sadece üretim ilişkilerinin sosyalizmin güçlü üretici güçleriyle uygun hale getirilmesi değil, aynı zamanda tüm eski sosyal ilişkileri ve onlardan sürekli olarak çıkan fikirleri de ortadan kaldırmak gerektiğini gösterir.
Fakat ‘çağdaş eleştirmenler’in söylediklerine göre, toplumu, yozlaşmaya yol açan kapitalizme doğru geri çeken şey; meta, değer ve değer yasasıdır. Ancak, sosyalizmde de kapitalizmde olduğu gibi bir meta ekonomisi olduğu iddia edilebilir mi? Hayır, bu iddia edilemez; çünkü ‘metaların’ dolaşımı sadece tüketim maddeleriyle sınırlıdır ve üretim araçlarını ve emek-gücünü kapsamaz.
SSCB’de sosyalizmin zaferi, Leninist teori için büyük bir zafer oldu; onun aldığı (geçici) yenilgi ise, anti-Leninist teoriler için bir zafer oldu. ‘Çağdaş eleştirmenler’, geçiş dönemi olan sosyalizm koşullarında ticaret ve paranın karakter değiştirmediğini, kapitalizmde olduğu gibi kaldığını iddia eden Troçkizmin müritleridir.
SBKP’nin 14. Kongresi’nde Stalin bu düşmanlara şu yanıtı verdi: “Sorun şudur ki, toplumumuzun kapitalist unsurlara karşı mücadele eden sosyalist unsurları, onları yenmek için burjuvazinin bu yöntem ve araçlarını hazmederek, sosyalist temellerin inşası için onları kapitalizme karşı başarıyla kullanmalıdır.” Bütün yaşamı boyunca Stalin, her zaman, objektif yasaları, pratiğinin merkezine yerleştirdi. Bunu göstermenin gereği yoktur; fakat ‘çağdaş eleştirmenler’ hafızamızın gücünü açıkça göz ardı ediyorlar. Aslında bu baylar hantal argümanlarla, kafa karışıklığı yayma yoluyla devrimci pratiği sabote etmek için, teorik tartışmayı Troçkizmin vestiyerinden çıkarıyorlar.
İTALYA PROLETARYASININ KOMÜNİST PARTİSİNİ
İNŞA ÖRGÜTÜ


KOLOMBİYA

KUŞATMA DURUMUNDA NARKO-DEMOKRASİ



Kolombiya gibi bağımlı bir ülkede, burjuva karakterli olsa da demokratik bir rejimden söz etmek, tartışmaya yanlış bir noktadan başlamak demektir. Yaygın bir krizin yaşandığı bu siyasi süreçte asıl önemli olan, son onyıllarda halka karşı diktatörlük anlamına gelen bu terimin tam politik tanımlamasını yapmaktır. Ülkedeki demokratik görüntü, farklı siyasi rejimlere uluslararası arenada manevra olanağı verirken, solculuğu hobi olarak benimseyenler ve sosyal demokratlar da ilerici görünmek için bu kavramı kullanıyor.
Bu nedenlerden dolayı, proleter bir perspektifle alternatif oluşturabilmemiz için, iktidardaki burjuvazinin kendi demokrasisini nasıl uyguladığını tam olarak anlamamız gerekir. Devletin yasal temeli, günlük pratiği nedir? Bu konu, partimizin son dönemlerde yaptığı 14. Kongresi’nde ele aldığı konulardan biriydi.
Ülkemizdeki sosyoekonomik azgelişmişlik, bağımlılık modeli ve ulusun tarihsel oluşum süreci nedeniyle, devrimci sürecimiz, emperyalizme karşı ulusal kurtuluş mücadelesine ve burjuvazinin tarihsel olarak artık gerçekleştirme yeteneğinde olmadığı dönüşümlerin gerçekleştirilmesi gereğine bağlı olan demokratik unsurlara sahiptir.
YAKIN TARİH
Kolombiya 1950’lerde, o dönemlerde Latin Amerika’da rağbette olan, -burjuvaziyi bölen- ve daha sonra farklı ülkelerde farklı biçimlere bürünen açık bir askeri diktatörlükten, birleşmiş bir burjuva konsensüs ‘demokrasisi’ne geçti. Burjuvazinin, o dönemlerde halkın büyük bir kesimini etkileyen ve iktidarı tehdit eden halk ayaklanmasına ilişkin kaygıları artmıştı. Bu yüzden, kendi içindeki farklı kesimler arasında siyasi arenada cereyan eden ve özellikle sermayenin kırsal alanlara nasıl nüfuz edeceğine ilişkin çatışmalar, yerini, sürekli vurgu yaptıkları “Latin Amerika’daki en eski ve en sağlam demokrasi”yi başlatan bir burjuva pakta, Milli Cephe’ye bıraktı. Böylelikle, birtakım değişikliklerle o dönemden günümüze kadar devam eden demokratik yapı kurulmuş oldu.
Burjuvazi, demokrasinin klasik tanımını yeniden kurmaya çalıştı. Güçler arasında bir ayrım vardır; fakat bu, Devlet Başkanlığı aracılığıyla yürütmenin ‘imparatorlukvari bir başkanlık’ düzeyinde, daha açıkçası, sivil bir diktatörlük düzeyinde çok geniş yetkilere sahip olduğu bir ayrımdır. İki meclisli parlamentoya dayanan yasama, yürütmenin denetimi altındadır ve belirsiz bir bağımsızlığa ve manevi yetkilere sahiptir. Yargının ise adaletin bekçisi olarak egemen ve özerk bir işleyişe sahip olduğu iddia edilir.
Yürütme ve yasama organları doğrudan oylarla seçilir. Bu nedenle seçimler, onların ‘meşruiyetten’ söz etmesini mümkün kılar. Fakat durum böyleyken, sistemin açık bir reddi ve hükümete karşı genel bir hoşnutsuzluğun ifadesi olan yüzde 50-70 gibi bir seçime katılmama oranı dikkate alınmaz. Aynı şekilde devletin eski ve kayırmacı yapısı, yozlaşmış hükümetin sahte oylarla işlemesi de hesaba katılmaz. Gerilla hareketine mensup bazı kesimlerin yardımı ve sosyal demokratların geniş bir kesiminin katkısıyla 1991 Anayasası’nın Anayasa Meclisi tarafından onaylanması önemli bir sıçrama yaşattı. O dönemde Anayasa Meclisi, tam demokrasinin işlerlik kazandığının kanıtı olarak gösterildi. Buna “Barış Anlaşması” adı verilerek, bu anlaşma ile silahlı mücadelenin artık varlık nedenini yitirdiği öne sürüldü. Bu anayasa ile, devletin denetim organları güçlendirilip, bir Savcılık Ofisi ve ‘kimlikleri gizli yargıçlar’ sistemi getirilerek suçlayıcı Amerikan adalet ilkesi uygulamaya sokuldu ve tüm alanlarda baskı daha da yoğunlaştırıldı.
Anayasa, devletin gerçek özüne ilişkin hiçbir değişiklik getirmemişti. Bu, burjuvazinin kendisini ulusal ve uluslararası arenada yasal olarak meşrulaştırma ve neoliberal ve emperyalist ihtiyaçlara cevap verme çabasından başka bir şey değildi. Onun ayaklanma karşıtı özü ve imparatorlukvari başkanlık sisteminin yanı sıra, Milli Güvenlik Doktrini altında silahlı kuvvetlerin güç ve imtiyazları da onaylanmış oldu. Paramilitarizm, kirli savaş ve ‘gizli adalet sistemi’ ile insan haklarını ayaklar altına alan devletin baskı ve terörü yoğunlaştırıldı. Daha sonra anayasada mevcut kısmi demokratik kazanımları çarpıtan ve daha da sınırlayan bazı karşı reformlar yapıldı.
KRİZ ORTAMINDA DEMOKRASİ
Bu ‘demokratik’ aldatmacanın çökmesi için birkaç yılın geçmesi yeterli oldu. Yeni anayasa pervasızca sorgulanıp ihlal ediliyor. Devlet Başkanı Ernesto Samper’in rejimi, diğer bütün kurumları ve iktidarlar tarafından hissedilen şoka karşı direniyor. Bu yetmiyormuş gibi, bir ‘kuşatma rejimi’ devam ediyor. Yolsuzluğun, kirli paranın, kötü ahlakın ve tüm burjuva çürümüşlüğün hükümetin en yüksek organlarında serbestçe cirit attığının görüldüğü siyasi bir sürece tanık oluyoruz.
Başkanlık seçimi için yürütülen kampanyalar, uyuşturucu parası ile finanse ediliyor; parlamento, uyuşturucu mafyaları için çalışıyor ve gizli adalet sistemi de sadece muhalif gruplara saldırıda politik bir silah olarak kullanılıyor. Amerikan emperyalistleri, hükümeti destabilize etmek, bir tek vahşi çığlık altında, zorla da olsa değişiklik istemek ve uyuşturucuya karşı savaşları ve başkanlık seçimleri ile uyum içinde bir sonucu empoze etmek için Savcılık Ofisi’ne yerleşti.
Krizin etkisi sadece Kolombiya burjuvazisi tarafından hissedilmiyor. Doğal olarak emperyalizm de kendi global politik, sosyal, askeri ve ideolojik alanlarında krizi hissediyor. Bu yozlaşma ve kargaşalar; İtalya, İspanya, ABD, Brezilya, Arjantin, Venezuela, Meksika, Kolombiya, Ekvador gibi sadece birkaçını sayabileceğimiz ülkelerde de ortaya çıktı.
Bu hassas politik durum, yönetememe durumundan söz etmenin yolunu açtı; hükümetlerin çökmesine, kurumlarda çatlaklar açılmasına neden olduğu gibi, burjuvazinin bağrındaki iç çelişkileri daha da belirginleştirdi. Kriz kendisini, burjuva siyasi partilerde yaşanan kesintiye uğramalarda da gösterdi ve Kolombiya gibi bazı ülkelerde, ulusal ve uluslararası çapta devletin kınanmasına yol açan ve böylelikle onun demokratik görüntüsünün içyüzünü teşhir eden insan hakları ihlalleri konusunda da açık deliller ortaya çıktı.
Kriz, ideolojik alanda da kendisini gösterdi. Politikalar yorgun düşmüş durumda; şüphecilik, yaygın ve çürümüş bir felsefenin kokuşmuş idealizmi can çekişiyor. Çürüme ile birlikte açık faşist ideolojiye zemin yaratan, içerikten yoksun cazip hilelere yönelme var. İşte bu nedenledir ki, emperyalizm; propagandaya, işçi ve halk hareketini kırmaya, kolektif ve ilerici olan her şeyi yıkmaya bu kadar çok kaynak ayırıyor.
Günümüz dünyasında, derinleşen bir kriz ve emperyalistler arası çatışmalar ortamında farklı mücadele biçimlerinin gelişmesi, burjuva iktidarının en zayıf noktasından sorgulanmasına yol açıyor. Aynı şekilde, ulus-devletin geleceği, bağımsızlık ve egemenliği sorgulanırken, geniş bir antiemperyalist hareket yaratmanın güçleri ve nedenleri hız kazanıyor.
TEMEL DAYANAK NOKTASI OLARAK ŞİDDET
Ülkemizde, şiddet olgusunu ele almaksızın, devlet ve siyasi rejimden söz etmek mümkün değildir. Sınıf karakteri, emperyalizm yanlısı tutumu ve sözü edilen kriz nedeniyle devlet, çoğunluğun reform taleplerine cevap veremez durumdadır. Devlet, bir dışlama politikası izleyerek üçüncü partilerin marjinal oranda katılımına neden olan iki partili bir sistem uyguluyor. Milli Güvenlik Doktrini tarafından belirlenen sınırlı bir demokrasi sözkonusu.
Bütün bunlar, demokrasinin rafa kaldırılmasına, muhalefetin fiziksel olarak yok edilmesine, değişik biçimlerde gerici şiddetin uygulanmasına ve politik mücadele için dar bir alanın bırakılmasına yol açtı. Burjuvazi, hakimiyetini sürdürmek için gerici silahlı kuvvetlerin desteğini kullanıyor. Buna; devlet terörü, kirli savaş, artan bir militarizm, siyasi muhalefetin tasfiyesi, gerilla hareketine karşı ayaklanma karşıtı bir savaş ve paramiliter grupların teşviki eşlik ediyor. Bu paramiliter gruplar son dönemlerde, antikomünist köylü özsavunma kooperatiflerinin oluşturulması ile ortaya çıktı.
Pentagon strateji uzmanlarının rehberliğinde devletin, antikomünist bir kültürü yerleştirmek ve meşruluğunu yeniden kazanmak için kitle desteğini arkasına almak amacıyla yürüttüğü devrimci-demokrat eylemi engelleme politikasının arkasında ideolojik bir güdü yatmaktadır.
Burjuva devletin barış, demokrasi, insan hakları ve sosyal pakt söylemlerini artan bir şekilde kulanmasının ardında yatan neden budur. Bunlar sadece söylemden ibaret olmayıp, amaçlarına hizmet edecek bazı sınırlı değişiklikleri de içerir. Sosyal demokrasi de aynı şekilde işliyor.
Tarihimizde şiddet sürekli bir olgu olmuştur. Bunun nedenleri ekonomik durumda, sınıflar arası çatışmaların seviyesinde, iktidar mücadelesinin yürütülüş biçiminde, kitlelerin kendilerini savunma ihtiyacında, özlemlerinde, politik mücadele kanallarının darlığında ve halkın kendi tarihinde yatmaktadır.
Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Kolombiya’da da askeri harcamalar bütçesi çok gizli tutulur ve faşist Milli Güvenlik Doktrini gereğince parlamento soruşturmasından bile muaftır. Kirli savaşı ve halka karşı casusluğu yürütmek ve büyük kontratlar ve rüşvetler için devasa gizli fonlara ihtiyaç vardır.
AMERİKAN MÜDAHALESİ
Son dönemlerde yaşanan gelişmeler, hangi ülkelerin yaptırım, hangilerinin yardım hak ettiğini belirlemede emperyalist bir mekanizma olarak kullanılan uyuşturucuya karşı savaşta Amerika’nın, ehliyetini kaybettiğini gösteriyor. Bu kararla Clinton, herhangi bir ahlaki yetkisi olmaksızın, çelişkileri keskinleştirip, Amerikan askeri birliklerinin açık bir askeri müdahalesine ya da faşist bir darbeye yol açacak bir ortamı yaratmaya çalışıyor.
Daha önce Amerika’nın Kolombiya’ya müdahalesi hiç bu kadar açık olmamıştı. Amerikan istihbaratının faaliyetlerinden, Kolombiya burjuvazisinin büyük ortakları ile yaptıkları anlaşmalara ve ABD emperyalistlerinin Kolombiya’nın egemenliği konusunu ele alırken gösterdikleri küstahlıklara kadar her şey bunun göstergeleri ile dolu. ABD’ye göre Kolombiya’nın egemenliği diye bir şey yoktur ve bu kavramın yerini, ‘müşterek iyi’ ve ‘evrensel değerler’ gibi kavramlar almalıdır. Kolombiya’daki ABD büyükelçisi Mylse Frechette’nin üst düzey yetkililer önündeki tutumu da bunun bir ifadesidir.
Bu hassas politik durum, yönetememe durumundan söz etmenin yolunu açtı; hükümetlerin çökmesine, kurumlarda çatlaklar açılmasına neden olduğu gibi, burjuvazinin bağrındaki iç çelişkileri daha da belirginleştirdi. Kriz kendisini, burjuva siyasi partilerde yaşanan kesintiye uğramalarda da gösterdi ve Kolombiya gibi bazı ülkelerde, ulusal ve uluslararası çapta devletin kınanmasına yol açan ve böylelikle onun demokratik görüntüsünün içyüzünü teşhir eden insan hakları ihlalleri konusunda da açık deliller ortaya çıktı. Bugün Amerikan emperyalizminin Kolombiya’ya doğrudan askeri saldırı tehdidi her zamankinden daha büyük. Bu; radar müdahalesi, askeri ve istihbarat personelinin varlığı ve bunların operasyonlara doğrudan katılımı gibi daha önce atılmış adımların bir devamıdır.
Bütün bunlara, ‘Amerikan yaşambiçimini yayma’, halkımızın kültürel ve ulusal değerlerini yok etme ve ilerici ve devrimci düşüncenin kökünü kazıma amacına hizmet eden ve kitle iletişim araçları ve diğer mekanizmalar tarafından desteklenen yoğun bir ideolojik kampanya eşlik ediyor.
Ülkede, siyasi arenada bir istikrarsızlık, bir yönetememe durumu ve aksak bir burjuvazi sözkonusu. Toplumsal çelişkiler keskinleşiyor. Burjuvazinin kendi kesimleri içinde bile genel bir hoşnutsuzluk var. Bu nedenle devrimci hareket, yenilmek bir yana, canlılığını korumaya devam ediyor ve ivme kazanıyor.
Kriz, büyük dengesizlikler, resesyon ve durgunluk göstergeleri, artan enflasyon ve işsizlik, büyüyen bir gayriresmi sektör ve artan bir kitlesel yoksullaşma ülkedeki mevcut ekonomik duruma damgasını vuran şeyler. Aynı zamanda, sermaye kaçışı devam ettiği gibi, dış ticaret sorunları, devalüasyon ve kötüleşen ticaret koşulları, faiz oranlarının artmasına, uluslararası rezervlerin düşmesine ve sanayide kredi kısıtlamalarına yol açıyor.
NARKO-TRAFİĞİN GİZLENEMEYEN ROLÜ
Narko-trafiğin ülke ekonomisi üzerindeki sosyoekonomik, politik ve askeri etkileri ile uluslararası arenadaki etkileri çok derin oldu. Kolombiya, askeri olmanın yanında, ‘narkotikleşmiş’ ve çürümüş bir ekonomi olmaya devam ediyor. Bu durum, uluslararası iş dünyasını etkiliyor ve Amerikan işgali için bahane yaratıyor. Narko-trafik mafyasının gelirleri bilinmemekle beraber, yılda 5-10 milyar dolar dolayında olduğu tahmin ediliyor.
Böylesine büyük miktarlar sözkonusuyken, kongre üyelerinden, yüksek rütbeli askerlerden, üst düzey devlet yetkililerinden ve işadamlarından oluşan bir grubun sahte anlaşmalarla, uyuşturucu kartelleriyle yakın ilişki içinde olması ve bunların kuyruğundan sıçrayan çamurların Devlet Başkanı Samper’i ve seçim kampanyasını kirletmesi şaşırtıcı değil. Aynı şekilde Amerikalı büyük işadamlarının bu pazarı denetim altına almak istemeleri de şaşırtıcı değil. Kirli devlet çevrelerinin ve geleneksel partilerin yürütmesi mümkün olmayan yolsuzluğa karşı mücadelenin, demokratik bir bayrak haline gelmiş olmasının nedeni de budur.
Kolombiya’da uyuşturucu kartellerinin oluşumu, ülkenin bütün ekonomik alanlarında işleyen büyük finans kuruluşlarına benzer yapıların kurulduğu kanlı bir süreçte gerçekleşti. Bunlar, kendi pazarlarını ellerinde tutmak ya da büyütmek için hâlâ birbirleriyle mücadele halindeler. Çetelerin parası, ekonomik sektörlere oksijen pompalayarak krizin yumuşatılmasına yardım etti; ama aynı zamanda bu, sektörler arasındaki dengesizliği büyütüp yüksek spekülasyon unsurlarını teşvik ederek hayat pahalılığının büyük ölçüde artmasına neden oldu. Uyuşturucu kartellerinin, sermayelerini yasallaştırmak için kurdukları karmaşık ağlar, politik ve askeri kararlar ve medya üzerinde oluşturdukları büyük etki, gençlik üzerinde özellikle durarak, halkın değerlerini ve davranışlarını deforme ediyor. Bu karteller kendi hizmetlerinde, ordu ve polis ile işbirliği içinde çalışan ve silahlı çeteler ya da paramiliter gruplar şeklinde örgütlenmiş özel ordular yarattılar.
ABD emperyalizmi, halklara karşı saldırganlığına meşru temeller yaratmak ve ulusal egemenliği ayaklar altına almak için ısrarlı bir şekilde uyuşturucuya karşı savaş argümanını kullanıyor. Böylesine bir kullanım, Amerikan karşı ayaklanmacı stratejinin bir parçasıdır. Öte yandan burjuvazi de, kirli savaşını yürütmede, devrimci ve demokrat hareketi, sendikaları ve sendika liderlerini yok etmede mafyanın ofislerini kullanıyor. Bu arada ABD hükümeti, kendi çetelerinin ve bankalarının, mafyanın muazzam sermayesinin aklanmasında temel araçlar olarak kullanılmasına izin veriyor.
Uyuşturucunun üretimi, işlenmesi ve pazarlanması, bu alandaki diğer yasadışı faaliyetlerle birlikte, ilginç dağıtım ve satış koşullarına bağlı olarak süper kârlar yaratıyor. Ana pazar olan ABD’de talep, durmaksızın artmaya devam ediyor. Kolombiyalı çete kartelleri, kokain ve haşhaş üretimini ve aynı zamanda bunların işlenmesi ve pazarlanmasını kapsayan büyük bir mevzi kazandı.
Emperyalizmin uyuşturucuya karşı savaşının bir parçası olan üretime ve glifosfat gibi zehirli maddelerle dezenfekteye karşı savaşı; ürünlerin ayrım yapılmadan imhasını, bunları yetiştiren köylülere zulmü ve şu ya da bu şekilde narko-trafik faaliyetine karışmış ülkelerin damgalanmasını içeren baskıcı yanlarını ortaya çıkarıyor. Fakat bunu yaparken, kendi ülkesinde sürekli artan talebi ve uyuşturucu bağımlılığını yaratan ve körükleyen sosyal nedenleri ve sorunları görmezden geliyor.
HÜKÜMETLER ARASINDAKİ NÜANSLAR
Temel neoliberal uygulamalar Ernesto Samper Hükümeti ile gündeme girdi. Önceki hükümetlerinki ile karşılaştırıldığında yapılan değişiklikler bir dönüm noktası teşkil etmiyor. Bu değişiklikler neoliberalizmin açık sınırlılıklarının, krizin esnekliklerinin, toplumsal hoşnutsuzluğu kapsama ihtiyacının ve globalleşme adı verilen süreçte emperyalist düzenlemelerle, çokuluslu şirketler arası çekişmelerin zorunlu kıldığı değişikliklerdir.
Mevcut yönetimin bazı burjuva kesimleri ile olan nüans ve çelişkileri, kendisini geçmiş hükümetlerden ve ABD’den mesafeli tutma girişimleri, Samper ve danışmanlarının yeni-yapılanmacı konseptlerine ve Clinton’ın uyuşturucuya karşı politikaları ele alış şekline dayalıdır. Fakat bunlar arasında, temel bir monetarist ve halk karşıtı birlik vardır.
Samper’in yeni-yapılanmacı stratejisi üç unsura dayanıyor: Sosyal Pakt, Sosyal Dayanışma Ağı ve ayaklanmacılarla diyaloğa oturma sözü. Bütün bunlarla Samper, Dünya Bankası aracılığıyla ve BM Latin Amerika Ekonomik Komisyonu (CEPAL)’nda yapılan değişiklikle, emperyalistlerin karşı ayaklanmacı yönelimlerini uyarlamaya çalışıyor. Bu yönelim, yoksulluğa karşı saldırıyı, devletin güvenliği ve rejimin devamı için yaşamsal önem taşıyan politik bir sorun olarak ele alıyor. Samper bu yolla, neoliberal tedbirlerin sertliğini yumuşatmaya çalışıyor.
Neoliberalizm, ekonomiyi, içinde bulunduğu durgunluktan kurtaramamıştır. Tersine, sorunlar derinleşiyor ve halkın hoşnutsuzluk kaynağı olmaya devam ediyor. Halk daha da yoksullaşıyor ve zenginle fakir arasındaki uçurum daha da büyüyor. Bugün emperyalizme bağımlılık daha güçlü; yabancı tekellerin ülke ekonomisine nüfuzu daha fazla ve finans gruplarının gücü daha artmış durumda. Ekonominin yapısal deformasyonu ve geriliği, neoliberalizm ile daha da fazlalaşmıştır. Devletin baskıcı uygulamaları ve güvenlik harcamaları artarken, özelleştirme süreci devam ediyor ve kamu hizmetleri özel sektöre devredildikçe bu alandaki yatırımlar azalıyor.
Yağma, yoksulluk ve hoşnutsuzsuzluğun yaygınlaştığı, sistemin doğasında olan kriz ve dengesizlik unsurlarının derinleştiği, militarizm ve savaş kışkırtıcılığının bu ‘demokratik’ devletin ve rejimin temellerini daha da sarstığı koşullarda, hakim sınıfların kendi iktidarlarını devam ettirmesi kolay bir iş değil. Bu nedenle hakim sınıflar, ekonomik alanda neoliberal politikaların utangaç bir şekilde ve yeni-yapılanmacı bir maske altında devamı, sosyal ve politik alanda ise bir taraftan baskının artması, öte taraftan Sosyal Pakt’a özel bir vurgu anlamına gelen bazı değişiklikler yapma zorunluluğu duyuyorlar.
Milli İstatistik Bürosu (DANE)’nun resmi rakamlarına göre Kolombiya’da yoksulluk sınırı altında yaşayan nüfusun oranı yüzde 60’a ulaşmış durumda. Buna karşılık yüzde 10’luk en zengin kesim, milli gelirin yüzde 45’ini alıyor. Çalışma koşulları giderek kötüleşiyor ve yeterli iş yaratma konusundaki mevcut kronik yeteneksizlik nedeniyle işsizlik oranı sürekli artıyor. Resmi rakamlara göre, açık işsizlik oranı yüzde 10’dur; fakat gayriresmi istihdam rakamları, işçilerin yüzde 60’ının bu sektörde çalıştığını gösteriyor. Rejim, enflasyon oranını yüzde 22’nin altına çekemedi. Mevcut politik durum, ekonominin çeşitli alanlarında, burjuvaziye büyük bir kaygı veren ciddi geri tepmeler yaşamaya başladı.
Sosyal demokrasinin eşliğinde, devlet başkanının da dahil olduğu bazı kesimlerin neoliberalizm ile aralarına mesafe koyması ve yoksulluğa karşı mücadele bayrağını taşıyor görüntüleri, propagandadan öteye gitmeyen, güvenlik güçleri ve iktidar tarafından belirlenen ve halkın hoşnutsuzluk ve mücadelesini susturmaya yönelik girişimlerdir.
GERÇEK BİR HALK DEMOKRASİSİ İÇİN
Kolombiya’daki mevcut rejim, resmi olarak liberal demokratik bir rejim olarak sunulsa da aslında, artan ölçüde militarist bir görünüm taşıyan ve halkın gerçek katılımını inkar ederek faşizme doğru genel bir eğilim gösteren otoriter, oligarşik ve imparatorlukvari bir başkanlık sistemidir.
Kolombiya demokrasisi maddi destekten yoksun olduğu, yaşama ve çalışma hakkını inkara devam ettiği ve devletin gerici güçlerini koruduğu sürece, yeni anayasada belirtilen katılımcı demokrasi, boş bir konsept olmanın ötesine gidemeyecektir. Ekonomik yaşamda gerçek bir demokrasi olmaksızın, burjuva demokrasisi soyut bir demokrasi olmaya devam edecek, biçim değiştirdiği halde özünde bir değişiklik olmayacak ve kitlelerin direnişini ve mücadelesini kırmada bir aldatmaca olarak kullanılacaktır.
Tüm bu nedenlerden dolayı, demokratik reformlar gerçekleştirmenin ötesine giden ve birleşik bir ordu projesini kurma ve geliştirme yönündeki Marksist-Leninist sözü destekleyen devrimci şiddet kullanımı tamamen meşrudur. Ülkemizde bunun gerçekleştirilmesi, her alanda Halk Kurtuluş Ordusu’nun güçlendirilmesinden geçmektedir. Bu amaçla kurulmuş gerilla ordularının yanında, milisler gibi değişik biçimlerde kitlelerin silahlı örgütleri vardır.
Partimizin 14. Kongresi de, özellikle burjuvazinin Amerikan sağının sert saldırıları nedeniyle, bazı kesimleri arasındaki nüanslara bakmaksızın, ulusal egemenliği savunma görevini her geçen gün daha çok göz ardı ettiği ve emperyalizm ile işbirlikçi bir tutum sergilediği koşullarda, derin stratejik transformasyon projeleri ile taktik alanda demokratik ve antiemperyalist mücadeleyi geliştirme ve güvence altına almaya yönelik çalışma yürütme kararı almıştır.
Sosyalist devrim yolunda demokratik ve ulusal devrimci hedefler için yürütülen mücadelenin önderliği proletaryaya aittir. Bu da, toplumun en geniş kesimlerini kucaklayan taktik bir demokratik hareketin önemini ortaya koyar. Bu hareket; emperyalizme, yozlaşmış burjuvaziye, iktidardaki hükümete ve sağcı güçlerin faşist hak iddialarına karşı bir harekettir. Bu hareket, kriz karşısında alternatif sunabilen ve halkçı ve egemen bir hükümet önerisini ortaya koyabilen demokratik bir harekettir.
KOLOMBİYA KOMÜNİST PARTİSİ / MARKSİST-LENİNİST (PCC/M-L)

MEKSİKA

SERBEST TİCARET ANLAŞMASI’NIN VE NEOLİBERALİZMİN PENÇESİNDE


Marksist-Leninistler için mevcut durumun teorik analizinin yapılması, burjuva entelektüelleri arasında ya da üniversite çevrelerinde moda olduğu gibi ampirik, pozitivist bilgiler vermek ve görünüşte tarafsız bir şema oluturmak üzere entelektüel bir ‘araştırma’ yapmak anlamına gelmez. Marksist-Leninist teori, doğası gereği ve burjuva toplumunun radikal bir eleştirisi üzerinde yükseldiğinden, geleneksel burjuva düşüncesinin bütün biçimleriyle kendi arasında bir çizgi çeker. Bu, gereksiz teorik farklılıklardan değil, komünist teorinin kendine ait perspektifleri ve devrimci içeriğinden dolayı böyledir.
Marksist-Leninistlerin teorik faaliyeti, onu yürütenin boş duygularının tatminini amaçlayan kapalı kapılar ardındaki bir araştırmaya indirgenemez. Aksine; komünistlerin teorik çalışması, işçi sınıfına bir katkıdır. Onun kurtuluş yolunu aydınlatır ve sadece komünistlere de değil, devrimci harekete aittir.
Maddi temeller üzerine oturmayan, pratiği ve komünizmin zorunluluğunu yansıtmayan, yani komünist devrim önündeki engellerin aşılmasına katkıda bulunacak sorunları ele almayan bir teorik çalışma, kaçınılmaz olarak kapitalist ilişkilerin yeniden üretilmesi çerçevesinde kalacak ve onun yıkılmasına yardımcı olmayacaktır. Bu; sistemi değiştirme perspektifine sahip olmayan, şu veya bu şekilde onun nimetlerinden faydalanan küçük burjuva ve üniversite aydın çevrelerinin ve sınıf mücadelesinin gelişimi üzerine mükemmel tahliller yapan ‘marxolog’ların tutumudur.
Marx, kendisinin en büyük katkısının bu noktada olmadığını, çünkü kendisinden önce değişik burjuva aydınlarının sınıf mücadelesini keşfettiğini ve üzerine tahliller yaptıklarını belirtir. Onun en büyük katkısı; kapitalist toplumun tahlilinden kalkarak, proletaryanın devrimci diktatörlüğünün tarihsel zorunluluğunu ortaya koymuş olmaktır.
“Benim yeni yaptığım şey şunlardan ibarettir:
1- Sınıfların varlığının sadece gelişmenin belirli tarihsel aşamalarına bağlı olduğunu,
2- Sınıflar mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götüreceğini,
3- Bu diktatörlüğün, bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma doğru gidişte bir geçiş dönemi olduğunu göstermektir.” (Marx, “Weydemeyer’e Mektup, 5 Mart 1852”).

‘Marxolog’lar ve burjuva teorisyenleri, aktüel gerçeğin ‘derin’ bir açıklamasını yapabilirler. Fakat biz; komünist teorisyen ile, ‘eleştirel’ bir inceleme gerçekleştirenler arasında net bir ayırım yapmalıyız. ‘Marxolog’ ve ‘eleştirmen’ler sermayenin gelişimini izah edebilir ve günlük olarak liberal gazete köşelerinde, insani bazı kuruluşların yaptırdıkları anketlerde ortaya konan kapitalizmin bazı olumsuzluklarından şikayetçi olabilirler. Fakat kapitalizmin çelişkilerinden bahsetmek ve onlardan şikayetçi olmak, kendi başına devrimci bir tutum değildir.
Marksizm-Leninizm ruhu ile kitabi olanı birbirine karıştırmak, Marksist-Leninist teorinin asıl dayanağının devrimci perspektif ve burjuva toplumunun teorik ve pratik olarak toptan eleştirisi olduğunu unutmak demektir. Sadece biçimsel ve skolastik tarzda itiraz yetmez, komünizm için mücadele etmek gerekir. Komünizmin tarihsel zorunluluğu kabul edilse bile, asıl olan, Marksist-Leninist teorinin pratik neticeleridir. Soyut ve biçimsel bir itiraz yetmez, işçi sınıfının partisinin inşası ve sosyalist devrim için mücadele gereklidir. Bu ise; otomobil üretir gibi kitap üreten burjuva entelektüellerinin ve ‘marxolog’ların yaptığı gibi kapalı kapılar ardında, odalarda, salonlarda, kahve köşelerinde yapılacak iş değildir.
Marksist-Leninist teori; bütün burjuva dogmaları, mitleri ve idolleri tahlil ederek, eleştirerek ve deşifre ederek devirir. Marksist-Leninist teori, komünist militanın pratiği ile kopmazcasına birbirine bağlıdır. Marx, Engels, Lenin, Stalin devrimci pratikten hareketle ve ondan söz ederek, işçi sınıfı ve partisinden ayrı ele alınamayacak sorunlardan bahsederek, önemli teorik sonuçlara varmışlardır. “Devrimci pratiğe bağlanmayan teori amaçsız kalmış demektir. Yolu, devrimci teori tarafından aydınlatılmayan pratiğin kör olduğu gibi.” (J. Stalin, “Leninizmin Sorunları”).
Meksika Komünist Partisi (Marksist-Leninist)’nin 17. kuruluş yıldönümü vesilesiyle kaleme alınmış olan bu metin; sosyalist devrim yolunda ilerlemek için bugünkü aşamada partinin görevlerini planlamayı ve güncel gerçeğin tahliline bir katkı yapmayı hedeflemektedir.
-I-
Marksist-Leninist teorik bakış açısına göre kapitalizm, birbirini izleyen ‘refah’ ve çözülme, çürüme periyotları şeklinde çelişkili bir gelişme göstermektedir. Bu değişik periyotlar, üretimi katlama ve sermayeyi artırma zorunluluğunun ürünleri ve aynı zamanda da üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çatışmanın sonuçlarıdır. Burjuvazinin kâr oranlarını koruma bakımından daha fazla zorluklarla karşılaştığını gözlemliyoruz. Marx, kapitalizmin sürekli krizlerinin “geçici ve şiddete dayalı çözümler olduğunu, mevcut çatışmaların bozulan dengeyi bir süre için yeniden tesis eden şiddetli çıkışlar” (Marx, “Kapital”, cilt 3, s.247) olduğuna işaret etmekteydi. Fakat kapitalizmin gelişmesi, özellikle emperyalizm aşaması, krizleri daha uzun süreli, daha derin ve krizin yükünü taşıyan işçi ve emekçiler için daha olumsuz sonuçlar doğurdu. Felaket (ağır kriz) ve refah dönemleri arasındaki periyot giderek kısaldı ve dünya ekonomisi üzerindeki aşırı üretim tehdidi daha da somutlaştı.
-II-

Kapitalizm dünya çapında, ancak iki savaş arası dönemle ve büyük depresyonla karşılaştırılabilecek denli bir ekonomik kriz döneminden geçmektedir.
Savaş sonrası dönemin hızlı gelişme aşmasından sonra, bu ekonomik kriz ’70’li yılların ortalarından bu yana, özellikle de 1990’dan bu yana derinleşiyor ve bizzat büyük emperyalist güçleri de vuruyor. ABD, Japonya, Almanya ve tabii ki Yankee emperyalizmine özellikle bağlı Meksika gibi ülkeler de dünyayı sarsan ekonomik sorunlardan azade değiller.
Bugünkü dünya ekonomik krizinin karakteristiklerinden birisi, üretimin yeniden yapılandırılmasıdır. Üretici güçlerin gelişmesi, kapitalizmin gelişiminde önemli bir rol oynayan otomobil, elektronik, tekstil, demir-çelik, petrol vb. gibi sanayi dallarında bir durgunluğa ve hatta gerilemeye yol açarken; robotik, biyoteknoloji, telamatik, bilgisayar vb. ‘yeni’ sanayi dallarında bir gelişme ve ilerlemeyi de birlikte getirdi. Bu süreç, burjuvazi saflarında, hegemonya ve pazarlar için eşi görülmedik mücadeleleri de (askeri alan da dahil olmak üzere) gündeme getirdi.
Bugünkü ekonomik krizin bir başka özelliği ise, geçmişte emperyalist ülkeler yeni sömürgelere yatırım yapar ve sermaye yatırdıkları ülkelerdeki talebi karşılamak üzere üretim yaparken, şimdiki eğilim sermayeyi ‘globalleştirmek’, sadece mal üretiminin bazı bölümlerini, çoğu durumda emperyalist ülke pazarlarına yönelik olanını ‘ihraç’ etmektir. Böylece yeni sömürgeci ilişkiler derinleşmektedir. Buna, işçi sınıfının kanını emen, spekülasyona başvurarak ve bağımlı ülkelerin ekonomilerini yağmalayarak, silah sanayiini ve uyuşturucu ticaretini geliştirerek kârlarını başdöndürücü bir hızla artıran mali sermaye örneğinde olduğu gibi, asalak sermayenin hegemonyacı yayılmasını da eklersek, dünya çapındaki mevcut krizin boyutları hakkında bir fikir sahibi olabiliriz. Meksika’da kriz, kendine has bazı özellikler taşımakla birlikte, hiçbir modern felsefecinin durduramayacağı gelecekteki proleter devrimlere ebelik yapan, emperyalist aşamada sermayenin genel krizi eğiliminden ayrı olarak ele alınamaz.
-III-

Meksika’da, kapitalizmin emperyalizm aşamasına özgü bütün karakteristikleri gelişmiş bulunuyor: İşçi sınıfı ve emekçi halk; sömürü, baskı altında ve sefalet içerisinde iken, üretimin ve sermayenin bir avuç burjuva tarafından denetlenmesi.
Sanayiyi, tarımı ve hizmetleri denetleyen büyük mali gruplar ortaya çıktı. 1995’teki ekonomik krizden yararlanan, aslan payını koparan büyük oligarşiydi. Bir avuç burjuva ile ezilen ve sömürülen geniş kitleler arasındaki uçurum daha açık çizgilerle ortaya çıktı. Sermayenin, gerçekte (emperyalistlerle işbirliği halinde) ülkeye hükmeden birkaç elde nasıl toplandığını, Serbest Ticaret Anlaşması’nın kimlerin çıkarı için imzalandığını daha net görebiliyoruz. Uygulanmakta olan neoliberal politikanın ve yüksek kâr oranlarının tehlikeye düşmemesi için anayasa değiştirildi (3., 27. vb. maddeler), kurumlar yeniden düzenlendi (milli güvenlik koordinasonu), EZLN, askeri tasfiye girişiminin hedefi durumuna getirildi, demokratik sendikacılığa darbeler vuruldu, şehirlerdeki halk hareketi ve köylü hareketi baskı altına alındı. Sermayenin merkezileşmesi süreci o kadar hızlandırıldı ki, Salinas ve Gortari yönetimleri döneminde Latin Amerika’nın en güçlü ve dünyanın ABD, Japonya ve Almanya’dan sonra dördüncü büyük gücü olacak melez bir mültimilyarder burjuvazi ortaya çıktı.
Ülke 100 milyon dolardan fazla servet sahibi olanların sayısı
ABD 108
Almanya 46
Japonya 35
Meksika 24
“Proceso” dergisinin 817. sayısında yayınlanan bilgiler temel alınmıştır.
19 Aralık 1994’teki son devalüasyondan sonra süper milyonerlerin sayısı azaldı. Bu durum, yukarıda izah edilen eğilimi yalanlayan bir gelişme değil. Salinas’ın gölgesinde ortaya çıkan 24 oligarktan bugün 10 tanesi dünyanın en zenginleri listesinde yer almaya devam ediyor.
1- CARSO Y TELMEX grubundan Carlos Slim
2- TELEVISA’dan Emilio Azcarraga Milmo
3- CIFRA grubundan Jerenimo Arango Arias
4- CEMEX’ten Lorenzo Zembrano
5- IUSACEL’den Alejo Peralta
6- PENOLES’ten Alberto Bailleres
7- ALFA’dan Alfonso Romo Garza
8- ALFA’dan Bernardo Garzo Sada
9- MODELDO’dan Pablo Aramburzabala Ocaraney
10- MEXICO grubundan Jorge Larrea Ortega.
Meksika ekonomisi genel olarak yerli ve yabancı büyük tekellerin ritmine göre hareket etmektedir ve bu da, kapitalizmin emperyalist aşamasına has özelliklerden biridir. Meksika oligarşisisinin büyük tekelleri son yıllarda, üretimlerini ve kârlarını artırmak ve kriz nedeniyle iç tüketimin azalmasından doğan boşluğu doldurmak için Latin Amerika pazarına açıldı. Meksika burjuvazisinin büyük tekelleri ve sermayesi bugün, Latin Amerika pazarları için başka ülkelerin burjuvazileriyle amansız bir mücadeleye girmiştir.
Örnek:
1. Bimbo: Bu tekel Arjantin, Şili, Kosta Rika, Guatemala, Salvador ve Venezuela’da çeşitli sanayi dallarında faaliyet yürütüyor ve bu bölgede 200 milyon dolarlık yeni yatırım yapma planı var. Son dönemlerde Şili’de yeni bir 25 milyon dolarlık yatırım yaptı. Bimbo, Meksika pazarının yüzde 86’sını elinde tutuyor. Baird of Texas gibi Amerikan firmaları ile ortaklık kurmuş bulunuyor.
2- Dina: Bütün Latin Amerika’da Uno’nun montajı ve bayiliğini yapmaya başlayacak. Dina, İtalyan tekeli ile ortaklaşa kurulacak yeni işletmenin yüzde 65’lik payına sahip olacak (300 milyon dolar). Arjantin’de kamyon ve otobüs üretecek bir fabrika projesi bu yıl tamamlanacak.
3- Cementos Mexicanos (CEMEX): Venezuela Vendemos firmasının hisselerinin yüzde 60’ını elinde bulunduruyor. Yılda 330 bin ton kapasiteli bir devlet işletmesinin 10.7 milyon dolara satın alınması için Nikaragua hükümeti ile anlaşma yaptı.
4- Maseca: Dışarıya mısır unu ve tortilla satıyor. Meksika’daki satışları sadece yüzde 5,4 oranında artarken, Latin Amerika’ya yaptığı satışlar tam yüzde 64 oranında arttı.
5- Fomento Economico Mexicano (FEMSA): Eylül 1994’te Coca-Cola’nın Arjantin’deki işletmesinde şişeleme bölümünün yüzde 51’ini ele geçirdi (100 milyon dolar). Böylelikle bu pazarın geleceği hakkında karar sahibi olabilecek kadar etkinlik kurmuş oldu.
6- SITUR Grubu: Kosta Rika’da, Dominik Cumhuriyeti’nde ve diğer Orta Amerika ülkelerinde oteller zinciri oluşturacak.
7- Bufete Industrial: Şili ve Ekvador’da yatırımları var. Bu yatırımlardan elde ettiği gelirler, yılın ilk üç ayındaki toplam ciro içerisinde yüzde 41,9’u teşkil ediyor. Kosta Rika ve Nikaragua’da pazar kapma peşinde.
Görüldüğü gibi Meksika’nın güçlü bir ulusal burjuvazisi var. Arz ve talebin ‘serbest pazarı’ düzenlediği yönündeki masal, tam bir gevezeliktir. “500 büyük firma, ulusal ekonomik aktivite içerisindeki ücretlilerin yüzde 13’ünü, büyük işletmeler içerisindeki 337 firma ise yüzde 30’unu istihdam ediyor. Ekonomik konsantrasyon (yoğunlaşma) ileri düzeylerde gerçekleşiyor.
Örneğin, otomobil sektöründeki 1.044 işletmeden 6 tanesi bu sektörde çalışanların yüzde 62’sini, demir-çelik sektöründeki 133 işletmeden 10’u bu sektörde çalışanların yüzde 42’sini, tütün sektöründeki 55 işletmeden 2’si çalışanların yüzde 44’ünü, ulaşım ve komünikasyon sektöründeki 16.227 işletmeden 7’si çalışanların yüzde 54’ünü bağrında topluyor. Bazı tekellerin kendi sektörlerindeki ağırlıkları ise daha nettir. General Motors, Meksika Devlet Demir Yolları vb. bunlardan bazılarıdır.” (“Le Quotidien” dergisi, sayı 59, sayfa 42-44, Aralık 1993).
Serbest Ticaret Anlaşması’ndan aslan payını kapacak olanlar mali sermaye, büyük tekeller ve Amerikan emperyalizmidir. Meksika’nın toplam ithalatının yüzde 71-83’lük bölümü ABD’den yapılıyor. Ülkeden yapılan toplam ihracatın yüzde 70’ini ise 300 işletme gerçekleştiriyor (CEMEX hariç tutulursa). Meksika’nın giderek daha fazla mamul madde ihraç etmesi, bir zafer edasıyla sunuluyor. Ama öte yandan sermayenin yeniden yapılanması sürecinde ülke, büyük bir ’maquiladora‘ya (Meksika‘ya yerleşen ve dış pazar için üretim yapan yabancı işletmelere bu ad veriliyor) dönüşmektedir. Meksika’nın mamul madde ihracı 1988’de yüzde 16 iken 1992’de yüzde 12’ye düştü. Maquiladora’ların ihracı ise yılda ortalama yüzde 10 oranında artarak son üç yılda 15’ten 20 milyon dolara yükseldi. Bu tip işletmelerin çalıştırdığı işçi sayısı da 1995’in ilk üç aylık döneminde yüzde 10,1 oranında arttı. Bu durum, ekonominin üretici sektörlerinde işsizliğin artmasına, krizin derinleşmesine katkıda bulunuyor. Burjuvazinin bizzat kendisinin de kabul ettiği gibi üretim sektörlerinin yüzde 60’ı gerileme (resesyon) içinde bulunuyor. İşletmelerin sadece yüzde 30’u ’94’teki büyük fırtınayı atlatabildi.
Burjuva hükümeti maquiladora sistemine büyük bir ağırlık veriyor. Aslında bu sistem, yeni sömürgeci süreci daha da derinleştiren, ülke ekonomisini başta ABD ve Japon tekelleri olmak üzere büyük tekellerin hizmetine daha fazla sunan bir sistemdir. Maquiladora’lar vasıtasıyla başta kadın ve çocuklar olmak üzere işgücünün sömürüsü oranları daha da artmakta, işçi sınıfı saflarında bölünme kışkırtılmakta, teknoloji transferi yapılmadığı gibi, bütün artı-değer, emperyalist burjuvazinin kasalarına akmaktadır.
Yukarıdaki tabloda da görüleceği gibi, son yıllarda gerçekleştirilen özelleştirmelerin hepsi de büyük sermayenin çıkarları için gerçekleştirilmiştir. Devlet tarafından satışa çıkarılan işletmelerin yüzde 20’si uluslararası büyük sermayeye peşkeş çekildi.
Bu iki tablo, liberal aydınların ve sosyal demokratların iddia ettiklerinin aksine, burjuva devletinin ekonomideki rolünün kaybolmadığını, ama iç ve dış pazarın büyük mali sermaye ve tekeller yararına yeniden düzenlenmesini garantileyen başka biçimler aldığını göstermektedir. Böylece Meksika burjuva devleti, neoliberal projeleri ve özelleştirmeleri karşısındaki bütün muhalefete rağmen, sermayenin kârlarını garantiye alma rolünü oynamaya devam ediyor.
Sermayenin birikimi ve ekonomik krizin bu koşullarında, egemen sınıfın bir kesimi (‘milli’ denen burjuvazi), emperyalizm ve mali burjuvazi tarafından ekonomik ve politik iktidardan uzaklaştırıldı. Sadece 1982-1993 yılları arasında 400 bin küçük işletme kapandı. 1.113 tekstil firmasından geriye, bugün sadece 157 tanesi kaldı. Yani 956’sı son yıllarda kapandı.
Meksika İşçi Konfederasyonu (CTM) tarafından yayınlanan istatistiklere göre, küçük ve orta büyüklükte 500 ayakkabı fabrikası iflas etti. Milli burjuvazi ’80’lerden itibaren, geçmişte yararlandığı ekonomik iktidardan giderek uzaklaştırıldı. Bugün milli burjuvazinin politik temsilcileri olan PRD ile revizyonist ve Troçkist akımlar bu nedenledir ki, anayasanın —mevcut anayasal çerçevede— yeniden düzenlenmesini talep ediyorlar. PRD tarafından önerilen ‘milli selamet hükümeti’ ve ‘milli demokratik konvansiyon’da ortaya atılan program, iktidarın egemenlerle paylaşılması talebi üzerinde yükseliyor. Liberal ideologlar tarafından yaygınlaştırılan bir başka mit ise, yabancı yatırımların sanayileşme ve yeni iş alanlarının yaratılması için zorunlu olduğu yönündedir.
Gerçekler ise tam tersini kanıtlıyor. Üstelik yabancı yatırımlar, üretici sektörlere değil, daha fazla kâr sağlayan mali spekülasyon alanına yapıldı. 1993’te devletin sunduğu yüksek faiz oranlarından faydalanmak üzere ülkeye giren milyonlarca dolar, mevcut mali krizi teşvik etti. Yine de dolaysız yatırımlar önemli bir rant kaynağı olmaya devam etti. Meksika derin bir ekonomik kriz içinde olmasına rağmen, ülkede faaliyet yürüten yabancı sermayeli firmaların dışarıya transfer ettikleri kâr, 1995’in ilk üç aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 15 artarak 352,8 milyon dolara yükseldi. Krizden yararlanan asıl gücün, yerli ve yabancı büyük sermaye olduğu açıkça görülüyor. 1995 yılı için 30 milyar dolarlık bir açık öngörülüyor. Aşağıdaki tabloda da görüldüğü gibi ödemeler dengesi açıkları başdöndürücü bir hızla artıyor. Burada Meksika firmalarının düşük teknoloji düzeyi gündeme gelmektedir. Meksika imalat sanayi, Ocak-Kasım 1994 döneminde dışarıyla ticari ilişkide 28 milyon dolarlık açık verdi. Bu miktar, ülkenin aynı dönemindeki toplam ödemeler dengesi açığından daha fazladır.
INEGI’ye göre bu aynı dönemde, ülke GSMH’sinin dörtte birini yaratan imalat sanayi sektörü, dışarıya 22 milyar dolarlık ürün sattı. Ama karşılığında 50 milyar dolarlık makine ve donanım satın aldı. 28 milyar dolarlık bu açık, dışarıya satılan her bir dolarlık mal karşılığında dışarıdan 2.27 dolarlık malzeme alındığını gösteriyor. Maquiladora sistemi burjuvazi için kârlı bir ticarettir. Meksika’da sanayide kullanılan hammaddelerin sadece yüzde 1.5’i ülkede çıkarılan hammaddelerdir.
Öte yandan ‘Chicago boys‘ların neoliberal teorilerine göre, krizden çıkmak için enflasyonu düşürmek, kamu borçlarını azaltmak, ücretleri frenlemek ve GSMH’yi artırmak gerekmektedir. Enflasyonu düşürme ve ücretleri sınırlama konusunda başarılı olduklarını belirtmek gerekir. Bu da, işçi sınıfının tepesinde, sendika bürokratlarıyla yapılan paktlarla kotarılmıştır. Öte yandan kamu yatırımları büyük ölçüde düşmüş, 1981’deki yüzde 10.3 seviyesinden 1993’te yüzde 4.3’e gerilemiştir. Canlı emeğin yaşaması, işgücünün yeniden üretimi için burjuvazinin yaptığı yatırım en asgari seviyesine düşmüştür. Madalyonun öbür yüzü ise, halkın artan hoşnutsuzluğunu bastırmak için burjuva devletin militarist yapısının mükemmelleştirilmesidir. Savunma bütçesi sadece 1995 yılında ’94’e göre yüzde 14.13 oranında artırıldı. Devletin bu bölümü geçen yıl 11.183,4 milyon peso yuttu. Bu yıl ordu ve polis için 12.764,4 milyon peso ayrılması programlanmış bulunuyor.
Carlos Salinas Gortari ve ekibi, GSMH’deki muhtemel bir artış üzerine yalan söylüyor. Zira, genel olarak işçi ve emekçilerin yaşam düzeylerindeki büyük gerileme ve aşırı sömürüye rağmen düzenli bir yükseliş sözkonusu değildir. 1990’da bir gerileme, ’94’te ise hafif bir artış gözlendi. Buna rağmen yine de 1990 seviyesine bile ulaşılabilmiş değildir.
Ernesto Zedillo’nun işbaşına gelmesinden bu yana, derinleşen ekonomik krizin bir mali krizi de provoke etmesi dışında ekonomik panoramada önemli bir değişiklik olmadı. Büyük balıkların kârla sıyrıldıkları 20 Aralık ’94’teki devalüasyon ve 21 Aralık’taki borsa krizinden itibaren burjuvazi, riske girmemeye çalışıyor. İleri sürdüğü ‘vatansever değerler’e rağmen, istikrarsızlık sinyallerini alır almaz, sermayesi ile birlikte dışarı kaçmayı yeğliyor.
Burjuvazinin tanıdığı ve değer verdiği tek vatan, kârlarıdır. Sadece Ekim-Aralık 1994 tarihleri arasında Meksika’dan 10.107,6 milyar dolarlık sermaye dışarıya transfer edildi. Buna, devalüasyon gerekçe gösterilerek mal fiyatlarına yapılan başdöndürücü zamlar da eklendiğinde asgari ücrette yaşanan tahribat daha iyi anlaşılır.
Spekülatif mali sermaye, Meksika’da devlet desteğiyle kendine geniş bir pazar yaratmıştır. Hazine bonolarına verilen yüksek faiz, yerli ve yabancı spekülatörlerin iştahlarını kabartan bir özellik taşıyor. Bir taraftan ülkenin borçları artıyor, diğer taraftan da yine aynı nedenle emperyalizme bağımlılık zinciri daha da sağlamlaştırılmış oluyor.
Burjuva devleti ile mali sermaye arasındaki suç ortaklığı, yüksek faizli hazine bonolarının satışında Ekim-Aralık ’94 döneminde (mali krizin hemen öncesi) görülen büyük artıştan da anlaşılıyor. IMF’nin, Amerikan emperyalizminin, Avrupa ve Japon merkez bankalarının, Uluslararası Ticaret Bankası’nın vb. yapmış olduğu ‘yardımlar’, Jorge Ballestros, Adrian Sada Gonzales, Carlos Gomez (Meksika Bankacılar Birliği Başkan Yardımcısı), Alberto Santos de Hoyos (Nuevo Leon Senatörü) gibi büyük oligarkların elinde kalacaktır. Çünkü “Meksika’yı son on üç yılın en derin krizine sürükleyen ve borçlarını ödeyemez duruma düşüren yerli ve yabancı hazine bonosu sahipleri, bu yıl ellerindeki kağıtları devretmek kaydıyla 91.717 milyon yeni peso’yu ceplerine indirecekler.” (“La Jordana”, 7/2/95).
Hükümet, spekülatif mali pazara tahvil sürmeye devam ediyor. Sadece mart ayında 4.4 milyon yeni peso değerinde ve yüzde 92.5 faiz garantili yeni tahvil, mali oligarşinin kasalarını doldurmak için piyasaya sürüldü. Öte yandan binlerce ufak ve orta çaplı firma, mali sermayeye ödemek zorunda olduğu yüksek faizli borçlar nedeniyle iflas etmiştir. Sözde ‘milli burjuvazi’, emperyalizm ve mali oligarşinin kasalarını doldurmak için piyasaya sürüldü. Öte yandan binlerce ufak ve orta çaplı firma, mali sermayeye ödemek zorunda olduğu yüksek faizli borçlar nedeniyle iflas etmiştir. Sözde ‘milli burjuvazi’, emperyalizm ve mali oligarşi tarafından diz çöktürülmüş durumdadır. Fakat ekonomik kriz; ülkenin içinde bulunduğu aşırı borç yükü, spekülatif yatırımlar vb. etkenlerle daha derinleşse de henüz tümüyle dibe vurmuş değildir. ABD emperyalizmine bağımlılık daha açık bir özellik kazanmıştır. Sözde krizi aşma reçeteleri; limanların, havaalanlarının bile özelleştirilmesinde, CEMEX kârlarının aşırı artışında ve hatta mali sermaye planları için tehlike teşkil eden EZLN ve diğer demokratik hareketlerin askeri saldırı ile ezilmesinde olduğu gibi, harfiyen yerine getirilmektedir.
Özet olarak ulusal ekonomi; sermayenin, başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere emperyalizm ve mali sermayenin elinde yoğunlaşması ile karakterize olan ağır bir kriz döneminden geçmektedir. ‘Ulusal işletmeler’ ve ‘milli burjuvazi’ tasfiye edilmekte, uluslararası tekellerin denetimi ve ödemeler dengesi açıkları artmakta, kamu harcamaları kısıtlanmakta, spekülatif yabancı yatırımlarda bir patlama yaşanmakta, sömürü, yoksulluk, sefalet ve açlık yaygınlaşmakta, işçi sınıfı ve emekçi halkın ölüm fermanı ilan edilmektedir. “Zenginliklerin belli bir kutupta birikmesi, kendi ürününü sermaye olarak üreten sınıfın saflarında da sefalet, aptallaşma ve ahlaki bozulmanın birikmesine yol açar.” (Marx, “Kapital”, cilt 1, s.546-547)
İşte birkaç örnek:
1- UNAM Ekonomi Fakültesi’nin verilerine göre “Meksika’da 1977 yılında nüfusun yüzde 51.9’u (31.528.913 kişi) yoksulluk içinde yaşıyordu. Bu rakam 1989’da yüzde 77.4’e (yani 60.581.562 kişi) yükseldi. Bugün ise Meksika nüfusunun yüzde 91.9’u (yani 77.845.051 kişi) yoksul kategorisindedir. Meksika bugün Latin Amerika’da sadece, nüfusunun yüzde 97’si yoksulluk içindeki Bolivya’dan daha iyidir ve dünyanın da en yoksul ülkelerinden biridir. 1989’da nüfusun yüzde 16.2’si (12.730.734 kişi) aşırı yoksul iken, bu oran 1992’de yüzde 30’a (25.496.682 kişi) yükselmiştir.” (“Analiz Merkezi Verileri”, Nisan 1993).
2- Artı-değer sömürüsü, zorbalığı giderek artırıyor. 1980’de GSYH’nin yüzde 36’sı ücretlilere, yüzde 64’ü burjuvaziye giderken, 1991’de ücretlilerin GSYH’den aldıkları pay, yüzde 22.1’e düşmüştür. Geriye kalanı burjuvazinin ve hükümetin kasasına akmaktadır.
3- Reklamı çokça yapılan eğitimdeki modernleşmeye ve anayasanın 3. maddesinin değiştirilmesine rağmen bugün ülkede hâlâ 16 yaşın üzerindeki 4.2 milyon kişinin okuma-yazması yoktur. 20.2 milyon kişi ilkokulu, 16 milyon kişi ortaokulu bile bitirmemiştir. Öğrencilerin sadece yüzde 54’ü (24.6 milyon kişi) ilkokulu bitirebiliyor. Bilim ve teknoloji için federal bütçeden ayrılan pay, 1980’de GSYH’nin yüzde 0.43’ü iken, 1993’te yüzde 0.38’e düşürülmüştür.
4- Aralık 1988-Aralık 1993 dönemi arasındaki beş yıllık sürede satın alma gücü, yüzde 55 oranında düşmüştür.
5- İşletmelerin tahrip edilmesi, iflasa sürüklenmesi sonucunda bugün çalışabilir nüfusun yüzde 27.8’i işsizdir. 1988-94 yılları arasında sadece 654 bin yeni işyeri açılırken, bu işyerleri için 6 milyon kişi başvurmuştur.
6- İşçi ve emekçiler için 6 milyon lojman açığı var.
7- Proletarya açısından ‘üretkenlik’; çalışma koşullarının kötüleşmesi ve daha fazla çalışmak anlamına geliyor. 13 milyon 192 bin emekçinin haftalık çalışma süreleri 35 saatten 48 saate çıkarıldı. Asgari ücretle 35 saat çalışanların sayısı sadece 3 milyon 464 bin kişidir. Neoliberalizmin ve Serbest Ticaret Anlaşması’nın işçi sınıfına ve emekçi halka sunduğu cennet işte budur.
MEKSİKA KOMÜNİST PARTİSİ (MARKSİST-LENİNİST)

ŞİLİ

DEVLETİN YOZLAŞMASI: BURJUVA MİLLİYETÇİLİĞİNİN “DOĞAL EĞİLİMİ”


DEVLETİN YARADILIŞI
“odern hükümet (devlet) bütün burjuva sınıfın ortak işlerini yürüten bir komiteden başka bir şey değildir" (Komünist Partisi Manifestosu). Devlet, zorunlu bir kurum olarak ortaya çıktığından beri toplumsal emek ürününü gasp ederek, ezilen sınıfın ürettiği artı-değeri sermayeye çeviren sömürücü sınıfın hizmetinde olmuştur. Böylece bir taraftan bu sermayenin işletilmesi, diğer taraftan ise çoğunluğun çıkarlarına aykırı, özel çıkarların korunması zorunluluğu ortaya çıktı ve bir ‘kamu gücü’ olarak örgütlenen ordu da dahil olmak üzere bir dizi kurum yaratıldı. Antikçağ’da henüz toplumsal sınıflara bölünmemiş eski toplulukların (tribus) kendilerini savunmak için benimsedikleri ‘silahlı halk’ın yerini, devlet zorbalığı aldı. Bu zorbalık, Lenin'in "kutsal özel mülkiyetin bekçisi ve kapitalist sistemin temel direği" olarak tanımladığı burjuva ordusunun oluşturulmasına ve sağlamlaştırılmasına neden oldu. Basit bir kabileler konfederasyonunun yönetiminde ve toprağın kolektif mülkiyeti temeline dayanan ilişkilerin yerini, zaman içinde yeni ilişkiler devraldı. Bu, iki temel nedene bağlı olarak gerçekleşti: Birincisi, ‘insanların’ daha doğrusu onların şeflerinin yönetimi, yerini (Engels'in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı eserinde belirttiği gibi), işbölümü ve sosyal sınıflara bölünme olgusuna bıraktı. İkincisi, klanın bazı elemanlarının diğerlerinden daha fazla gelişmesine neden olan mal değiştirme olanaklarının artması oldu. Bu klanlar, özel mülkiyeti kurumlaştırarak, ticari muamelelerden sağlanan kazanç yükseldikçe daha fazla pay talep ediyorlardı. Devletin bu ilk kuruluş girişimi, klan-topluluk ilişkilerini dağıtmayı, klan üyelerini ayrıcalıklı ve ayrıcalıklı olmayanlar olarak ayırmayı ve bu bölünme gereğince de bir klanı diğerine karşı kışkırtmayı gerektirmekteydi.
Sömürücüler; toplumun, toplumsal emek ürününden yararlanma hakkını engellemek için, özel mülkiyetin ürünü olan çürüme ve zorbalıkla ele geçirme yolunu hakim kıldılar. Üçkağıt, şantaj ve ‘haksız mal edinme’, uygarlığın başında kendini gösterdi ve bunlar bugünkü modern burjuva girişimcilerinin doğuşunu hazırladı. Engels; mülkiyetin özel ellerde toplanmasının, her ürünün metaya dönüşmesinin yolunu açtığına dikkat çeker.
Sanayinin, ticaretin ve zenginliğin hızlı gelişmesi, belli bir sınıfın, diğer sınıfların aleyhine olmak üzere bundan kâr elde etmesi, kâr elde eden sınıfın temsilcilerinden oluşan devleti zorunlu kıldı. Gördüğümüz gibi devlet; son tahlilde, egemen sınıfın emrinde olan silahlı güçler aracılığıyla zorla mülk edinme ve çürümüşlükte ortaya çıkıyor.
YOZLAŞMANIN SORUMLUSU EMPERYALİZMDİR
Ezelden beri var olan, zorbalık ve şantaj kullanarak kendisine ait olmayan hizmet ve malları ele geçirme pratiği, kârlara kâr katmak için emperyalizm tarafından devralındı. Lenin'in öğrettiği gibi, kapitalizmin en yüksek ve son aşaması olan emperyalizm, dejenerasyonun da zirvesini teşkil eder. Bu nedenle bu sınıf ve onun faşist, sosyal demokrat ve revizyonist ajanları bu pratiğin dışında ele alınamaz. J. Stalin'in ölümünden sonra bu çürümüş ve yozlaşmış unsurlar SSCB'de iktidarı ele geçererek Stalin'e, sosyalist devlet temeline ve proletarya diktatörlüğüne karşı her türden iftirayı attılar. Aynı şekilde, sosyal demokrat, burjuva devlet yönetiminde bazı mevkiler elde etmek amacıyla yozlaşan Şili'li revizyonistler örneğinde görüldüğü gibi, "halkın silahlı gücü ordu", "Şili'ye has sosyalizm", "barışçı yoldan sosyalizme geçiş" vb. tezler, işbirlikçiliğin zemini olarak kullanıldı.
Bugünkü burjuva devlet, tek kutuplu bir dünyada gereken yeniden konumlanmaya paralel olarak, ABD emperyalizmi tarafından dikte edilen neoliberal planları hayata geçirerek tüm kamusal görevlerden çekilmek zorunda olduğunu görüyor.
Sovyet sosyal emperyalizminin başını çektiği revizyonist kampın çözülmesiyle ABD, ticaret rekabetini yoğunlaştırdı. Bu durum emperyalizmin esas idarecileri olan uluslararası baş ortaklara, kısa zaman dilimi içerisinde zenginliklerin büyük bölümüne el koymayı, ve ‘toplumsal maske’ye dahi ihtiyaç duymamayı dayatıyor. Şu anda ABD emperyalizminin ‘demokrat parti yöneticileri’, demokrat parti taleplerini eziyorlar. Ve bu parti, öte taraftan son ‘esirgeyici devlet’ sözcüsü, büyük cumhuriyet programını oluşturuyor.
Daha önce de söylediğimiz gibi, kapitalist sistem; özel çıkar lehine, özel girişimin ürünü artı-değerin ve toplumsal emek ürününün özel ele verilmesidir. Bu olgu, gün geçtikçe daha da yoğunlaşıyor. Emperyalizmin ve dünyaya yayılmış ortaklarının, çokuluslu işyerlerinin sosyal demokrat, sosyalist ve revizyonist parti ve kliklerden oluşan ajanlarının açgözlülüğü; pazarları, doğal zenginlikleri ve emek değeri ele geçirmek için her türlü çürümüşlüğü kullanmaya zorunlu kılıyor. Bu çürümüşlük, özel sektörün elindeki sermayenin palazlanması için kullanılan pratiğin yansımasıdır.
ŞİLİ’DE RÜŞVET (YOZLAŞMA)
Şili'de hükümetin ve işletme şeflerinin inandırmaya çalıştıkları gibi rüşvet, kendi başına bir olgu değildir. Çeşitli nedenlerle az tanınmış CUTUFA (Askeri Fon Şirketi), Pinocheque (Pinochet'nin oğlu tarafındaan askeriye lehine yapılan dolandırıcılık), ya da ünlü DAVILA (Codelco para dolandırma olayı) ve ESVAL (Valparaiso Sağlık İşyeri) neoliberal, dalavereli rekabet, anarşik üretim ve tekelleşme sisteminin ürünleridir. (Diktatörlük döneminde, burjuvazi ve bu şefler arasındaki dalaşma, devleti yönetme perspektifi karşısında ikinci planda tutuluyordu). Şili'de rüşvet, Latin Amerika'da ve bütün kapitalist dünyada olduğu gibi toplumsal bir olgudur.
Bu konuda, içyüzünü küçüklerin büyükler tarafından yutulmasının oluşturduğu neoliberalizmin kendi çapulcu karakterini gizlemek için kullandığı unsurların analizini yapacağız.
Bunlar aynı zamanda; ‘üretkenlik’, ‘destekli gelişme’, ‘makro ekonominin büyümesi’ gibi yalanlarla çokuluslu şirketler tarafından da kullanılıyor.
Sahipleri sözde tüm Şilililer olan devlet şirketlerinin özel kişilere yeniden dağıtımının masrafları düşürerek ürün ve hizmet kalitesini artıracağı tamamen yanlıştır. Çünkü özel şirketlere devredilen şirketler küçük ve orta ölçekli şirketlerin dinamizmine sahip değildir; tam tersine, iktisap edilmeleriyle birlikte tekellerin pençesine düşerler —ENERSIS konsorsiyumu tarafından alınıp YURASECK grubu tarafından (Şili’deki en önemli yabancı grup) işletilen CHILESTRA (elektrik kurumu) şirketlerinin durumunu ele alalım—.
ENERSIS, ülkede en büyük yabancı grup olan YURASECK tarafından yönlendiriliyor. Denetleme komisyonu, antitekel kanunlarına aykırı bulduğu bu satışa karşı çıktı ve sonuçta soruşturma kapatıldı.
Bu konsorsiyum ESVAL ve EMOS (içme suyu şirketi)’un satın alınması sayesinde hiçbir rakibi bulunmayan bir tekeller toplamına dönüştü. Bu tarzda biriken ve yoğunlaşan sermaye, kesin bir egemenliğe sahip olduğu için gelişimin önüne set çeker, kalite ve fiyat normlarını kendi çıkarlarına uygun olarak dayatır.
İşte bu nedenle önemli pazarlar, fiyat ve kaliteyi kendi çıkarlarına göre dayatabilecek konumda ve tek kılavuzları uluslararası tekeller ve ABD emperyalizmiyle bağları olan bir grup işverenin eline bırakılırsa ve sözde hizmet kalitesini artırma adı altında ürün düşürülürse, özel sektör eliyle devlet varlıklarını rekabetçi acentalar arasında gerçek anlamda paylaştırmak olanaksız hale gelir.
Bu söylediklerimiz Luksic grubunun, VTR’nin yüzde 40’ının satışı yoluyla —316 milyon dolar değerinde bir yatırım— ABD’li South Western Bell şirketiyle birleşmesiyle doğrulanmakta. Bu birleşme, o dönemde ABD tekelinin ülke içi ve dışında yayılma planlarına yardımcı olacak geniş erimli bir ortaklık yaratmasına olanak sağlamıştır.
Benzer bir şekilde finans sektöründe, Credit Lyonnais’nin Arjantin kolu (şubesi)’nun gerçekleştirdiği alımla, sermayenin birleşmesi ve uluslararasılaşması sözkonusu oldu. —Credit Lyonnais, dış yatırımlarda özellikle Latin Amerika’da birlikte hareket etmek amacıyla, İspanya Merkez Bankası’yla bir ortaklık kurdu—. Bu grup için bu gelişme, bölgedeki en önemli finansal holding olma düşünü hayata geçirmek demekti.
Günümüzün bir başka genişleyen grubu, sigorta sektöründe odaklandı; Cruz Blanca konsorsiyumu aracılığıyla Kolombiya, Arjantin ve Peru’da yatırımlar yaparak Cruz Blanca International olarak yeniden yapılanan Cruzat grubu. Öte yandan aile grubu Angelini, neredeyse yatırımlarının tümünü yoğunlaştırdı; bunların en önemlileri SOCOROMA’nın yüzde 85.56’sı ve Andes Gelişme ve Yatırım’ın yüzde 50’sidir; Andes Gelişme ve Yatırım aynı zamanda Angelini’nin ana girişimi olan COPEC (petrol ve fuel A.Ş)’in yüzde 60.1’ini kontrol etmektedir. Elde edilen son rakamlar sadece COPEC’in kârının yüzde 43 artış kaydettiğini gösterirken, Celarauco şirketinin kârı ise, yüzde 130 arttı. Öte tarafta, Said ve Abumohor aile grupları, Andina birliğiyle Latin Amerika pazarını tümüyle ele geçirmek için büyük bir yarışa girdiler ve Mercosur tartışmalarında kendi görüşlerini dayatmaya çalıştılar. Said grubu Arjantin’de Mendozo Refrescos ve Rosario Refrescos şirketlerinin kontrolünü ele aldı. Parque Arauco (büyük toptan satış mağazaları) ise, Buenos Aires’te bir ticaret merkezi kurmaya başladı. Bolivya’da ise, Masu ve Sumar topluluğuyla (BHIF Bankası’nda da ortakları var) bir ortak banka açtı ve Amerikan-Bolivya Bankası’nı satın aldı. Sigorta sektöründe de Abumohor grubu, Peru ve Kolombiya sigorta pazarına girerek sermayesini uluslararasılaştırmada yarışıyor.
Söylediklerimize bağlı olarak bu gruplar, Şili’de ve bütün Latin Amerika’da tüm ulusal zenginlikleri talan etmeye hazırlanıyor. Ve bunu da, ya ‘demokratik yollarla’ ya da 1973’te Şili’de olduğu gibi ateş ve kanla, neoliberal ve yeni kapitalist politikalar sayesinde gerçekleştiriyorlar. Ezilen sınıfı talan etme politikası ise, başarılı ve modern bir model olarak tanıtılıyor. Bu politika, tüm bankaların özelleştirilmesi, konut, sağlık ve eğitimin tümüyle özelleştirilmesi demektir. Ve buna, küçük ve orta büyüklükte işletmelerin dağılması demek olan gümrük duvarlarını da eklemek gerekir. Bu gerçek modern göçmen tüccarlar, çeşitli ülkelere yerleşerek, bu ülkelerin işçi ve emekçi kuşaklarının emeği olan ulusal zenginliklere el koyuyor ve çadırlarını rüşvet ve dehşetle dolduruyorlar.
Ülke zenginlikleri, ‘Şili’nin kalkınması’ ve ‘üretkenlik’ gibi şarlatanlık ve bayağı yalanlarla, birkaç tekelin elinde biriktiriliyor. Mesela, ticaret ve üretim sektörünün kilit işletmelerini ve muazzam bir zenginliği elinde bulunduran üç şirket var:
Tablodan çıkan birinci sonuç, tekelleşmeye karşı kontrolün etkisizliği ve daha da önemlisi ulusal ve uluslararası alanda pazarın denetiminin çokuluslu şirketlerde, özellikle de Amerikan holdinglerine ortaklık (joint-ventures) sistemiyle bağlı birkaç grubun elinde bulunmasıdır.
Bu durum, zenginliğin özel ellerde yoğunlaşmasına ve yatırımların kontrolünün de bunların elinde toplanmasına yol açıyor. Bu zenginler nerede ve ne için yatırım yapılacağını, geliştirilmesi gereken ürünlerin hangileri olduğunu, gümrük politikasını, devletin kontrolünü, ucuz işgücü politikasını, ülkenin çalışma hayatıyla ilgili politikasını belirleyen reformları, ücret politikasını vb. kendi kâr hırsları ve çıkarları doğrultusunda belirliyor. Ayrıca bu zenginler, pazarın dışa açılması ve talanı için Amerikan çokuluslu tekelleri tarafından koçbaşı olarak kullanılıyorlar. Bu gerçeğin üstü, kitleleri (seçim yoluyla devleti kontrol edebiliyormuş gibi) uyutmayı amaçlayan ve komediden başka bir şey olmayan göstermelik seçimlerle ve burjuva demokrasisiyle örtülüyor. Halbuki devleti gerçekten denetimleri altında tutanlar, bu ekonomik gruplardır. Bu gruplar bir taraftan çevreyi, doğal zenginlikleri, hayvan ve bitkileri yağmalayıp insanların yaşam seviyesini hiçe saydıkları gibi, işçi sınıfını aşağılamayı sürdürerek, ezilen sınıfları borç yüküyle boğmayı, mücadelelerle elde edilmiş hakları geri almayı ve her şeyi uluslararası düzeyde gericiliğin ve karanlığın emrine sokmayı, askeri kastlarla işbirliği içerisinde kendi kontrollerine almayı hedefliyorlar.
“Komünist Partisi Manifestosu”nda, kapitalizm koşullarında sadece, üretim araçlarını sürekli geliştirmek şartıyla burjuva toplumunun yaşayabileceğini, aksi takdirde ise, gericileşip yok olacağını okuyoruz. Kapitalizm çoktandır kendi karşıtına dönüştü ve artık toplum lehine üretim araçlarını geliştirmek bir yana, tam tersine; gerileyen, gerici bir pozisyona geçti. Kapitalizm kendisinin aşılmasına karşı direndiği için, üretim araçlarını ve hizmet kalitesini geliştiremez. Bugün güneş enerjisini mekanik, elektrik, atomik vb. enerjilere çeviren usta buluşların sadece savaşçı amaçlar için kullanıldığını ve kitlelerin çıkarına olabilecek buluşların, burjuvazinin çıkarları sarsılmasın diye satın alınıp, gizli tutulduklarını ve sümenaltı edildiklerini görüyoruz.
Tahlil edilmesi gereken bir başka örnek ise, bu ticari grupların denetiminde bulunan ve petrol ve benzin gibi enerji kaynaklarına bağımlı olan taşımacılık sektörüdür. Bu grupların iflas ettirdikleri devlet elektrikli taşıma sistemine karşı ve kendi şirketlerinin kârı için yürüttükleri kavgada sendika yöneticilerini rüşvet yoluyla nasıl satın aldıklarını görüyoruz.
Ve buna da yolcu sayısındaki düşüşü, haksız rekabeti ve şoförlerin işten atılmalarını gerekçe gösteriyorlar. Bu sav tamamiyle yalandır. Çünkü işten atmalar kapitalizmin ve bir avuç milyarderin daha fazla kâr hırsının ürünüdür. Halbuki planlama, havayı kirletmeyen araçların kullanılması ve gerçek işçi denetimi; işsizliğin ortadan kaldırılmasına, yaşam seviyesinin yükseltilmesine ve zenginliklerin rasyonel kullanılmasına olanak sağlayacaktır.
RÜŞVETİ YÖNLENDİRENLER ÖZEL ŞİRKETLERDİR
Özel şirketlerin egemenliği altındaki devlet, ezilen sınıfların mücadelesini bastırmak ve kendi çıkarları doğrultusunda tekelleştirdiği kamu giderlerinden sıyrılmak için planlar yapıyor. FLASCO (Latin Amerika Ticaret Vakfı)’nun açıklamalarına göre, bugün özelleştirilmiş olan işletmelerin verimlilik derecesi 1.500 milyon doları aşıyordu. Özelleştirilen bu işletmelerin ancak 170 milyon dolar vergi verdiğini biliyoruz. Burada merkezi plana bağlı proletarya devletinin hizmetinde olan bir işletmeden değil, burjuva devlete bağlı şirketten bahsediyoruz. Bu veriler, özel şirketlerin daha rantabl (verimli) olduğu şeklindeki tezi yalanlıyor. Bazı durumlarda daha verimli olabilir ama, halk ve devlet lehine değil tabii. Verimliliğin halkın lehine olabilmesi için, bu şirketlerin devlete ödediği vergilerin yoksulların yaşam koşularının düzeltilmesi için yatırımlara yönlendirilmesi gerekir.
Mevcut koşullarda ise, bir avuç sömürücü büyük bir verimlilik elde ediyorlar ve devlet bürokrasisinin giderleri, toplumsal patlamaları kana boğmak amacıyla polis ve askeri gücün beslenmesi için gelirlerinin çok az bir kısmını vergi olarak ödüyorlar.
Özel sermaye ‘dünyanın sonu’ ideolojisiyle, giderek kendi ulusal zenginliklerine ve ürünlerine başvurma perspektifini yitiriyor. Kısa bir süre sonra devletin elinde sadece bir yığın kamu kurum ve büroları kalacak. Örneğin eğitim, Eğitim Bakanlığı’nın kontrolünden çıkarılıp, belediyelerin kontrolüne verilecek. Şimdiden her belediyede bu görev doğrultusunda bölümler oluşturuldu. Bu ise, bütün belediye bürolarında sadece akıl almaz bürokrasiye yol açmakla kalmayacak, aynı zamanda bütün kademelerdeki devlet memurlarını da içine alan rüşvet ağını yaygınlaştıracaktır. Bu, merkeziyetçiliğin ve devlet kontrolünün daha da azalması anlamına gelmektedir.
ŞİLİ BURJUVA DEVLETİ ÜLKENİN SATIŞINI
NASIL GERÇEKLEŞTİRİYOR?
Özel şirketlere ve dolayısıyla da çokuluslu tekellere devrederek. Mercosur çerçevesinde Brezilya, Paraguay, Uruguay, Arjantin ve Şili arasında yapılan yeni anlaşmayı ele alalım. Bu anlaşma Şili’ye, gümrük tarifelerini yüzde 20-35 oranında düşürmesini dayattı. Ekonomik ve mali görevliler, patronların çıkarlarının bekçileri gibi davranarak anlaşmayı imzaladılar. Çünkü bu anlaşma, yukarıdaki tabloda da adı geçen ve Arjantin, Peru, Bolivya ve Kolombiya’daki elektrik, gaz, içme suyu vb. gibi enerji kaynaklarında da büyük çıkarları olan bazı tekellerin kârlarını fevkalade artıracaktır. Lenin’in dediği gibi “sermaye, ulusal sınırları aşarak diğer ülkelere aktarılmakta ve uluslararası tekeller oluşturmaktadır.” Bu durumda, ürünlerini daha düşük vergilerle ülkeye sokan büyük tekeller, bunları dışarıda ürettikleri için çok daha kârlı çıkacaktır. Borçlanacak olanlar ve rekabet edecek gücü olmayanlar küçük ve orta üreticilerdir. Bugün küçük üreticiler zaten borca boğulmuş durumda. Düşük gümrük tarifeleri bunların rekabet edebilme olanağını ortadan kaldırdı.
Burjuva devleti, her türlü hile ve rüşvete başvurarak, özel ellerde bulunmayan, rekabeti frenleyen ve belli sosyal yükü olan işletmelerden kurtulmaya çalışıyor.
Başka bir deyişle, bu politikanın gelecekle ilgili herhangi bir planlaması yoktur ve çıkmazdadır. Şili halkının zenginliklerini, denizaltı ve yeraltı kaynaklarını tümüyle yok etmek için daha ne kadar zaman gerekecek? Bir kuşaktan fazla değil. Şu örnek, gerçeği yeterince ortaya koyuyor: Ülkemizin güneyinde her gün yedi futbol sahası büyüklüğünde ormanlık alan yok edilmektedir. Orman katliamı büyük doğal felaketlere yol açıyor. Özet olarak neoliberalizm, kapitalizmin vahşi ve modern yönelimidir. Sonuç olarak, emperyalizm bütün ülkelere ve bayağılıkta yeterince gönüllü ‘üçüncü dünya’nın ekonomik gruplarına kendi yasasını dikte ediyor. Bu bahsettiğimiz ulusal gruplar, her şeyi ele geçirmek için kıran kırana bir yarışa girdi. Bu yarışta da, emperyalizmin temsilcileri, bütün ezilenlere ve işçi sınıfına öncülük eden, bu durumun açık bir şekilde analizini yapan partinin önderlik ettiği devrim tarafından ezilecekler.
Ulusal değerleri özel ellere, sonuç olarak emperyalizme transfer etme örneğini CORFU (Gelişme Locası)’da görüyoruz. Ulusal gelişmede anahtar rol oynayan bir dizi şirketin kontrolü ve yönetimiyle görevli devlet elindeki bu kuruluş ya kısa bir sürede özelleştirilecek ya da Frei ile yapılan anlaşmada olduğu gibi, görevi en asgariye indirilecek. COLBUN (maden işletmeleri), ve sağlık işletmelerinin satışları yapılıyor, çünkü, bu şirketler olağanüstü kâr elde ediyorlar (1995’te bu işyerlerinin yüzde 98’i 80 milyar peso’ya ulaştı). Devlet işletmelerinin transferi, CODELCO (deri işletmesi)’da olduğu gibi (Holdingler ve çokuluslu şirketlere katılımla elde ettiği mal varlığı, 2500 milyon doları geçiyor). Ve bu, dolaylı yapılıyor. Çokuluslu şirketlere katılımla birlikte ücretli kitlenin ve devletin sırtında, özel sektör lehine kârlar yükseliyor ve kararları kontrol etme olanağı tanınıyor.
a) Bir şirketi yönetmek ve çalışması hakkında karar sahibi olmak için, şirketi tümüyle satın almak gerekmiyor. Çünkü, bir şirketin fiyatı ile iki şirket, yüzdesine ortak olmak kaydıyla, kontrol edilebilir.
b) Zararlar ise, devlet ve küçük şahsi yatırımcılar tarafından eşit bir şekilde karşılanıyor.
c) Holdingin alımı sırasında, öngörülenin tam tersine; kârlar, devlet ve hazinenin ortaklığıyla aynı oranda yatırıma yönelmiyor.
Bu anlamda örneğin Frei, son konuşmasında stratejik bir ortaklığın COLBUN’la birleşmesi sürecinin başladığını duyurmuştu; belli ki, bu sektördeki rekabeti daha da şiddetlendirme kaygısı güdüyordu. Bu şirketin hemen 440 milyon dolarlık, yıllık ise 100 milyon dolarlık yatırım yapmaya girişmesi gerekiyor. Bu konuda devlet kontrolünün nasıl sağlanacağı belli değil.
Çünkü CORFU’ya göre, devletin, şirkette önemli oranda pay sahibi olmasına karşın, pazar değerine göre, bir ortağın, şirketin yüzde 50’sinden daha az bir hisseye sahip olması durumunda kontrolü açık bir şekilde yapamayacağı ilkesine göre denetimi sağlaması mümkün değil. Esas sorun ise, devletin ve CORFU’nun, önemli oran deyince neyi kastettiğidir. Yüzde 49 oranlık pay önemli sayılabilir ama, kontrolü ortak şirkete düşebilir. Yani, devlet kontrolü üzerine yapılan söylevler yalandan başka bir şey değil. Bunu yapabilmek için, düzenleyici bir çerçeve ve bu sektörde, tam yetkiyi hayata geçirmek gerekir. Vergi ödemeye gelince, özel şirketler, gizli pazarlıklarla, maliye memurlarının sessizliği ve ortaklığıyla, stratejik yatırımlar şebekesini kurdu. Ücretleri daha yüksek olsa da, yeterlilik belgeleriyle, yurtdışında yüksek kurslarla, özel seminerlerle profesyoneller satın alınıyor.
Bilirkişi muhasebe kabinesinde üç yıl çalışmış bir profesyonel, kamuda kazandığının iki katıyla, özel bir şirkete girebiliyor. Sonuç olarak, önemli bir kalifiye kesim, özel sektöre geçiyor.
Büyük gürültü koparan vergi toplama örneğini ele alalım. Bu olayda Amerikan sermayesi ve Dünya Bankası öyle birleşmişti ki, kukla hükümet, ulusal kuruluşların sorumluluğunun sınırlanmasında işbirliğine gitti.
Çünkü Dünya Bankası, kredi sorumlusu aracılığıyla vergi toplamayı diğer şirketlere bırakmadı. Şili hükümeti bu olaya hiç karışmadı. Çünkü, Dünya Bankası Şili’ye son beş yılda, 741.3 milyon dolara ulaşan 12 kredi vermiş durumda. Bu anlaşılır nedenden dolayı, bu kuruluşa yapılan itirazların hepsi, dostane tartışmalarla sonuçlanmış ve Dünya Bankası’nın, tarihinde hakemlik yaptığına rastlanmamıştır. Ve sonuçta, sorumlulukları sınırlama işlemleri, Dünya Bankası’nın emrinde kalmıştır. Vergiden kaçırılan miktarın 14 milyon dolar olarak hesaplandığını hatırlamakta yarar var.
Sonuç: Rüşvet olgusu, özel mülkiyete dayalı, bütün kapitalist sistemi ve burjuva devlet sistemini kapsayan toplumsal bir sorundur. Toplumsal üretimin kamulaştırılması özel kesimin kontrolünden kurtulamaz. Para ve çürüme ile, kapitalizm yeni bir toplumsal iktidar kurmuş, Marx ve Engels’in belirttikleri gibi, “Burjuvazi, bugüne kadar saygıdeğer, kutsal işleri, doktorluk, hukuk, papazlık, şairlik ve bilimadamlığını ücretleştirdi. Burjuvazi, aile ilişkilerini çevreleyen duygusallığı tahrip ederek, bu ilişkileri basit para ilişkisine indirgedi.” (Komünist Partisi Manifestosu). Bugün, rüşvet, bütün kapitalist sistemi hayalet gibi sarmış durumda. Burada, sadece seyretmekle yetinmek sözkonusu değildir. Bu, Atina’da, ilk demokrasinin ortaya çıkmasından ve varlıklarını daha da zenginleştirmek ve mülksüzlere karşı savaş açmak için kurulan polis devletinden bu yana böyledir.
Bugün, ülkemizde, bu toplumsal olgu; hükümette, belediyelerde, özel ortaklıklarda ve devlet içinde gün gibi ortada ve fuhuş, kaçakçılık için parayı temize çıkarmada kullanılıyor. Biz komünistler, bu olguyu sadece teşhir etmekle kalamayız, bütün kitle cephe ve örgütleriyle, bilinçli Şilililerle, halkçı ve gerçek devrimci alternatiflerle, proletarya ahlakıyla, memurları sınıf ve ulusal gelişmenin hizmetine giren bir devlet kurana kadar; sonuna kadar mücadele edeceğiz.
ŞİLİ KOMÜNİST PARTİSİ (PROLETER EYLEM)

TUNUS

BİR YENİLGİ ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER


-I-
SSCB’DE İHANET SORUNU

Haklı olarak akla birçok soru geliyor. Ekim Devrimi’ne ve SSCB’de sosyalist inşaya yol gösteren ilkeler doğru muydu? Stalin’in ölümünden hemen sonra kapitalizme dönüş nasıl gerçekleşti? Bir avuç bürokrat; parti ve devlet yönetimini ele geçirerek proletarya diktatörlüğünü nasıl sabote edebildi ve Sovyetler Birliği’nde kapitalizmi restore etti? Bu bir avuç bürokrat nasıl peydah oldu ve iktidarı ele geçirebilecek kadar palazlandı? İşçi sınıfı ve emekçi kitleler niçin bu kadar kolayca aldandı; uğruna her şeylerini feda ettikleri kazanımlarını korumak için neden kuvvetli bir direniş göstermediler?
Görmezden gelinemeyecek bu soruları, biz Marksist-Leninistler olarak gündeme getiriyoruz. Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği’nde yaşananlar ve yukarıdaki sorularda dile getirilen noktalar, partinin genel çizgisinin doğruluğuna ve Stalin’in yönetimi altında gerçekleştirilen büyük gelişmelere rağmen bazı şeylerin iyi gitmediğini gösteriyor. Diyalektik ve tarihsel materyalizme inanan her Marksist-Leninist militan, revizyonist ihaneti, onu hazırlayan nesnel ve öznel iç faktörlerden izole ederek ele alan idealist ve metafizik yaklaşımı reddeder. Bu faktörlerin bilinmesi ve anlaşılması, dünya emekçi sınıflarının Sovyet deneyiminden yararlanabilmesi için bir zorunluluktur.
Sovyet deneyini bu bakış açısıyla ve bilimsel sosyalizmin ilkelerinden hareketle ele almaya, potansiyel zayıf noktaları ve yeni nitel bir gerçeğe dönüşen olumsuz nicel faktörleri biraz aydınlatmaya çalışacağız. Burada, hele de birçok veriden yoksun bulunduğumuz koşullarda bütün sorulara yanıt verme iddiasında değiliz. Ve bizzat Sovyet deneyinin tahliline girmeden önce, kapitalist ‘apostasie’ (geri dönüş) üzerine Marksist-Leninist tutumun genel hatlarını hatırlatarak başlayacağız.
MARKSİST-LENİNİST TEORİ VE GERİYE DÖNÜŞ MESELESİ
Marx ve Lenin, sosyalist devrimin zaferinin düz bir hat izlemeyeceğine, engeller ve dolambaçlı yollarla karşılaşacağına işaret etmişti. Tahlillerinde diyalektik ve tarihsel materyalizmin prensiplerine yaslanıyorlardı. Sosyalist devrimden önce burjuva devrimi de kesin zafere varan yolda inişler ve çıkışlar yaşamıştı. Devrim, karşıdevrim, tekrar devrim vb. Eski sınıflarla yeni ve yükselen sınıflar arasındaki sınıf mücadelesi dikkate alındığında, bundan daha doğal bir şey de olamaz.
Sosyalist devrim, kendisinden önceki bütün devrimlerde olduğu gibi, çetin sınıf mücadeleleri içerisinde, yükselen proletarya ile çürüyen burjuvazi, sosyalist yol ile kapitalist yol arasındaki mücadele içinde gelişir.
Lenin, proletarya diktatörlüğü koşullarında ihanet sorununun genel teorik hatlarını ortaya koymuştu; 1918’de “Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky” adlı eserinde şunları söylüyordu: “Kapitalizmden sosyalizme geçiş, bütün bir tarihsel dönemi kapsar. Bu dönem sona ermedikçe, sömürücüler kendi rejimlerini yeniden kurma umudunu zorunlu olarak taşırlar ve bu umut, somut girişimlere dönüşür.”
Bu nedenledir ki, ihanet ve kapitalist restorasyon imkanı, Lenin’in sözünü ettiği geçiş dönemi boyunca bir ihtimal olarak var olmaya devam eder. Lenin’in işaret ettiği ihanetin temel kaynaklarını şu şekilde özetleyebiliriz:
1- Yenilen ve cennetlerini kaybeden gerici sınıflar, özellikle de iktidarı kaybettikten sonra işçi sınıfına karşı dirençlerini artırır. Lenin bu konuda şunları söylüyor: “Ezilen sınıfların zalimlere karşı isyan tarihinin deneyleri, sömürücülerin, sahip oldukları ayrıcalıkları yitirmemek için uzun ve çetin bir mücadeleye girmesinin engellenemeyeceğini gösteriyor.”
2- Küçük üretim, proletarya diktatörlüğü altında da küçük mülkiyetin tasfiyesine (tarım kooperatifleri rejimi vb.) kadar devam eder. Bu üretim biçimi, sınıfsal açıdan kapitalizmin doğuşunun temeli olan küçük burjuva unsuru temsil eder. Lenin şöyle diyor: “Küçük üretim, her gün, her saat ve kesintisiz olarak kapitalizmi, burjuvaziyi doğurur.” (Lenin, “Seçme Eserler”, Fransızca baskı, 3. kitap, sayfa 35). Ve aynı kaynağın 368. sayfasında şunları ekler: “Merkezileşmiş burjuvaziyi yenmek; günlük, temel, sürekli, gizli alışkanlık ve eylemlerinde burjuvazinin ihtiyaç duyduğu sonuçları üreten milyonlarca ve milyonlarca küçük patronu yenmekten bin kat daha kolaydır.”
3- Sosyalist toplumun maddi temelleri atıldıktan sonra bile insanların davranışlarına yön vermeye devam eden eski, gerici fikir ve gelenekler, burjuvazinin yeniden oluşumu için gereken verimli toprağı teşkil ederler. “Milyonlarca ve milyonlarca insanın alışkanlıklarının gücü, korkunçtur” diyor Lenin.
4- Proletarya partisi ve devleti saflarında burjuva ideolojisinin, alışkanlıkların, geleneklerin ve emperyalist kuşatmanın etkisi altında kalarak bürokratlaşan unsurlar. Lenin, 1918’de Rusya’nın durumundan bahsederken şunları söylüyor: “Sovyet üyelerini ‘parlamenterlere’ ve bir başka deyimle bürokratlara dönüştürmeyi hedefleyen küçük burjuva bir eğilim var. Sovyet’in hemen tüm üyelerini işlerin yönetimine katarak bu eğilimle mücadele etmek gerekir. Sayısız yerde, Sovyet seksiyonları yavaş yavaş komiserliklerle birleşen organizmalara dönüşüyor. Amacımız istinasız tüm yoksulları ülke yönetimine katmaktır ve bu yönde alınmış bütün önlemler —ne kadar çeşitli olursa o kadar iyidir— titiz bir şekilde kaydedilmeli, incelenmeli, sistematize edilmeli, daha geniş çaplı bir tecrübenin hizmetine sunulmalı ve yasaların gücüyle desteklenmelidir.” (Lenin, “Sovyet İktidarının Acil Görevleri”, cilt 27, sayfa 283, Sosyal Yayınlar).
5) Proletarya devletini yıkmak ve sömürücüleri yeniden iktidara taşımak üzere emperyalist devletlerin dış saldırganlığı.
Bunlar, Lenin tarafından ihanetin kaynakları olarak işaret edilen tehlikelerdir. Açıktır ki, SSCB’de ihanet, ne yenilmiş gerici sınıflar tarafından kışkırtılan bir darbenin ürünüdür —çünkü bunların iktidara gelmek için başvurdukları bütün girişimler başarısızlığa uğratılmıştı— ne küçük üretimin neticesidir —çünkü küçük üretim, Stalin’in önderliği altında özellikle de kooperatif sisteminin yerleştirilmesiyle birlikte Bolşevik Parti tarafından esasta ezilmişti— ne dış saldırganlığın ürünüydü —çünkü İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Nazi saldırısı da dahil olmak üzere emperyalist saldırganlık, Bolşevik iktidar tarafından hep yenilgiye uğratılmıştı— ve ne de Troçkizm, sosyal demokrasi (Buharinizm) gibi komünist hareketin eski akımlarının marifetiydi.
Lenin ve Stalin’in bürokrasi tehlikesine ilişkin tüm uyarılarına, Lenin’in ölümünden sonra Stalin ve parti tarafından yürütülen bütün ideolojik-politik mücadeleye rağmen, ihanetin kaynağı bizzat proletarya devleti ve Bolşevik Parti aygıtının kendisindeydi.
Sovyet devleti ve Bolşevik Parti içinde ihaneti organize eden unsurlar, sınıfın çıkarlarına sırt çeviren, yozlaşmış, bürokratik unsurlardı. Bu unsurların, kapitalizmin restorasyonuna Stalin’in sağlığı döneminde girişememiş olmaları, bu büyük proleter yöneticinin ihanet karşısında nasıl aşılmaz bir barikat teşkil ettiğinin ve Kruşçevciler de dahil olmak üzere bütün oprotünistlere nasıl korku saldığının göstergesidir.
Ama Stalin’in ölümünden hemen sonra Kruşçevciler’in gerçekleştirdiği darbe, proletarya partisi ve devleti saflarında bunun zemininin, işlerini kolaylaştıracak tarzda önceden hazırlandığının ve bu bürokratik unsurların bir temele oturduklarının da göstergesidir.
Bu bürokratik unsurların doğuşuna ve gelişmesine, dünyanın ilk sosyalist devletini büyük sosyal emperyalist bir devlete dönüştürecek kadar başarı elde etmelerine dayanaklık yapan koşullar hangileridir?
Burada kesin ve sonuçlanmış cevaplar verme iddiasında değiliz; ama SB’nde sosyalizmin inşası doğrultusunda Stalin yönetiminde dev adımlar atılmış olmasına karşın, sosyalist yol ile kapitalist yol arasındaki sınıf mücadelesinin hep sürdüğüne inanıyoruz. Bu mücadelenin nesnel bir temeli vardı. Ekonomide öz itibariyle üretim araçlarının kolektif mülkiyeti sağlanmakla birlikte, kapitalizmin kalıntıları sınırlı da olsa var olabildi. Bu kalıntılar, tarımda bir bölüm özel yatırımlar ve ticarette küçük meta üretimi şeklinde yansımaktaydı. Bu, mülkiyet düzeyinde ‘burjuva yasasının’ tümüyle ortadan kaldırılmamış olduğu anlamına gelir. Öte yandan burjuva yasası, etkisini, Sovyet toplumunda bölüşümde ve özellikle de ücretler arasındaki farkta devam ettirmekteydi. Bu farklılıkların ’30’lu yıllara kadar devam ettiği, sona erdirmek üzere girişilmiş çabaların sonuna kadar götürülmediği anlaşılıyor. Komünizmin alt evrelerinde kaçınılmaz olmakla birlikte, bu farklılıklar, burjuva unsurların doğuşuna maddi bir temel teşkil ederler.
Sovyet toplumunda, şehirle kır, kafa emeğiyle kol emeği arasındaki farklılıklar da silinmiş değildi. Bunlar da kapitalizme dönüşe elverişli maddi zemin hazırlayan iki faktördür. Diğer yandan ilk komünist ülkede sosyalizmi yıkmak amacıyla ideolojik, politik, ekonomik ve askeri planda emperyalist kuşatma ve baskı, Sovyet kadrolarının satın alınması çabaları, casusluk faaliyetleri hiçbir zaman eksik olmadı.
Bütün bu unsurlar, sosyalist Sovyet toplumunda sınıf mücadelesinin nesnel temelini oluşturmaktaydı. Ve Bolşevik Parti’nin pratiğinde yaşanan çeşitli boşluklar, bu sınıf mücadelesinin, Stalin ve partinin genel çizgisi tarafından öngörülmüş biçimde yürümemesi sonucunu doğurdu. Proletarya diktatörlüğünün sağlamlaştırılması ve muhtemel bir revizyonist ihanetin önünün tıkanması tümüyle mümkün olmadı. Yaşanan boşluklara ilişkin olarak, derinleştirilmeye ve zenginleştirilmeye muhtaç olmakla birlikte bazı genel fikirler ileri sürebiliriz.
1- Stalin, özellikle Troçkistlere ve Buharincilere karşı mücadele çerçevesinde ve defalarca bir iç ihanet tehlikesine ve bürokratik tehlikeye parmak basmış olmakla birlikte, Bolşevik Partisi’nin 1936-37’lerden itibaren esas dikkatini, iç tehlikeden ziyade dış tehlike üzerinde yoğunlaştırdığını görmekteyiz. Proletarya diktatörlüğünün, elde edilen zaferlerden sonra artık iç düşman, özellikle de parti içinde hakim duruma geldi. Halbuki ihanet; öngörülenin aksine, içten geldi.
2- Bolşevik Partisi, tarihte ilk sosyalist devrimi yöneten, zafere ulaştıran, Lenin ve Stalin gibi büyük önderler yaratan, ülke ve uluslararası çapta zengin ideolojik, politik tecrübeler yaşayan bir parti olmakla birlikte, bazı tehlikeli hastalıkların bu partiye yavaş yavaş sirayet ettiği ve zamanla etkinliklerini artırdığı anlaşılıyor. Önceleri kısmi olan bu hastalıklar, Stalin’in ölümünden sonra genelleşti.Bu konuda ’30’lu yıllardan itibaren bir tarafa atıldığı anlaşılan, Bolşevik Parti saflarında ideolojik-politik eğitim meselesinin altını çizmek istiyoruz. Zafer ve kendinden hoşnutluk duygusu ve (o dönemde herkeste olduğu gibi) her şeyin zaten yapıldığı, yeni ve daha çok çabaya gerek olmadığı düşüncesi hakimdir. Bu hastalığın ipuçlarına Stalin’in yazılarında da rastlarız. (Troçki ve Buharin kliklerine karşı mücadele ile ilgili yazdıklarına bakın). 19. Kongre raporunda ve özellikle de “Sentez Raporu”nda bu olgunun açık belirtilerini görüyoruz.
Bu rapor, yönetici kadroların bir kısmının, bilinç düzeylerini, Marksist birikimlerini artırmak ve partinin tarihsel tecrübelerini kavramak bakımından gerekli çabayı sarf etmediklerine dikkat çeker.
Yine, birçok parti örgütünün nazizme karşı savaş sırasında ideolojik-politik çalışmayı bir kenara attıklarını belirtir. Bu konuda şunlar söyleniyor: “Bu yönlü pratik, yani ideolojik-politik eğitimle ilgili pratik, pek kimse farkına varmadan bir tarafa atıldı” ve “bazı parti örgütleri bütün dikkatlerini ekonomik sorunlara yöneltirken, ideolojik sorunları unutuyorlar.” İdeolojik ve politik eğitime gereken önem verilmediğinde, önemli tehlikelerin ortaya çıkması doğaldır. Marksist ideolojinin eksik kaldığı yerde, burjuva ideolojisi ve çalışma biçimi yaygınlaşır. “Sentez Raporu”nun bizzat kendisi, bu durumun partide birçok tehlikeyi de beraberinde getirdiğini ve bazılarının ise su yüzüne çıktığını belirtmektedir.
Parti yönetici aygıtları kitlelerden kopmaya başlamıştı. Bu mücadele örgütleri artık, ayrıcalık sahibi, sadece direktifler veren, sosyalist devlet ve ekonomiye zarar veren eğilimlere karşı durma takatı olmayan idari örgütlere dönüşmüşlerdi. Bu durum, bu örgütlerin bürokratik aygıtlara dönüştüğü anlamına gelir. Proleter formasyonun ihmal edilmesi nedeniyle ideolojik-politik kriterler önemini yitirdiği için, bazı örgütlerde kadroların alımında akrabalık, dostluk, itaatkarlık, bölgecilik vb. burjuva kriterler egemen duruma gelmişti.
İdeolojik-politik eğitimin ihmal edildiği koşullarda, Bolşevik Parti’nin birçok yönetici kademesinin idari aygıtlara dönüşmesi de doğaldı. Bunlarla taban arasındaki ilişkiler, bürokratik ilişkilere dönüştü ve bu durum, partinin içte ve dışta kazandığı zaferlerin yarattığı sarhoşluktan kendi çıkarları için yararlanan oportünist unsurların işine yaradı.
Bu tür yönetici aygıtlar, eleştirel yaklaşımı ve denetimi ortadan kaldırmak için çalıştılar. “Parti yönetimi her şeyi bilir”, “Stalin dedi ki...” gibi yaklaşımlar yaygınlaştı ve bu, samimi militanların ezilmesi, uysal ve itaatkar yeni unsurların yetiştirilmesi için bir gerekçe olarak kullanıldı. Öte yandan burada, Bolşevik Partisi’nin çok sayıda militan ve ileri kadrosunu, İkinci Dünya Savaşı’nda kaybettiğini hatırlatmak gerekiyor.
Bizce, Stalin’e ve onun yönetiminde elde edilen güçlü sosyalist kazanımlara bağlı olmalarına rağmen tabanın Kruşçevci darbe karşısındaki pasifliği, bu ruh halinin (ideolojik-politik çalışmanın zayıflığı, boyun eğme tutumu) Bolşevik Parti saflarındaki gelişimiyle, etkinliğiyle açıklanabilir.
3- Stalin’in, işçi sınıfıyla kaynaşmış ve özel ayrıcalıklara sahip olmayan, halkın üzerinde başka bir kategori oluşturarak bürokratlaşmayan komünist militan kadrolar yetiştirilmesi konusundaki ısrarına rağmen, SSCB’de kadrolar politikasında boşluklar yaşandığı açıkça görülüyor. Bolşevik Parti saflarında ideolojik-politik eğitim konusundaki ihmal, ancak proletarya devletinin kadrolar politikasının karakterini olumsuz yönde etkileyebilirdi. Çünkü toplumun yöneticisi partidir ve toplumun ilerlemesi partinin sağlıklı olup olmamasına bağlıdır. Dolayısıyla, burjuva ideolojisinin birçok devlet kadrosunu ve değişik aygıtlarını kemirmiş olması şaşırtıcı bir durum değildir.
İdeolojik-politik formasyonun düzeyindeki düşüşle atbaşı giden yüksek kadroların ücretlerindeki artış, kadroların parçalanması ve yozlaşması sonucunu doğurmuştur. Zamanla da proletarya devleti saflarında, emekçilerin sırtından zenginleşme, parti ve iktidar içinde önemli kademelere yükselme eğilimi bir akıma ve afete dönüşmüştür. Bu tip kadroların emekçi kitlelerle ilişkilerde doğru bir çizgi izlemeyeceği açıktır. Parti kararlarını pratikte yozlaştırmaktan, Stalin’e ve partiye duyulan saygıyı, kitle inisiyatifini bastırmak ve kendi gerici kararlarını kabul ettirmek için kullanmaktan kaçınmadıkları kesindir.
Çünkü Sovyet işçi sınıfı ve emekçileri Stalin’e ve partiye büyük bir güven duyuyordu.
Bu bürokratların kesin bir engelle karşılaşmadan bütün bunları gerçekleştirebilmiş olmasının nedeni ise, devlet kurumlarının ve kadroların aşağıdan, kitle tarafından denetiminin oldukça zayıf olmasıdır. ‘İşçi denetimi’ gibi kontrol organlarının varlığı, durumu değiştirmeye yetmemiştir. Kitleler de ideolojik ve politik bakımdan yeterince; ve kazanımları korumak, ihanete karşı koymak üzere, gerektiğinde devrimci şiddete başvuracak şekilde hazırlanmamıştı.
19. Kongre’nin “Sentez Raporu”nda, bu yozlaşmış unsurların proletarya diktatörlüğünü zayıflatıcı birçok girişimine dikkat çekiliyor. Raporda bazı işletme yöneticilerinin “girişimleriyle devletin çıkarlarını sabote ettikleri, hükümete karşı hileye başvurdukları, devleti ve partiyi yanılttıkları” belirtiliyor. Hatta aralarından bazılarının, bazı parti örgütleriyle suç ortaklığı içinde dökümanlar üzerinde sahtekarlık yaparak fazladan mal ve ürün koparmaya çalıştıkları da ekleniyor. Bir kısmı ise, işgal ettikleri makamları özel ayrıcalıklar elde etmenin aracı olarak kullanıyorlar. Raporda, tarım kooperatiflerinde meydana gelenler örnek olarak veriliyor. Bürokrat unsurların başvurduğu hırsızlık, sabotaj vb. yöntemlerden bahsediliyor.
4) Bürokrat unsurların parti ve devlet yönetiminde kilit noktalara kadar gelmiş olması, nesnel olarak ancak, emekçi kitlelerle proletarya diktatörlüğü aygıtları arasındaki münasebetin bozulmasına ve sapmasına yol açabilirdi. Bu unsurların, bulundukları her alanda yapacakları şey; kitleleri politik iktidardan ve yönetim işlerinden uzak tutmak için ne gerekiyorsa yapmak olacaktır.
Uzun bir süre parti çizgisine sadık gibi görünen bu oportünist unsurların, Bolşevik Parti’nin karşıdevrimden arınmak için örgütlediği saldırılardan, kendi konumlarını güçlendirmek ve emekçilerin sırtından aşırılıklar yapmak üzere faydalanmış olmaları da mümkündür.
Bolşevik Parti, 19. Kongre’de, hastalığın su yüzüne çıkan belirtilerinden kalkarak kendisini tehdit eden tehlikelerin farkına varmıştı. “Sentez Raporu”nda şunlar belirtiliyordu:
“Tabandan tavana kadar bir eleştiri ve özeleştiri sürecine girmek büyük önem taşıyor. (...) Hatalarımızın eleştirisi önünde ayak bağı olanları, eleştiriyi etkisiz kılmak için çabalayanları ve eleştiri karşısında yeminli düşmanları ilan etmek ve onlara karşı acımasızca savaşmak gerekir.”
Stalin, Mart 1953’te öldü (19. Kongre Aralık 1952’de yapılmıştı). Troçkizme ve Buharinizme karşı yaptığı gibi bu operasyonu da sonuna kadar götürmeye vakti kafi gelmedi. Ve böylece, yozlaşmış bürokrat unsurlar parti ve devlet organlarında elde ettikleri kademeleri, darbe için birer mevzi olarak kullanabildi. Düne kadar birer sapma, boşluk ya da nicel yanlışlıklar olarak görülebilecek şeyler, artık, Stalin’in önderliğindeki Bolşevik Parti’ye aykırı, ideolojik-politik bir çizgiye dönüştü, farklı bir karaktere büründü.
SOVYET DENEYİNDEN ÇIKARILACAK BAZI DERSLER
SSCB’de revizyonist ihanet ve onu takiben, sosyalist rejimin dejenerasyona uğrayarak kapitalist, emperyalist ve faşist bir rejime dönüşmesi, bazılarının iddia ettiği gibi kaçınılmaz bir kader ya da Marksist-Leninist teorinin doğasından kaynaklanan bir sonuç değildir. İnsanlık tarihindeki ilk sosyalist deneyin, kendi zayıflık ve noksanlıklarının gerçek, ama acı bir ürünüdür. Bu deneyin derslerinden yararlanmasını bilmek, sadece burjuvazi karşısında devrimin zaferi, proletarya diktatörlüğünün kurulması ve sosyalizmin inşası için değil, ama aynı zamanda sosyalizmin, ihanet karşısında korunmasının da garantisi olacaktır.
Görüldüğü gibi SSCB’de ihanetin doğuşuna yol açan en büyük tehlike, bürokratizm ve ondan kaynaklanan teknokrasi ve entelektüelizmdir. Dış saldırganlık neticesinde değil, bizzat proletarya devleti ve işçi sınıfı partisinin kendi içinde ortaya çıkan bir tehlikedir. SSCB’de olanların bir kez daha yaşanmaması için yapılması gereken, revizyonistlerin iddia ettiği gibi sosyalist rejimin ve Marksizm-Leninizmin yerine bir burjuva rejimini ve liberal teoriyi ileri sürmek değil; bütün sosyalist inşa dönemi boyunca Marsizm-Leninizmi rehber alarak, bazı sorunlara pratik ve teorik bakımdan daha büyük bir önem vermektir.
SSCB’deki ihanet, içerideki sınıf mücadelesine, en az dışarıya karşı verilen sınıf mücadelesiyle aynı düzeyde önem vermek gerektiğini gösteriyor. Dış düşman, sosyalizmi yıkma hedefine, ancak içeride dayanaklar bulabilirse ulaşabilir. İçerideki dayanaklar, mutlaka her zaman eski, yenilmiş sınıfların kalıntıları olmayabilir. Sovyet deneyinde de görüldüğü gibi, proletarya devleti ve partisinin saflarında ortaya çıkan yozlaşmış bürokrat unsurlar olabilirler. Sosyalist toplumda, antagonist çelişkiler bütünüyle yok olmaz, uzlaşmaz olmayan çelişmeler içerisinde var olmaya devam ederler.
Devlet ve parti saflarındaki ihanetin başlıca kaynağı olan bürokrasiye karşı mücadele şunları gerektirir:
Çürümüş unsurların doğmasına maddi kaynaklık yapabilecek nesnel faktörler üzerine eğilmek ve kontrol altına almak. Yani; şehirle kır, kafa emeğiyle kol emeği ve sosyalist mülkiyetin iki biçimi arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmak, kooperatif mülkiyetini halkın mülkiyeti seviyesine yükseltmek için kesintisiz bir çaba içerisinde bulunmak. Üstyapıyı sürekli sağlamlaştırmak, proleter demokrasiyi genişletmek, geniş kitleleri toplumsal ve politik yaşamın örgütlenmesine her düzeyde katmak. Bu, Marksist-Leninistlerin proletarya diktatörlüğü çerçevesinde bazı temel ilişkilerle, uygun çözümler bulmak üzere ilgilenmesi demektir. Yani:
1- Parti yönetimi ile parti tabanı; bütün parti ile işçi sınıfı ve diğer emekçiler ve onların toplumsal örgütleri arasındaki ilişkiyi düzenlemek.
Burada hedef şudur:
– Oportünizme karşı mücadele ve ideolojik-politik eğitimin yetkinleştirilmesi, demokratik merkeziyetçilik ilkesinin dikkatli, uyanıkça uygulanması ve yönetimin taban tarafından denetiminin geliştirilmesi.
– Parti ile sınıf arasında demokratik ilişkilerin oluşturulması: İşçi sınıfını izlenecek politikaların oluşturulmasına ve ideolojik-politik mücadelelere katmak, partiye üyelerin alınması, atılması ve yönetici organların oluşumuna ilişkin görüş belirtmelerine fırsat yaratmak.
– Parti ile kitle örgütleri arasında demokratik ilişkilerin kurulması: Kitle örgütlerinin partiden gelen emirleri uygulayan idare aygıtlarına dönüşmesinin engellenmesi. Lenin’in belirttiği gibi, bu örgütleri “birer komünizm okulu” olarak ele almak gerekiyor.
2- Proletarya diktatörlüğü saflarında idari yapılarla, seçilmiş olanlar arasındaki ilişkiyi düzenlemek. Bu ilişkiyi iki açıdan ele almak gerekiyor. Birincisi, bütün devlet memurlarının seçim yoluyla göreve gelmeleri gerçekleşinceye kadar, önceliği, devlet aygıtlarına tayinle gelene değil, seçilmiş olana vermek.
İkincisi ise, bütün idari yapıları (hükümetten en ufak birime kadar) her bakımdan, seçilmiş olanlara tabi kılmak. Çünkü seçilmiş olanlar hem halkın iradesini temsil eder, hem de onun denetimine tabidir.
3- İdari yapılar ve seçilmiş olanlarla işçi sınıfı ve diğer emekçiler arasında, birincilerin ikincinin gerçek ve etkili bir denetimine tabi olduğu bir ilişki kurmak.
Bu çerçevede kadrolar sorununa ve kadroların kitlelerle ilişkilerine büyük bir önem vermek gerekiyor. Bu konudaki her sapma, bürokrasi için bir temelin oluşması anlamına gelir. Kadrolar bir işçi gibi yaşamalıdır. İdeolojik-politik formasyonlarına özel bir dikkat gösterilmeli ve üretime katılmaları sağlanmalıdır. Kadroların dolaysız kitle denetimine tabi tutulmalarının yanı sıra, idari aygıtın giderek küçültülmesi ve buradaki kadroların önemli bir çoğunluğunun üretime kaydırılması doğrultusunda çalışılmalıdır.
4- Merkezileşen (merkezileştiren) yönetim ile, yaratıcı kitle ve özgür taban inisiyatifi arasındaki ilişkiyi oluşturmak. Bu, kitlelerin ekonomik-sosyal ve kültürel planların hazırlanmasına, politik karar süreçlerine katılması anlamına gelir. Bu gelişimi engelleyen her girişim bastırılmalıdır.
5- Seçimle işbaşına gelen yapılar üzerinde işçi sınıfının, devleti ve partisi vasıtasıyla üstten denetimini ve alttan, dolaysız denetimini sağlamak. Bürokrasiye karşı mücadelede temel mekanizmalardan birisi de budur; etkili olmak, işçi ve köylü kitle kurumları aracılığıyla (işçi-köylü denetim komiteleri) yürütülmek zorundadır.
Bu değişik ilişkilere, doğru, Marksist-Leninist bir yaklaşım, sosyalist toplumda bürokrasiye karşı savaşın temel unsurudur.
-II-
BİR DENEYİN DERSLERİ ÜZERİNE BİR KEZ DAHA

Sosyalist hareket, iktidara yürüyen halk kitlelerini yönetmek bakımından olsun, sosyalizmin inşası konusunda olsun çok uzun bir süreci kapsayan önemli bir tecrübe birikimine sahip bulunuyor.
Bununla birlikte özellikle ikinci konuda, talihsizlikler avantajları aşmış bulunuyor. Sonuç, işçi sınıfının, sosyalizmi inşaya giriştiği bütün ülkelerde iktidarı kaybetmiş olmasıdır. Yeni duruma gözlerini kapatan bir skleroza ve sekterizme düşmeden; sadece sınıfın çıkarlarını gözeterek diyalektik, materyalist ve devrimci bir ruhla derin bir eleştiri ve özeleştiriye girişmek ihtiyacı buradan doğmaktadır.
Marksizm için her dönemde en büyük tehlike, onu; kendini yeni gelişmelerle tamamlamayan, dönüştürmeyen ve gerçeğin karşısında değişmez dogmalara indirgeyen eğilim olmuştur ve bugün de öyle olmaya devam etmektedir.
Bu, Marksizmin devrimci özüne aykırı bir eğilimdir. Marksizm, yaşanan dönüşümlerin ve dünya ilerici hareketinin biriken tecrübelerinin ışığında teoriyi geliştirmek için kendini sürekli yeniler. Marksizmin devrimci yürüyüşünün sürekli yenilenmesinden bahsetmek demek, doğruluğu tecrübe ile kanıtlanmış ilkelerden uzaklaşmak anlamına asla gelmez.
Eleştiri-özeleştiri hareketi ne kadar derin, içten ve nesnel olursa, sonuçları da işçi sınıfına ve halklara yeni ufuklar açacak, kanlı kapitalistleri alaşağı etme, dünyayı değiştirme gücüne güvenlerini artıracak denli elverişli olacaktır. Hareketsizlik, taşlama ve Marksizmi bir dini davranış derekesine düşürmek, her türlü Marksist referansı ebediyen tasfiye etmeyi amaçlayan burjuva stratejisine destek olmak anlamına gelecektir.
Komünist hareketin yenilenmesiyle, işçi hareketinin ve ulusal kurtuluş hareketinin ilerlemesiyle yakından bağlantılı olan bu eleştiri-özeleştiri hareketi, bütün sosyalist deneyi masaya yatırmalı, yenilgiye neden olan ve felce uğratan faktörleri açığa çıkarmalıdır. Burjuvazinin sosyalizme karşı saldırıda şaşırtıcı bir şekilde, ekonomik gelişme, demokrasi, bireyin özgürlüğü, baskı gibi konuları öne çıkardığına dikkat çekmek gerekiyor. Tam da bu cephelerde kapitalizmi aşmak üzere gelmiş olan sosyalizmi, bu hedeflere varma yeteneğinden yoksun olmakla itham ediyor.
Sosyalizm, kapitalist üretim ilişkileri tarafından engellenen üretici güçleri özgürleştirmek ve gelişmelerinin önünü açmak için gündeme geldi. Buradan, üretim araçlarının, emeğin örgütlenmesi biçimlerinin, üreticilerin şahsi ve kolektif yeteneklerinin engelsiz bir gelişimini anlıyoruz. Sosyalizm; kapitalist toplumun utanmaz, ikiyüzlü, kinik sınıf sisteminin yıkıntıları üzerinde eşitlik ve adaleti gerçekleştirmek ve gerçekte yüzeysel ve baskıcı, sömürücü bir azınlığın demokrasisi olan burjuva demokrasisi yerine, geniş ve derin bir demokrasiyi yerleştirmek üzere geldi. Sosyalizm başka şeylerin yanı sıra, emekçiyi kendi ürününe yabancılaştıran ve makinenin basit bir eklentisine dönüştüren kapitalist toplumun dıştalayıcılığına karşı, bireyi özgürleştirmek için geldi. Bununla birlikte, değişik kıtalardan milyonlarca insanın, uğruna mücadele ettiği ve en değerli varlıklarını feda ettiği; başlangıçta kapitalist sistemi kökten sarsan ve büyük başarılar elde eden (özellikle Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşasının başarıları) sosyalizmin, yenilgisi ve gerilemesinin (kendinden önceki deneylerin eleştirisi üzerinden Marksizm-Leninizmin devrimci özüne sadakatini ilan eden, kendini sosyalizmin canlılığının somut örneği olarak sunan ve yıkılıncaya kadar da milyonlarca ilericinin esin kaynağı olmaya devam eden Arnavutluk’un yaşadıkları da dahil olmak üzere) nedenleri üzerinde kafa yormanın tam da zamanıdır.
İşçi sınıfı ve ilerici güçler şu ikilem karşısında kaldılar: Toplumun maddi ve manevi ihtiyaçlarının karşılanması ve geliştirilmesi bakımından güçlü bir kapasiteye sahip olan sosyalizm; ağır bir kriz içerisindeyken, barındırdığı derin çelişkiler nedeniyle tarihsel olarak yok oluşa mahkum bulunan kapitalizm, bugün aşılmış olduğu halde yine de kendini yenileme ve yeni duruma adapte olma bakımından sosyalizme meydan okuyor gibi görünüyor.
Bu ikilemi yanıtlayabilmek ve şu temel soruya cevap verebilmek için, Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği’nde meydana gelen gelişmeleri sübjektif gerekçeler ve komplolarla açıklayan basit ve yüzeysel tahlilleri bir kenara atmak gerekir: İleri bir üretim sisteminden (sosyalizm) geri bir üretim sistemine (kapitalizm) dönüş, işçi sınıfı ve emekçi halkın kendi kazanımlarını savunmak doğrultusunda ciddi bir mücadelesi olmadan nasıl gerçekleşti? Başka bir deyişle, kitlelerdeki devrimci cesaret ve ruhun kaybolmasına, kendi aleyhlerine değişiklikler olurken tepkisiz bir yığına dönüşmelerine kim sebep olmuştur? Olup bitenler biliniyor. Ama bu duruma yol açan temel faktörler olmalı: Yönetim, işleyiş mekanizmaları ve anlayışları, hatalı ya da duruma uygun düşmeyen yetkiler. Bunları bilmek, anlamak, aşmak ve sosyalizme hem anlayışta ve hem de pratikte yeni bir hamle yaptırmak gereklidir. Bu sorunları uzun bir süre boyunca tartışılamaz ve değiştirilemez, ‘kesin ve tamamlanmış’ olarak değerlendirdikten sonra —ki bu tutum, sosyalizme teoride ve pratikte zarar vermiştir— şimdi de görmezden gelmek, hatalı olacaktır.
Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşası deneyine dair somut birçok veriden yoksun olmamıza karşın, bu ülkenin ve ondan esinlenen diğerlerinin yenilgisinin nedenleri, bizce, birbirini izleyen ve tedrici olarak birikerek revizyonistler için uygun platformu hazırlayan bir dizi hata, sapma ve eksiklikte yatıyor. Revizyonistler iktidarı ele geçirmek, sosyalist inşaya tayin edici darbeyi vurmak ve işçi sınıfının iktidarını, içte bürokratik ve faşist, dışta yayılmacı ve emperyalist bir burjuva diktatörlüğüne dönüştürmek için bu hata, sapma ve eksiklikleri kullandılar. Varılan nokta ise, kriz ve şimdi yaşanmakta olan dağılma sürecidir.
Sosyalizmin inşasını baltalayan ve kapitalizme gidişe yol açan, bizce en başta politik faktördür. Yani sosyalist demokrasinin pratiği ile ilgili olanıdır. Başka birçok faktör arasından özellikle bu noktaya dikkat çekmemizin nedeni, devletin motor güç olarak (planlama, uygulama, denetim, iç ve dış gericiliğe karşı mücadele vb. alanlarda) sosyalist inşada oynadığı merkezi roldür. Dolayısıyla, devlet; işçi sınıfı ve halka ne kadar yakınsa sorunları çözme gücü ve “emekçilerin ekonomik kurtuluşunu garantileyecek açık politik biçime” (Marx) ulaşma gücü de o denli artacaktır.
Sovyetler Birliği’nde sosyalizm konusunda bu çerçevede söylenilecek olan, bizce şunlardır:
1- Halk saflarına nüfuz etmek ve devletin burjuva rejimlerinde ve ondan önceki bütün sömürücü rejimlerde olduğu gibi işçi sınıfına ve halka yabancı, bürokratik bir aygıta dönüşmesini engellemek için halk kitlelerinin devlet işlerine, Lenin’in deyimiyle “tüm devlet yaşamının demokratik inşasına” gerçekten katılması şeklindeki sosyalist ilkelerin uygulanmasında Bolşevik Parti’nin başarısızlığı.
Lenin, bu hedefe varmak için şu üç temel tedbirin alınması gerektiğini belirtir: “Devlet memurlarının (fonksiyonerler) seçimle işbaşına gelmesi, ücretlerinin ortalama bir işçininki düzeyinde tutulması ve gerektiğinde emekçiler tarafından görevden alınabilmeleri.”
Eğer bürokratik bir azınlık, Stalin’in ölümünden sonra parti ve devlet yönetimine el koyabildiyse, bu, bahsedilen ilkelerin ve halk kitlelerinin devlet işlerine katılmaları ile ilgili diğer prensiplerin, ideolojik planda kabul edilmelerine rağmen, gereğince uygulanmadığını ya da tutarlı bir tarzda uygulanmadığını gösterir. Bürokratik aygıtın yaygınlaşması, çıkar gruplarının oluşması, buradan hareketle mümkün olmuştur. Üretim araçlarının ve başlıca bölüşüm mekanizmalarının devlet tarafından kontrol edildiği bir rejimde ise, bu tip sapmaların özel bir tehlike teşkil ettikleri açıktır.
2- Komünist Parti ile devlet arasındaki karşılıklı ilişki ve bunun bir parti-devlet ilişkisine dönüşmesi, pratikte her birinin görevlerine saygı konusundaki titizliğin ortadan kalkması. Sosyalist toplumda komünist partisinin yönetici rolü temel bir sorundur ve onsuz, sosyalizmin varlığı düşünülemez. Ancak yönetici rol, partiyi devlet ve toplumun üzerine çıkaran kanun maddeleriyle değil, halk kitleleri içerisinde faaliyet ve mücadeleyle, görüş ve eleştirilerin dinlenmesi ve değer verilmesi ile edinilir. Kanun maddeleri vasıtasıyla yöneticilik, devletin seçilmiş organlarını zayıflatır, hem bizzat parti içerisinde (çünkü devletin gidişatının kendilerinin tek tek parti üye ve organları olarak kitleler içerisindeki çabalarına değil, kanun kuvvetine bağlı olduğu fikri gelişir) ve hem de devlette bürokrasiyi güçlendirir. Seçilmiş halk temsilcileri ve geniş kitleler içerisinde kayıtsızlık gelişir.
Başka politik örgütlenmelerin olmadığı ya da yasaklandığı bir ortamda bu durum, önemli bir tehlike teşkil eder. Proletarya diktatörlüğü, zaman içerisinde bir parti diktatörlüğüne doğru evrilir. Tarihte ilk olan kazanımların ve zaferlerin elde edilmesi ise, özellikle geri bilinç düzeyine sahip olanlar başta olmak üzere genel olarak kadroların iktidarını güçlendirir.
Yöneticiler üzerinde kitle denetimi böylece zayıflar, parti; yönetici aygıttan ve giderek de genel sekreterden ibaret bir konuma geriler. Ve zamanı geldiğinde ise, sapmalara ve sosyalist meşruiyeti istismar eden oportünistlere, bürokratlara karşı çıkma ve direnme yeteneği gösteremez.
3- Sovyetler Birliği’nde devrimin gelişiminin özel koşullarının bir ürünü olarak ortaya çıkan tek parti olgusunu, bir sosyalist inşa ilkesi haline getirmek ve parti dışındaki her türlü politik oluşumu yasaklamak (1936 Anayasası).
Bu, teorik bakımdan yanlış, politik bakımdan da zararlı bir tutumdur. Toplumsal devrimden sonra (devrimden önce kurulmuş ve ona katılmış bir politik örgütlenme yoksa) ve özellikle de sosyalist inşanın ilk aşamasında, komünist partiden ayrı politik örgütlenme arzusu sadece gerici sınıfların kalıntılarının ve toplumu geriye götürmek isteyen karşıdevrimcilerin arzu ve isteği olarak görülemez. Komünistlerle çatışma içerisindeki bazı halk kesimlerinin veya şahısların da böyle bir isteği olabilir. İşçi sınıfının partisi gerici sınıfların kalıntılarının ve karşıdevrimcilerin önüne barikat kurmakla birlikte, emekçilere örgütsel plan (parti, dernekler) da dahil olmak üzere her bakımdan en geniş olanakları açmalı, yeni doğan örgütlenmelerle ilişkilerini demokratik mücadele eksenine oturtmalıdır. Kuşkusuz eğer bu örgütlenmeler terörizme ve sabotajlara başvurur, dış güçlerle işbirliğine giderek halkçı meşruiyeti istismar etme ve sosyalizmi yıkma girişiminde bulunurlarsa, onlara yaklaşım da başka türlü olacaktır.
Tek parti üzerine yasanın politik bakımdan sonuçları olumsuz ve zararlı olmuştur. Çünkü ‘parti-devlet’ saflarında bürokrasinin yaygınlaşmasına olanak tanımış, sosyalizmin kaderinin sadece ona ve hatta bir kısım yöneticisinin tutumuna bağlanması sonucunu doğurmuş, halk kitlelerinin kendi hak ve çıkarlarını savunmak üzere müdahalelerini ve bunun için bağımsız mekanizmalar oluşturmalarını engellemişitr. Yöneticiler hayatta oldukları ve sosyalizme sadık kaldıkları müddetçe sorun yok, ‘aygıt’ normal olarak işliyor ve bazı tavır ve davranışları düzeltme, değiştirme imkanı var. Ama Stalin’in ölümünden sonra görüldüğü gibi, yöneticinin ölümü, ‘aygıt’ın bloke olması ve rayından çıkmasına yetti. Parti tabanı, işçi sınıfı ve bütün halk, tabii ki kendi çıkarlarını savunmak üzere ayaklanmaya hazır değildi.
Üstelik özellikle politik örgütlenme özgürlüğünden yoksunluk; yönetici kesimin tümü ya da bir bölümünde ortaya çıkan sapmaya karşı sosyalizmi savunacak güçleri de baltalar. Sapma içerisindeki yönetim ya da onun bir kesimi, sosyalizmin bir ilkesi olarak kabul edilen tek parti geleneğine yaslanarak her aykırı sesi ezme imkanına sahip olur. Halbuki, söz söyleme, toplantı ve gösteri özgürlüğünün yanı sıra politik örgütlenme özgürlüğünün bulunduğu koşullarda, sosyalizme sadık güçler daha elverişli bir ortamda direnebilecek ve işçi sınıfı ve kitlelerin alışkın olduğu, yürürlükteki meşruiyeti parçalamak isteyenlerin işi daha da zorlaşacaktır. Kruşçev ve ekibi, Sovyetler Birliği’ndeki bu durumdan (Komünist Parti dışındaki her örgütlenmenin kanunla yasaklanması); parti, devlet ve toplum üzerinde kendi iktidarlarını yaymak ve başkalarını ‘ihanet’ ve ‘sabotaj’ girişimi içinde olmakla suçlamak için yararlandı.
4- Kitle örgütlerini yasal planda ve pratikte partinin bir uzantısı durumuna getirmek, yasayla partiye bağlı yapılara dönüştürmek, bürokratik düşüncenin doğmasına olanak yaratır.
Çünkü bu durumda, parti militanları kitle örgütlerini yönetmek için bu örgütlerin saflarındaki kendi eylemlerine değil, yasanın gücüne yaslanacaklardır. Bu türden anlayışlar, bu örgütlerin saflarındaki iç demokratik işleyişi, canlılığı ve ortaya çıkan sapmalara karşı koyma yeteneğini de baltalar.
5- İşçi sınıfının artık ihtiyacı yokmuş, ya da sınıfın çıkarlarıyla işletme yönetimlerinin ve hükümetin çıkarları tam bir uygunluk içerisindeymiş gibi, grev benzeri bazı işçi haklarının iptal edilmesi (1936 Anayasası).
Bu, sınıfın kendi haklarına yönelecek bir saldırı karşısında silahsız bırakılması demektir. Revizyonist bürokrasi, Stalin’in ölümünden sonra, bu durumdan “sosyalizmin savunusu” adı altında sınıfın her türlü hareketini ezmek için yararlandı.
Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşasından sapmaya, Stalin’in ölümünden sonra iktidarı ele geçiren bürokrasinin ortaya çıkmasına ve bir sınıf olarak örgütlenmesine zemin hazırlayan bazı temel faktörler hakkında dikkat çekmek istediğimiz noktalar bunlardır. Bu hata ve zaafların boyutunu ağırlaştıran, Bolşevik Partisi’nin bu içten ihanetle başa çıkacak teorik bir hazırlığının olmamasıdır. Parti yönetimi sürekli olarak, tarımda kooperatif sisteminin yaygınlaştırılmasıyla birlikte sosyalizmin nihai zafere eriştiğine vurgu yapıyordu. Buharinci ve Troçkist muhalefetin ezilmesiyle birlikte, artık parti içerisinde bir sapmanın mümkün olmadığı ileri sürülüyordu. Tehlike sadece dıştan gelebilirdi (bir askeri saldırı). Her iki fikir de hatalıdır. Zira sosyalizm ancak, içte, gelişmiş, istikrarlı maddi bir temele sahipse ve emekçilere, gelişmiş kapitalist ülkelerdekinden daha iyi bir yaşamı garanti edebiliyorsa nihai zafere erişmiş demektir.
Sovyetler Birliği ise, elde edilen tüm başarılara ve her alandaki nitel sıçramaya rağmen henüz bu durumda değildi. SSCB o dönemde ekonomik ve teknik bakımdan ileri kapitalist ülkeler seviyesinde değildi. Öte yandan nihai zafer, başta gelişmiş kapitalist ülkeler olmak üzere birçok ülkede sosyal devrimin zaferine de bağlıydı. Toplumsal ilerleme, istikrar ve kapitalist kuşatmanın yarılması için elverişli koşullar ancak böylelikle doğabilirdi. Bu gerçekleşmedi. Ekonomik ve teknolojik bakımdan en ileri ülkeler, kapitalizmin egemenliği altında olmaya devam ediyordu.
Diğer yandan, içte bir sapma riskini öngörmemiş olmak, işçi sınıfının ve genel olarak emekçi halkın uyanıklığını sınırlamaktaydı. Kuşkusuz Sovyetler Birliği’nde sosyalist tecrübenin, içinde gerçekleştiği koşullar, oldukça zordu ve bu tür hata ve sapmaların ortaya çıkmasına elverişli bir atmosfer hazırlayarak olumsuz bir etki yaratıyordu. Bu, insanlık tarihinin ilk sosyalist deneyiydi. Bolşevik Partisi ekonomik, toplumsal, politik ve kültürel bakımından azgelişmişlikle sınırlanan bir çerçevede ve vahşi kapitalist kuşatma koşullarında zaferin yolunu açmak zorundaydı.
İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Nazi saldırganlığı ise, ülkeyi maddi ve insan gücü bakımından büyük bir tahribata uğratmıştı. Cephede hayatlarını kaybeden en iyi kadrolardan yüzbinlercesinin tecrübe, çaba ve hizmetlerinden mahrum kalınmıştı. Lenin ve daha sonra da Stalin’in önderliğindeki parti, geri Sovyet toplumunu ayağa kaldırma, içte ve dışta zor koşullarla çarpışarak kapitalist devletlerin seviyesine yetişme ve hatta onları aşma göreviyle karşı karşıya idi. Her şeye rağmen, parti, kısa süre içerisinde önemli zaferlere damgasını vurdu. Eğer belirtilen hata ve sapmalar olmasaydı, Sovyet deneyi ihanet ve başarısızlıkla sonuçlanmaz, uluslararası durum şimdiki gibi olmazdı.
Marksizmin devrimci ve eleştirel özüne dönüş ve bunun değişik sosyalist deneylerin ve bugünkü uluslararası durumun tahlilinde kullanılması, uluslararası işçi ve komünist hareketin toparlanması için de büyük önem taşımaktadır. Sovyet deneyi ile ilgili olarak ileri sürdüğümüz eleştiriler bu kapsama girer, yoksa bazılarının zannedebilecekleri gibi liberal bir çerçeveye değil.
Demokrasi, sosyalizmin özüdür ve bütün yapının her kademesinden geçen sinir olmalıdır.
Kapitalizm ise demokrasi karşıtlığıdır. Çünkü o, adaletsizlik üzerine, toplumun emekçi çoğunluğunun bir azınlık tarafından sömürüsü üzerine kuruludur. Revizyonizm olmadan kapitalist rejim, sosyalizmi tahrif etme ve kendini demokrat diye yutturma imkanı bulamazdı.
Geçmiş deneylerde burjuva saldırısını kolaylaştıran tüm hata, sapma ve zaaflardan arınmak, kazanımları her alanda sağlamlaştırmak ve insanlığın bütün ileri değerlerini sahiplenmek komünistlerin görevidir. Bütün bu kazanımları, eylem plan ve programlarında ifade etmek bir zorunluluktur. Komünistler esnek ve akıllı yöntemlere başvurarak, büyük yürüyüşlerini baltalayan engelleri aşacaktır.
Bu koşullarda komünistlerin uluslararası plandaki birliği, hayati bir önem taşımaktadır. Geliştirmek ve sağlamlaştırmak için bütün araçları kullanmak, görüş alışverişi, ortak program ve faaliyetler için çaba sarf etmek zorunludur.
(*) Yazının birinci bölümü, Hamma Hammami’nin “Karşıdevrim İçinde Bir Karşıdevrim” makalesinden (Sayfa 70-82, 89-92, Tunus 1988), ikinci bölümü ise “Sosyalizm Veya Barbarlık” makalesinden (Sayfa 75-95, Tunus 1992) alınmıştır.
TUNUS İŞÇİLERİ KOMÜNİST PARTİSİ (PCOT)


NOT: Eksik olan ''bölüm'' en kısa zaman da eklenecektir.
Şubat Güneşi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com