Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SF-Kütüphane > Sosyalizm Süreli Yayınlar > Atılım


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi İleri sıçramanın zorunluluğu–Fransa-I
Cevaplar
2
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
1178
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 26.Mart.2012, 23:58   #1
 
crixus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
crixus
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 02.Ocak.2012
Üye No: 41139
Mesajlar: 265
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Standart İleri sıçramanın zorunluluğu–Fransa-I

İleri sıçramanın zorunluluğu–Fransa-I
ARİF ÇELEBİ
1940'lı yıllardaki Nazi işgaline ve yerli işbirlikçilerine karşı komünistlerin önderliğinde başlatılan ve örgütlenen anti faşist direnişe burjuva demokrat de Goullecü saflarda katılan Stêphane Hessel yazdığı kitapta o gün öfkeyle ayağa kalkmamıza yol açan sebeplerden çok daha fazlası bugün yeniden ayağa kalkmamız için var diyor. (1) Çağrısı kısa ve öz: İndignez – Vous! Öfkelenin! S. Hessel bugün uluslararası mali oligarşinin istilasının Nazilerin işgalinden beter olduğunu söylüyor; mali oligarklara ve dayatılan neoliberal politikaları uygulayan işbirlikçilere karşı isyan etmeleri için gençlere çağrı yapıyor. Anti faşist direnişten sonra ulusal konsensüsle oluşturulan yeni cumhuriyetin programında büyük toprak sahipleri ve tefecilerin ekonominin yönetiminden uzaklaştırılması; enerji kaynakları ve bankaların ulusallaştırılması; demokratik sosyal değerlerin egemen kılınması; ortalama düzeyde bir yaşamı tüm yurttaşlar için garanti altına alan bir sosyal güvenlik ağının oluşturulması ve çalışanlar için huzurlu bir emeklilik hakkının teminat altına alınmasının yer aldığını belirten S. Hessel devamında, oysa bu programın bütünüyle tasfiye edilmekte olduğunu anlatıyor. Emeklilerin artık bir baş belası olarak görüldüğünü, sosyal güvenlik ağının her tarafından delindiğini, yoksullar ve zenginler arasındaki gelir farkının gitgide büyüdüğünü, kağıtsızların, göçmenlerin, mültecilerin ayrımcılığa maruz kalmak bir yana suçlu görüldüğünü, insan haklarının ayaklar altına alındığını ve çevrenin hoyratça mahvedildiğini belirtiyor; tüm bunlara karşı öfkelenmek ve ayağa kalkmaktan başka bir yol kalmadığını söylüyor. S. Hessel haklı. Tek çıkış yolu öfke ve isyan. Peki ama nasıl, kiminle ve kime karşı ve ne elde etmek için?
S. Hessel'in sözünü ettiği program anti faşist direniş sonrası işçi sınıfı ve burjuvazinin temsilcilerinin uzlaşması ile ortaya çıkmıştı. S. Hessel bu program bugün tasfiye edildiğine göre, bu program temelinde inşa edilen cumhuriyetinde tasfiye edilmekte olduğunu ve bundan dolayı yurttaşların cumhuriyete bağlı kalmak yerine yeniden isyan etmeleri gerektiğinden bahsediyor. Peki yeniden eski programa dönmek mümkün mü? Her şeyden önce sınıflararası böyle bir uzlaşmayı yeniden inşa etmek mümkün mü?
İşçi sınıfının sendikal ve politik temsilcileri ile burjuvazinin temsilcilerinin bir masa etrafında toplanarak, hadi emekçilerin lehine ekonomik ve demokratik hakların ilerletilmesi ve büyük çaplı devletleştirmeleri kapsayan bir program üzerine anlaşmaya varalım, demeleri olası mı? Her halde politik aklı başında olan hiç kimse böyle bir olasılıktan söz edemez. Böyle bir uzlaşma hayal bile değil artık.
Böyle olduğu için öfke ve isyanın kapitalizmin şu ya da bu çürümüş, kokuşmuş, rezil görünümünü değil ikircimsiz biçimde kapitalist sistemin kendisini hedeflemesi gerekir. Kapitalizm ağacının kurumuş, küflenmiş dallarını keserek onu işe yarar hale getirmek söz konusu olamaz, çünkü o ağacın kökleri kurtlandı. Ağacın kökünden sökülüp, yakılmasından başka bir çare yok. “Köktencilik” kelimenin gerçek anlamıyla böyle karşılık buluyor bugün.
S. Hessel, ekonomik-demokratik hakları savunmak ve tasfiye edilen programı yeniden geçerli kılmak için “barışçıl barikata” çağrısı çıkarıyor ve Tobin vergisi* öneriyor. Barışçıl barikata dayalı bir savunma hattı Hitler ordularını durduramayan Maginot Hattı** gibi çökmeye yazgılı. Tobin vergisi de hiçbir işe yaramaz. Çünkü kapitalist sistem tepeden tırnağa çürümüş vaziyette. Bu tip bir verginin emekçilerin birikmiş temel sorunlarına çözüm getirmesi mümkün değil. Kaldı ki mali oligarşinin denetiminde olan devlet yerli yerinde kaldıkça kesilen vergiler tıpkı şu an olduğu gibi halkın yararına kullanılmak yerine devlet eliyle mali oligarkların kasasına yeniden aktarılacaktır. Fransa'da 2003 yıllında fakirlerin sayısı yaklaşık 4 milyondu. Fakirlik ve Toplumsal Dışlanma Ulusal Gözlemevi'ne göre (ONPES), “İstihdamın artan şekilde geçici (ve güvencesiz) özelliği ve kimi ücretlerin düşük kalması tüm yıl boyunca çalışmalarına karşın insanları fakirliğe itmektedir.” Toplumsal ve İktisadi Araştırmalar Enststüsü'ne göre (IRES), “1.3 ile 1.6 milyon arasında çalışan vardır” ve son yıllarda bu sayı artmaktadır. Çalışma Bakanı ise “Tam zamanlı işlerde çalışan 300 bin kişi o kadar az para kazanıyor ki toplumsal yardım almak zorundalar” diyordu. Eşitsizlikle İlgili Uyarı Ağı'na göre “eşitsizlik ve fakirliğin artışı 20 yıldır sürmektedir.”
İstatistik Kurumu'na göre (İNSEE), toplam nüfusun en zengin ailelerin oluşturduğu yüzde 20'lik kesiminin ortalama brüt geliri, en az gelire sahip yüzde 20'lik kesiminkinden 7.4 kat fazladır. Buna karşın vergi kesintileri, aile yardımları, kamu yardımları dikkate alındığında bu oran 3.8'e inmektedir. (2) Ama zaten mali oligarşinin kan bürümüşcesine gözünü diktiği yer, halk yararına bu kamu harcamalarıdır. Aile yardımları ve sosyal güvenlik haklarının giderek daha çok kırpılması, emeklilik yaşının yükseltilmesi, eğitimin paralı hale getirilmesi yönünde peyderpey atılan adımlar vb, bütünlüklü bir saldırının unsurlarıdır. Bu konular, şiddetlenen sınıf mücadelesinin başlıca güncel nedenleri olarak öne çıkmaktadır. Gerek düşük ücretlere, güvencesiz çalışma ve işsizliğe gerekse de sosyal hakların tasfiyesine yönelik girişimlere karşı mevzi direnişlerin kararlılığı ve şiddeti burjuvazinin saldırılarını durdurmaya yetmedi. Yetmez de. Çünkü işçi sınıfı (aynı zamanda genel olarak emekçiler ve emekçi gençlik) ile burjuvazi arasında uzlaşmanın nesnel zemini ortadan kalktı. İşçi sınıfı ve ezilen emekçi kesimler ile onların gençliğinin kapitalizmin tekerine çomak sokmak, burjuva devleti tepetaklak etmek dışında bir kurtuluş yolu yok. Kapitalist üretim biçiminin teknik temelinde sürekli devrimler söz konusu değil artık. Kapitalizm varoluş krizinde. Bu yüzden gözü dünmüşcesine emekçilerin kazanılmış haklarına saldırarak varoluşunu sürdürmeye çalışıyor. 1940'ların ikinci yarısından sonra olduğu gibi karşılıklı geri adımlar atarak bir program etrafında sınıf uzlaşmasına varmak söz konusu olamaz.
1) Stephane Hessel, İndignez – Vous, Fransızca basım
2) İstatistik bilgiler, Le Monde yazarı Hervé Kempf'in “Zenginler Dünyamızı Nasıl Mahvediyor” (Epos yayınları) kitabından alınmıştır.
* Ekonomist James Tobin, döviz spekülasyonlarını yatıştırmak için uluslararası parasal işlemlerin vergilendirilmesini savunuyordu.
** Maginot Hattı, olası Alman işgaline karşı 1929'da inşasına başlandı. 1940'da Nazi ordusu hattı zorlanmadan aştı.
crixus isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04.Nisan.2012, 23:31   #2
 
crixus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
crixus
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 02.Ocak.2012
Üye No: 41139
Mesajlar: 265
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Standart İleri Sıçramanın Zorunluluğu -Fransa- II

İleri Sıçramanın Zorunluluğu -Fransa- II
ARİF ÇELEBİ

Aslında 1940'lara kadar geri gitmeye gerek yok. 1968 isyanı çok daha yakın bir tecrübe. Dönemin genç isyancı militanlarından Daniel John – Bendit 1968 Ocak'ında Gençlik ve Spor Bakanı'nın önünü keserek “Sayın Bakan, Fransız gençliği hakkında 600 sayfalık bir rapor hazırladınız. Ama içinde cinsel sorunlarımızla ilgili tek kelime yok. Neden?” diye sorar. Öfkeden kendini kaybeden Bakan “Ben şahsen sporu cinsellik eğitimine tercih ederim. Eğer cinsel sorunlarınız varsa, havuza atlamınızı öneririm” der. (1)

Bugünün Fransası'nda eğitim bakanının önünü kesmeye kalkışan bir gencin can alıcı sorusu bu tipten olmazdı herhalde. Halk çocuklarının yüksek öğrenimden dışlanması ve genç işsizlik oranının yüksekliği çok daha can yakıcı sorunlar olsa gerek.

Kuşkusuz aktarılan anektod '68 isyanının belirleyici yanını oluşturmuyor. Bugünle kıyasla bir fikir vermesi için bu örneğe değinildi. '68 isyanının temelinde kapitalizmsiz bir dünya özlemi vardı. Ne ki bu “özlem” işci sınıfı ve emekçi kitleler için henüz belirleyici düzeyde bir bilinç ve eylem konusu değildi. Daha çok genç devrimcilerin düzenden kopuş arayışının radikal ifadesi idi '68.

Fransız Komünist Partisi (FKP) lideri G. Marchais'e bakılırsa “bu 'devrimcilerin' düşünceleri ve eylemleri gülünç”tü. “Bu sahte devrimcilerin maskeleri derhal düşürülmeli” idi. “Çünkü, De Gaulle hükümetinin ve büyük kapitalist tekellerin çıkarlarına hizmet ediyorlar”dı. Bunlar “işçi ailelerinden gelen öğrencileri hor gören ve çok yakında gidip babacıklarının şirketini yönetmek ve oradaki işçileri kapitalizmin en elverişli gelenekleriyle sömürmek için “devrimci ateş”lerini söndürecek olan büyük burjuva çocukları”ydı. (2)

FKP'nin '68 devrimci başkaldırısında aldığı bu sakıngan – reformcu tutumun ve devrimci başkaldırıdan duyduğu tedirginliğin, bu sınıf uzlaşmacılığının FKP'nin “devrimci ateş”ten yoksunluğu bir yana, o günün toplumsal maddi koşullarıyla da ilişkisi olsa gerek.

Ya bugün? FKP'nin bugün benzer nitelemelerle isyancı gençliğe saldırabileceğini düşünebilir miyiz? L' Humanité'nin 1 Eylül 2011 tarihli sayısının manşeti şöyleydi: “Üniversiteler işçi çocuklarına kapalı”. Konuyla ilgili iç sayfalardaki haberlerde okul tatillerinde çalışmak zorunda kalan öğrencilerin oranının 2006'da yüzde 36.8'den 2010'da yüzde 50.3'e yükseldiğinden bahsediliyor. Artan eğitim giderleri ile ilgili ayrıntılı açıklamalara yer veriliyordu.

1968'de isyan, gençliğin belirli bir andaki devrimci patlaması, bilincin kopuşu, bilinçli bir tercihti. Bugün emekçi gençliğin nesnel kopuşu var, bu bir varoluşsal kopuş. Bu kopuş bir bilinç haline gelmezse, gençlik isyan etmezse mevcut varlık koşullarını dahi koruyamaz. Bu nedenle isyan bir tercih değil, zorunluluk. İsyan etmeyen kaybeder. Ve bugün FKP dahil hiç kimsenin aklına isyancı öğrencileri “Kapitalist tekellerin çıkarlarına hizmet edenler... Büyük burjuva çocukları” olarak suçlamak gelmez. 1968 bir devrimci dalgaydı, kapitalizmin kıyılarını sertçe dövdü, burjuva kaleleri sarstı, sonra hızla geri çekildi. Şimdi “devrimci oluşum süreci” mayalanıyor. Bu oluşmakta olan isyanı bir patlama ya da dalgayla sınırlı bir hareket değil, art arda dalgalarla büyüyen ve birbirini tetikleyen patlamalarla şiddetlenen, geri çekilmesi yalnızca yeni bir hücum için bilinç ve enerji depolamaya hizmet eden bir süreç olarak hareket, muhtemel yakın geleceği daha iyi tanımlıyor. Bu böyle olmalı, zira hücuma kalkışan bir dalga geri çekildiğinde orada dingin bir deniz bulmayacaktır, şiddetlenen sınıf çelişkilerinin gerilimi ile kaynaşan toplum denizi yeni yeni isyan dalgaları üretecektir.

1968 başkaldırısına dair en çarpıcı değerlendirmeyi, FKP'nin o günlerdeki Genel Sekreteri yapmıştı. Waldeck-Rochet, şöyle diyordu:

“Aslında, Mayıs'ta şu ikisinden birinin tercih edilmesi gerekiyordu;

- İşçilerin temel taleplerinin grev sayesinde elde edilmesine olanak verilecek şekilde hareket etmek ve aynı zamanda, siyasi düzeyde, anayasal yollarla gerekli demokratik değişiklikleri yapmayı amaçlayan bir politika izlemek. Bu, bizim partimizin tavrıydı.

- Basbayağı bir güç denemesini kışkırtmak. Diğer bir deyişle, bir devrim girişimi. Bu, rejimi zorla yıkmayı hedefleyen silahlı bir mücadeleye başvurmayı da içerecekti. Bu da belli aşırı sol grupların maceracı tutumuydu.” (3)

1968'de iki tercih, iki yol vardı. Nesnel koşullar her ikisini de mümkün kılıyordu. İşçi sınıfının “devrimci ateş”ten yoksun önderliği nedeniyle “anayasal yol” galip geldi. Ya bugün, böyle bir yol, böyle bir tercih şansı var mı? Nesnel koşullar bu tercihi geçersiz kılıyor. Geriye “devrim girişimi” kalıyor. İşçilerin, emekçi gençliğin henüz bu yola dalga dalga akmaması bu gerçeği değiştirmez. 1968'de birinciyi, “anayasal yolu” tercih eden işçi sınıfının reformcu politik temsilcileri de ayrışarak, ya da çözünerek de olsa eninde sonunda ikinci yola meyletmek zorunda kalacaklar. Ya da “kapitalist tekellerin çıkarlarına hizmet eden” burjuvazinin sözcüleri olarak karşı saflarda bulacaklar kendilerini.

1) Colin Barker, Devrim Provaları, Yordam kitap,

2) Ľ Humanité, 3 Mayıs 1968, aktaran a.g.e.

3) Ľ Humanité, 30 Mayıs 1968, aktaran a.g.e.
______________________________________________________
"Devrimi, bütün yüreklerin dönüşmesi ve özgür insan onuru adına bütün ellerin havaya kalkması olarak anlıyorum." Karl Marks
crixus isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09.Nisan.2012, 02:54   #3
 
crixus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
crixus
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 02.Ocak.2012
Üye No: 41139
Mesajlar: 265
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Standart

İleri sıçramanın zorunluluğu-Fransa III
ARİF ÇELEBİ

“Aslında bugünün yeni köleliği; yeni Dünya Düzeni'dir. Ve bugünün yeni köleci başları da, uluslar arası finans çevrelerinin kodamanlarıdır. Bu yeni kölelik düzeni, tüm dünya insanlarını köleleştirmektedir. Bunların Yeni Yasa Tabletleri Chicago Menkul Kıymetler Borsası endeksi ya da Dow Jones endeksidir; büyük papazları GATT, IMF ve OECO'dir. Peygamberleri ise CNN ve Washington Post'tur.”*

Bu sözler, ne bir komüniste ne de herhangi bir ilerici kişiye ait. Tam tersine bunlar azılı bir anti komünist olan ırkçı-faşist ulusal cephe'nin eski lideri Le Pen'in dilinden döküldü.

1 Mayıs 1998'de yaptığı konuşmada Le Pen özetle, “Sermayeye ait olan, sermaye için olan, sermaye tarafından inşa edilen bir Avrupa istemiyoruz, küreselleşmeye hayır” diyordu. Solcular için ne kadar tanıdık, bildik sözler bunlar değil mi?

Le Pen'in ırkçı bir faşist olduğundan kuşku yok. Ama ona oy veren milyonların salt ırkçı milliyetçi duygularla onun peşine düştükleri iddia edilemez. Le Pen'in kurduğu Ulusal Cephe, emperyalist küreselleşme saldırıları ile konumları sarsılan küçük burjuvaziden, ücretlilerden ve gençlerden belli düzeyde bir destek buluyor.

Ulusal Cephe'nin 1980'lerdeki şiarı “önce Fransızlar”dı. 1990'ların sonunda ulusalcılık söylemi ile birlikte küreselleşme karşıtlığı öne çıktı. 2002 başkanlık seçimlerinde Le Pen'in ikinci tura kalmasına yetecek kadar oy alması da (yaklaşık yüzde 17) bu yönelimin kitlelerde karşılık bulduğunu gösteriyor. Aynı seçimde Fransız Komünist Partisi'nin (PCF) yüzde 3.37, Devrimci Komünistler Birliği'nin (LCR) yüzde 4.25 oy toplaması, Ulusal Cephe'nin (FN) aldığı desteğin önemini gözler önüne sermeye yeter. Le Pen'e desteğin 2007 başkanlık seçimlerinde yüzde 10.44'e gerilemesi bir an için Ulusal Cephe'nin sahne dışına doğru çıkmakta olduğu düşüncesinin doğmasına yol açmış olabilir. Ama 2012 seçimlerinde Le Pen'in siyasi mirasını devralan kızının alacağı muhtemel oy oranının, yapılan anketlere göre 2002'de olduğu gibi yüzde 17 civarında olabileceği öngörülüyor. Bu oy oranının 2. tura kalmak için yeterli olmaması Ulusal Cephe'ye yönelik kitle ilgisinin önemini karartmaz.

Ulusal Cephe nasıl bir partidir? Irkçı ve milliyetçidir. Doğru, ama yanı zamanda neoliberalizm ve küreselleşme karşıtıdır.

Biraz irdelendiğinde görülecektir ki gençliğe “Öfkelenin! Öfkeyle ayağa kalkın” çağrısı yapan S. Hessel, ya da Tobin Vergisi uygulamasını savunanlar; çözümü zenginlerin tüketimini azaltmakta arayan Herve Kampf gibileri ile küreselleşme karşıtlığını mücadelesinin başlıca hedefi haline getiren J. Bowe gibi köylü liderleri, neoliberalizm ve küreselleşme karşıtlığı ve ulusalcılık vurguları ile Ulusal Cephe'den farklı ama nesnel olarak onunla paralel yollardan gitmektedirler.

Kuşkusuz Ulusal Cephe, ırkçı faşist bir olarak gerici, buna karşın diğerleri ilerici bir konumdadır. Ne ki bu “ilericilik” kapitalizmin sınırları içinde çakılıp kaldığı için ve artık o sınırlar içinde herhangi bir “ilerleme” mümkün olmadığı için kitlelerin umudunu temsil etme düzeyleri zayıf kalmaktadır. Buna karşın can yakıcı ekonomik-sosyal sorunların çözümünü ulusalcılığa daha sıkı sarılmakta bulan, neoliberalizm ve küreselleşme karşıtlığına “ulusalcılık hapı” öneren Ulusal Cephe'ye yönelik ilgi, görece yüksek seviyede olabilmektedir. Demek ki kitleler nezdinde neoliberalizm ve küreselleşme karşıtlığını üstü örtük ya da zayıf ulusalcılıkla birleştiren “ilericiler” yerine, ulusalcılığa ırkçı temelde daha güçlü vurgu yapanların çözüm gücü olma iddiaları daha ikna edicidir.

Üstelik sorun, yalnızca bu gerici milliyetçi partilerin aldığı oy desteği değildir, asıl vahim olan onların söylemlerinin ideolojik etki alanının aldıkları oylardan çok daha geniş olmasıdır. Öyle ki bir dönem “çok uç” gelen görüşleri, örneğin göçmenlik karşıtı önlemlerin sıkılaştırılması, bir müddet sonra “normal” bir talep olarak görülebilmekte ve hükümetlerce bu yönde yasalar çıkarılabilmektedir. 2012 başkanlık seçimlerinde Sarkozy'nin Le Pen'in dilinden yaptığı konuşmalardaki artış, örneğin “Fransa'da çok fazla yabancı var” ya da “Gerekirse Şengen'den çıkarız” söylemi, 2002'de “şok yaratan” Le Pen dilinin bugünlerde nasıl da normalleştiğinin göstergesi değil mi? Wall Street Journal'in, Sarkozy'i “Nicolas Le Pen” olarak tanımlaması bu açıdan çok isabetli bir değerlendirme.

Mali oligarşiyi salt “dış” işgalciymiş gibi görme, emperyalist küreselleşmeye değil de küreselleşmeye karşıt olma, kapitalizme değil neoliberalizme muhalefetle kendini sınırlama öyle ya da böyle ulusalcı eğilimlere kan taşımaktadır. Ulusal sınırlar içinde bir çözüm arayışı ile kendini çerçeveleyen bir devrimci sosyalist hareket kaybetmeye mahkumdur. Kapitalizmin sınırlarının ötesine geçmeyi “geleceğe erteleyen” değil “bugün içinde hedefleyen” bir toplumsal devrim stratejisi geliştirmeyen ve bu stratejiyi pratiğe geçirmeyen bir devrimci sosyalist hareketin, komünist hareketin başarı şansı yoktur. Daha önce de değinildiği gibi salt bir neoliberalizm karşıtlığı kapitalizm karşıtlığını öteleyen ve sanki devlet kontrolü altına alınmış bir kapitalizmle günü kurtarmak mümkünmüş gibi bir yanılsamayı beslemektedir. Salt küreselleşme karşıtlığı emperyalist kapitalizme karşı savaşıma gözleri kapamak bir yana ulusalcılığa daha sıkı sarılmaya neden olmaktadır. Böylece “ulusal devletçi kapitalizm” ilerici, reformcu bir çözüm programı olarak kitlelerin önüne çıkarılmış olur. Gel gör ki bu program, artık “reformcu” bile değildir ama daha da önemlisi tarihsel olarak aşılmıştır. Bundan dolayıdır ki; sizin niyetiniz ne olursa olsun böyle bir program etrafında dolanmak ulusalcılık temelinde gericiliğin yelkenlerini şişirmeye hizmet edecektir.

Kapitalizmin görünümleri ile değil, neoliberalizm ve küreselleşme karşıtlığı ile değil, kapitalizmin kendisini, emperyalist küreselleşmeyi hedefe koyan bir strateji ile kitlelerin can yakıcı sorunlarına ilerici temelde çözüm yolu gösterilebilir. Elbette hareket noktası her zamanki gibi kapitalizmin, emperyalist küreselleşmenin günceldeki uygulamaları olacaktır. Fakat kendisini bu “hareket noktaları” ile sınırlayan ilerici bir politik hareketin “kurtuluş umudu” yaratması söz konusu olamaz. İster demokratik, ister ekonomik-sosyal haklar mücadelesi olsun, bunlar ancak burjuva devlet ve kapitalist düzeni aşmayı hedefleyen bir strateji ile bağlı olarak ele alınırsa “kurtuluş umudu” ateşini emekçilerin kalbinde yakmaya hizmet edebilirler. Bunu yapamayanlar, “bugünkü düzeni” aşmayı güncel bir hedef olarak emekçi kitlelere taşıyamayanların kendisi şu ya da bu biçimde aşılacaktır. Denilebilir ki, nasıl oluyor da tarihsel olarak aşıldığı söylenen “ulusal-devletçi-kapitalist” önlemler programı, bu programla ortaya çıkan ırkçı-milliyetçi partilere kitleleri kanalize edebiliyor. Gerçekte bu umudun değil, umutsuzluğun kanalize olmasını ifade ediyor. Bu nedenle bugün kapitalizm dışı radikal programların kapitalizm içi “radikal” programlardan çok daha etkin olma koşulları vardır ve böyle bir programla kararlıca ortaya çıkanlar olduğunda, ırkçı milliyetçiler hızlı yükseldikleri gibi aynı hızla gerileyeceklerdir. Tüm sorun, gerçekte devrimci radikal bir program ve mücadele hattı ile kitlelerin önüne çıkmaktır.

Buraya kadar anlatılanlardan yola çıkarak sanki Fransa'da ya da bir başka yerde devrim için harekete geçmeye hazır milyonlar varmış da “aman geç kalmayalım” telaşına kapıldığım(ız) izlenimi edinenler olabilir. Endişeye mahal yok! “Gerçeklik duygusu yitimi” söz konusu değil. Söylenmek istenen şu; bugünkü ekonomik-politik-toplumsal koşullar 40'lardaki anti faşist direniş ve '68'deki “gerçekçi ol imkansızı iste” haykırışı gibi yeni bir dirilişe, öfkeyle ayağa kalkmaya uygun bir zemin hazırlıyor. Nihayet dünyanın dört bir yanında olduğu gibi Fransa'da da öfke şu ya da bu düzeyde zaman zaman sokağa taşıyor. Fark şu ki; 1940'larda, 50'lerde ya da 60'larda burjuvaziye geri adım attırmak, ondan taviz koparmak, onunla bir uzlaşmaya varmak olanak dahilindeydi. Bugün nesnel olarak böyle bir olanak yok. Bu nedenle sokağa taşan, taşacak olan ya da taşırılacak olan öfke ancak “kapitalizmden taşan”, kapitalizmi aşan bir temelde örgütlenirse hedefe doğru ilerlenebilir. Bugün, ileri sıçramak dışında bir başka yol yok. Toplumsal tarihin diyalektiği bunu gösteriyor bize. Kapitalizmin bugünkü evresindeki dünya, toplumsal koşullara evrim ya da devrim yönünde müdahale seçenekleri sunan, ilerlemeyi evrim ya da devrim yönünde çekiştirmeye olanak veren bir dünya değil. Bugünkü dünya, evrimci gelişmeye şans tanımıyor. İleri sıçramanın zorunluluğu tam da bu nesnel durumdan kaynaklanıyor.

*Ulusal Cephe ile ilgili bilgiler “Neoliberal zamanlarda liberal olmayan politikalar” Mabel Berezin (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları) kitabından alındı.
______________________________________________________
"Devrimi, bütün yüreklerin dönüşmesi ve özgür insan onuru adına bütün ellerin havaya kalkması olarak anlıyorum." Karl Marks
crixus isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com