Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SF-Kütüphane > Sosyalizm Süreli Yayınlar > Atılım


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Geri çekilişin olanaksızlığı – I
Cevaplar
2
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
1063
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 06.Mart.2012, 01:52   #1
 
crixus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
crixus
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 02.Ocak.2012
Üye No: 41139
Mesajlar: 265
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Standart Geri çekilişin olanaksızlığı – I

Geri çekilişin olanaksızlığı – I
ARİF ÇELEBİ

20. yy'da sosyalist inşaların sosyalizmin nihai zaferine ulaşmasına tersten etki eden, hızını düşüren ve aşılamadığı ölçüde onları yenilgiye sürükleyen dört belirleyici nesnel neden üzerine durmuştuk. Dikkat edilirse öznel nedenlere dair bir tartışmaya girmedik.

Söz konusu edilen nesnel nedenlerin 21. yy'daki güç ve etkileri nedir?

KÜÇÜK ÜRETİM VE TİCARET

20. yy'da yalnızca sosyalist inşalara girişilen ülkelerde değil, ileri kapitalist ülkelerde de hem şehirde hem de kırda küçük üretim ve ticaretin önemli yeri vardı. Dahası, küçük üretimden geçinenler dünyanın hemen her yerinde nüfusun çoğunluğunu oluşturuyordu. Bilhassa küçük köylülük çok yaygındı. Bu köylüler henüz önemli ölçüde kendine yeterli konumdaydılar. Bunların eğitim ve sosyalleşme düzeyi çok geriydi. 1850'li yıllarda Fransa'da 16 milyon köylü mağaralarda oturuyordu. 4 milyon resmi yoksul vardı. 1900'lere gelindiğinde köylülerin çalışan nüfus içindeki yeri görece azalmıştı, yine de şehrin küçük üreticilerle birlikte proleterlerden fazlaydılar. İtalya'da, Almanya'da, ABD'de de durum benzerdi.

Ya bugün?

Kırda ve kentte küçük üretim ve ticaret kuşkusuz ortadan kalkmadı ama hem ekonomik-toplumsal yaşamdaki yeri bir hayli zayıfladı hem de içeriği değişti. Bugün ileri kapitalist ülkelerde küçük bir azınlığı oluşturmaları bir yana orta düzey kapitalist ülkelerde de giderek küçülen bir azınlık haline geldiler. Geri kapitalist ülkelerde de emperyalist kürselleşmeyle hız kazanan mülksüzleştirme saldırıları sonucu daha büyük kitleler halinde proletaryanın saflarına akmaktalar. Dünyanın en büyük köylü nüfusunu barındıran Çin'de bile bugün şehirde oturanların sayısı köyde oturanları geçmiş bulunuyor. İçerikte de köklü değişimler yaşandı. Artık kendi kendine yeterli, bağımsız ekonomik birim olarak küçük köylü üretim söz konusu değil. Dünyanın en ücra köşesinde bile kapitalist ilişkiler, artan bir yoğunluk ve hızla en küçük üretim birimlerini bile kendi ilişki evrenine dahil ediyor. Küçük üretim birimleri bir yana görece daha büyükleri de dünya pazarına hakim olan uluslararası tekellerin bağımlı bileşenleri haline dönüşüyor. Eğitim ve sosyal ilişki düzeyinde ise önceki yüzyılın ilk yarısı ile kıyaslanamayacak ölçüde ilerlemeler kaydedildi. Kenya'nın bir köyünde köylülerin kaybolan koyunları için twitter üzerinden haberleşmeleri yansıyor gazetelere.

Bugünkü ekonomik koşullar altında sayıları azalmakta olan küçük üreticilerin bağımsız ekonomi birimleri olarak varlıklarını sürdürme imkanı ya çok zayıf ya da yok. Böyle olduğu için de 21. yy'da girişilecek yeniden sosyalist inşalarda bu küçük üreticilerin eskisi gibi ayak bağı olma konumları kimi yerlerde ya çok zayıf ya da eski düzeyde olma potansiyelinden yoksun. “Küçük bir toprağım olsun orada piyasadan kopuk kendi kendime idare edeyim” deme şansı hemen hiçbir yerde yok. Dolayısıyla, dünyanın çok büyük bölümünde küçük ve yoksul köylülüğün nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu, kendine yeterli küçük üretim birimlerinin yaygın olduğu zamanlar geride kaldı. O dönemlerde köylülerle ittifakın ya da onların desteğini almanın zorunlu bir gereği olarak işçi sınıfı köylülere toprak dağıtmak zorunda kalıyordu. Aslında bu, ekonomik gelişmeye, yani üretici güçlerin gelişimine ters, ona vuran bir adımdı. Bugün böyle bir zorunluluk dünyanın çok büyük bölümünde büyük oranda aşılmış durumda. Mesela, Latin Amerika'da yoksul köylüler işgal ettikleri toprakları aralarında bölüşmek yerine kolektif işletmeyi tercih ediyorlar. Çünkü küçük parsellere bölünmüş topraklarda bağımsız ekonomik birimler olarak ayakta kalamayacaklarını biliyorlar. Bir başka deyişle, kolektif işletme bir tercihin değil, düpedüz bir zorunluluğun ifadesi. Bugün dünyanın büyük bölümünde tarımın çok büyük oranda doğrudan toplumsal mülkiyet altına alınması mümkün artık.

“TEK ÜLKE”LERDE İNŞALAR

Aslında küçük üretim birimlerinin yaygınlığı ile “tek ülke”lerde inşalar arasında doğrusal bir ilişki vardı. Kendine yeterli bu küçük üretim birimlerinin yaygın olması, iç pazar oluşumunun henüz geri düzeyde olduğunu gösteriyordu. Dolayısıyla bu, belirli sınırlar içinde “ulusal kalkınma” imkanının varlığını koruduğu anlamına geliyordu. Hammadde ve enerji kaynakları az çok yeterli ülkelerde bu “kalkınma” büyük hız kazanabilirdi. Bu kaynaklar yetersiz olsa dahi belli bir düzeye kadar, tıpkı köylülerde olduğu gibi ülkelerin de kendi yağında kavrulmaları mümkündü. Sosyalizme yönelmemiş olsalar da emperyalizme kafa tutan ülkeler dahi devletleştirmeler ve belirli düzeyde planlanmış ekonomi ile üretici güçlerin gelişimine itilim kazandırabiliyorlardı.

20. yy'da yalnızca geri kapitalist ülkelerde değil, en ileri kapitalist ülkelerde de iç pazarın oluşumu doğal sınırlarına dayanmamıştı. Sadece emperyalist sömürüden nemalanma değil, ama aynı zamanda içeride kapitalist gelişmenin, sanayide hızlı ilerlemenin yarattığı toplumsal gelişme de proletaryanın burjuvaziyle uzlaşma eğiliminin maddi temelini oluşturuyordu. Büyük bunalımdan sonra, bilhassa, ikinci dünya savaşının ertesinde gelişmiş ülkelerde sermaye iç pazarı genişletmeye yoğunlaşabiliyor, devlet kolektif kapitalist olarak doğrudan üretim ve ticaret alanına girerek kapitalist gelişmeye kaldıraç olabiliyordu.

Tıpkı köylülere toprak dağıtımının üretici güçlerin gelişimini sekteye uğratan, ekonomik gelişmeyi köstekleyen bir adım olması gibi “tek ülke”lerde sosyalist inşalar da sosyalizme ilerlemeyi zayıflatan bir rol oynuyordu. Ne var ki, birincisi gibi ikincisi de tarihsel zorunlulukların sonucuydu. Rus devrimi yalnız kaldı. Bu kendi tercihi değildi. Yine de Bolşevikler duruma teslim olmadı. Devrimi yeni koşullara uyarladılar. Mevcut elverişsiz koşullar altında tek ülkede sosyalizmi inşaya giriştiler. O gün tek doğru devrimci tutum buydu. Fakat yeni koşullara kendini uydurma zorunluluğu giderek yanlış bir bilincin de şekillenmesine zemin oluşturdu. Öyle ki, daha 1945 başında ve savaşın hemen ardından “20 yılda tek ülkede komünizme geçme” programları üzerine tartışmalar yapılabiliyordu. Bu yanlış bilinç “tartışma” ile sınırlı kalmadı, Kruşçev ve Brejnev, SSCB'de planlı ekonomi ile komünizme geçileceğini program haline getirdiler. Çin, Arnavutluk ve diğerleri “tek ülkede sosyalizmin zaferi” iddiasına sarılır oldular. 20. yy.'ın başında SSCB'de “tek ülke”de sosyalizmi inşa zorunlu bir girişimdi. Buna karşın 1960'larda bu bir “tercih”ti artık. Bizi burada ilgilendiren yanı, bu “tercih”leri yapmaya olanak tanıyan koşulların varlığıdır.

Ya bugün, böyle koşullar var mı?

Dünya pazarının oluşumu, uluslararası iş bölümü, ülkelerin karşılıklı bağımlılıkları öyle bir noktaya vardı ki, kendi başına salt kendi gücüne dayanak uzun süre ayakta kalma ihtimali tarihe karıştı. “Karşılıklı bağımlılık” tabi ki eşit ilişkiler anlamına gelmiyor. Sermayesi daha güçlü olanın sözünün daha çok geçtiği, geri ülkeler bir yana orta düzey gelişmiş ülkelerin dahi gitgide emperyalist mali oligarşinin yeni tipte mali-ekonomik sömürgelere dönüştüğü bir ilişkidir bu. Emperyalist mali oligarşinin Yunanistan'a boyunduruk vurmasına bakmak yeterli. Keza, karşılıklı bağımlılık “ulusal devletin sonu falan anlamına da gelmiyor. Kapitalist dünya devletlere bölünmüş bir dünyadır. Burada kastedilen bütünleşik dünya pazarına bağımlı devletler gerçeğidir. Eşitsiz güç ilişkileri olan ama aynı zamanda birbirleriyle devletsel rekabet içinde olan ABD ile Çin'in karşılıklı bağımlılığının ulaştığı düzey ortada.

Bu bir yana, “karşılıklı bağımlılık” nedeniyle dünyanın her yerinde evrensel düzeyde belirleyici çelişkiler gerçeği var. İleri kapitalist ülkelerde hangi çelişkiler belirleyici ise geri olanlarda da aynı çelişkiler belirleyici. Kuşkusuz özgün yerel çelişkilerin varlığı reddedilemez. Ne var ki, özgün yerel çelişkilerle evrensel düzeydeki çelişkiler de hiç olmadığı kadar “karşılıklı bağımlılık” içindeler. Arap devrimleri bunun canlı örneği. Bugün batı neyse doğu odur. Bangladeşli emekçinin sloganı Yunanlınınkiyle ve onların sloganı ile ABD'li işgalcinin sloganı yanı türde çelişkilerin farklı dillerde dışa vurumudur. Bu nedenlerle keskinleşen çelişkilerden doğacak bir devrim yangınının bölgesel ve dünyasal çapta yayılma olasılığı ve hızı, yüzyıl önceki ile kıyaslanamayacak düzeydedir. Peş peşe birkaç ülkenin toplumsal devrimle kapitalist dünyadan kopuşmasının diğer ülkelerdeki çelişkileri daha da keskinleştirerek buradaki işçi ve emekçileri toplumsal devrim yönünde itme potansiyeli çok daha güçlüdür. Bu, hem “karşılıklı bağımlılık”ın ulaştığı düzey nedeniyle böyledir hem de kapitalist ülkelerdeki sınıf eşitsizliklerinin kapitalizm altında onarılma imkanlarının tükenmesi nedeniyledir. Hal böyle olunca burjuva siyasal iktidarların devrilmesiyle başlayacak sosyalist inşaların “tek ülke”lerle sınırlı kalma zorunluluğu söz konusu olmaz. Sosyalistler istese de böyle bir tercih yapamazlar. Çünkü ya hızla sosyalist devrimin yayılmasına ve diğer sosyalist inşalarla birleşmeye yönelecekler ya da yalnız kaldıklarında hızla kapitalizme yeniden entegre olacaklar. Geri çekilmenin olanaksızlığı buradan geliyor. Bırakalım olası sosyalist inşaları bugün, ABD emperyalizmine karşı az çok dik durmaya çalışan Batı Amerika ülkelerinin bu dik duruşu ancak Latin Amerika Ülkeleri Birliği kurarak başarabileceklerini görmeleri tarihsel gelişmenin yönünü gösterir bize.

Daha sözü edilmesi gereken, devlet ve kapitalizmin gelişme yeteneği konusu var. Sonraki makalede buradan devam edeceğiz.
ATILIM
crixus isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 16.Mart.2012, 03:16   #2
 
crixus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
crixus
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 02.Ocak.2012
Üye No: 41139
Mesajlar: 265
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Standart Geri çekilişin olanaksızlığı-II

Geri çekilişin olanaksızlığı-II
ARİF ÇELEBİ

Yazının birinci bölümünde, 20. yy'ın sosyalist inşa süreçlerinde küçük üreticilerin zorunlu olarak taviz verilmesinin ve zorunlu olarak 'tek ülke'de inşaya girişilmesinin nesnel koşulların kaçınılmaz kıldığı bir “geri çekiliş” olduğundan söz etmiş ve bugün her iki konuda da neden bir geri çekilişin nesnel olarak olanaksız olduğuna değinmiştik.

DEVLET

Sosyalizmin nihai zaferine ulaşılmasına nesnel olarak köstek olan diğer unsurlardan biri, küçüleceğine büyüyen sosyalist devletti. Marksist teori, proletaryanın burjuva devleti yıkarak kendi iktidarını kuracağını, bu diktatörlüğün başlıca görevinin üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son vererek onları toplumsal mülkiyet altına almak olduğunu, bu görev gerçekleştiği ölçüde bir devlete olan gereksinimin azalacağını ve devletin gitgide söneceğini söyler bize. Hiç kuşku yok ki, Marks ve Engels, o günlerde de hem geniş küçük üretici kitlesinin varlığının farkındaydılar hem de devrimlerin ancak ulusal temelde (tek tek burjuva devletleri yıkma anlamında) gerçekleşebileceğini hesaba katmışlardı. Fakat bir kez sanayinin ve devletin dümenini ele geçiren proletaryanın bir yandan küçük üreticileri kooperatiflere ikna yoluyla geçişi hızlandırabileceğini düşünüyorlardı, diğer yandan tek ülkede sosyalizmin olanaksızlığı nedeniyle ulusal temelde siyasi iktidarı ele geçiren (yıkıp kendi devletini kuran) proletaryanın diğer ülke proleterleri ile hızla birleşeceğini varsayıyorlardı. Bu nedenlerle proletarya diktatörlüğünün, dolayısıyla kapitalizmden sosyalizme siyasi geçişin görece kısa süreceğini tasavvur ediyorlardı. Marks ve Engels'in feodalizme aman vermeyen birkaç yıllık burjuva devrimci demokratik Fransa'dan ilham aldıkları söylenebilir. Fransız devrimi, büyük burjuvazinin müdahalesiyle kısa sürede devrimci rotadan sapmıştı. İşçi sınıfı, burjuvaziyi devletten kovacağı ve üretim araçları üzerindeki burjuva mülkiyete son vereceği için, burjuva devrimcilerinden farklı olarak devrimi sonuna vardırabilirdi. Fransız devriminden bu ilham alış nedeniyledir ki, proletarya diktatörlüğünün özgün siyasal biçimi olarak burjuva devrimle birlikte yönetim kurumları olarak örgütlenen konsey ve komünlere dayalı bir yapılanmayı örnek vermişlerdi. İktidar proletaryaya geçtiğinde bu konseylerin gelişiminden ürken ve onları boğmaya yeltenen bir güçten söz edilemeyecekti artık. Üretim araçları üzerindeki toplumsal mülkiyet alanı genişleyerek burjuvazinin kolu kanadı kırıldıkça konseylere dayalı siyasal yapı giderek siyasal, yani devletsel niteliğini kaybedecek, bastırılacak sınıfın gücü kırıldığı ölçüde devlete olan gereksinim gitgide azalacaktı. En sonunda devlet sönüp gedecek, konseyler yalnızca toplumsal işbirliği işlevi görecekti. Burjuva devrimci demokratların “demokrasi ve ucuz devlet” şiarını ancak proletarya gerçekleştirebilirdi. Zira, sermayenin küçük bir azınlığın elinde birikmesi ve bu azınlığın çoğunluk üzerindeki diktatörlüğü hem siyasal demokrasiyi mülk sahibi sınıflar arasında bir ilişkiye indirgiyor, hem de çoğunluğu ezmek ve başka devletlere baskın gelmek için bürokratik devlet mekanizmasının hiç olmadığı kadar büyümesine yol açıyordu. Proletarya, sermayeyi toplumsallaştırarak ve burjuva azınlığın siyasal iktidarını yıkarak hem halkın hizmetinde ucuz devleti gerçekleştirecek, hem de demokrasinin önündeki toplusal ve siyasal engelleri temizleyecekti. Bu temizlik bittiğinde proletarya bir sınıf olarak kendisiyle birlikte devleti de ortadan kaldırmış olacaktı. Demokrasi siyasal içeriğini yitirdiği için artık yerini komünal-toplumsal-konseysel ilişki biçimleri alacaktı. Zira artık insanın insanı yönetmesine dayalı toplumsal ilişki biçimlerinin hiçbirine gereksinim kalmayacaktı.

Rus devrimi ile Bolşevikler tam da ifade edilen bu teorinin pratiğe geçirilmesine adadılar kendilerini. Ne var ki, kapitalist gelişmenin kendi genişlemesinin sınırlarına varmadığı koşullarda salt büyük burjuvazi ile toprak sahiplerini mülksüzleştirmenin henüz yerine getirilmesi gerekli devrimci görevlerin küçük bir bölümünü oluşturduğunu anlamakta gecikmediler. Nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan proleter olmayan sınıfları çok daha etraflıca hesaba katmak gerekiyordu. Diğer yandan beklendiği gibi olmamış, Rus devrimi yalnız kalmıştı. Bolşevik Parti önderliği altındaki sovyet proletaryası sosyalist inşaya girişmek ve onu ayakta tutmayı başarmak zorundaydı. Proleterleşmenin önünü açmalı ve kapitalist kuşatmaya karşı durmalıydı. İlk başta Yeni Ekonomik Politika'yla kapitalist kaldıraçlara başvurulmuş, daha sonra bu yoldan elde edilen birikim ilk beş yıllık plana temel oluşturmuştu. Bundan sonrası tam anlamıyla “hızlandırılmış inşa” süreciydi. Sonuçlar müthişti. Ama aynı zamanda bu zaten artmakta olan devletin rolünün olağanüstü ölçüde öne çıkmasının da nedeniydi. Konseyler gitgide yerel temsil dışında işlevsizleşirken parti örgütleri konseylerin yerine ikame ediliyor ve süreç içinde Parti Merkez Komitesi de tüm devletin ve toplumun yönetici gücü haline geliyordu. Parti MK'sı içinde de lider ve etrafındakiler belirleyici konuma yükseliyordu.

Devrim, kapitalist ilişkilerin görece az geliştiği bir yerde olunca ve tek ülkede kalınca devlet zayıflayacağına güçleniyor, siyasal demokrasinin alanı genişleyeceğine bir süre sonra partinin üst tabakasına doğru daralıyordu. Ama bu aynı koşullarda toplumsal yaşamda baş döndürücü ilerlemeler gerçekleştiriyordu. Köylü ve cahil toplum yerini modern ve eğitilmiş bir topluma bırakıyordu. Toplumun maddi ve kültürel yaşam düzeyi dünyada daha önce görülmemiş hızda yükseliyordu. Bu koşullar altında “devlet-parti-lider” en iyisini yapar algısı bir toplumsal bilinç biçimi halini aldı. Bir yandan sisteme güven artıyor ama aynı nedenle siyasal kayıtsızlık kendini daha çok gösteriyordu. Yığınlar, devleti konseyler olarak değil, partinin denetiminde ve parti liderliğinin yönetimindeki bürokrasi olarak kavrıyordu. Ne emekçi yığınları, ne de partiyi rahatsız etmeden bu “yabancılaşma” gitgide belirgin bir hal alacaktı.

Aslında hem Stalin ve daha sonra hem de Mao bu “yabancılaşmayı” kırmak, bürokrasiye ve partiye halkın hizmetinde oldukları gerçeğini hatırlatmak için adım atmadılar değil. 1930'ların bilinen yargılamalarını bir yana bırakırsak, iç siyasal şiddetin asıl yönünün parti ve devlet bürokrasisindeki yabancılaşmanın önünü kesmek olduğunu görürüz. Çin kültür devrimi de farklı koşullarda benzer amaçlarla atılmış bir adımdı. Ne ki, her iki adım da istenen sonuçları doğurmadı. Doğramazdı da, çünkü bu “yabancılaşmayı”, ideolojik-politik sapmaları üreten siyasal sistem, toplumsal yapı değişmiş değildi. Sosyalist siyasal demokrasi kanallarını genişletmek yerine bu kanalları daha da daraltarak burjuva ideolojik sızıntıları engelleme ve bürokratik yozlaşmaya karşı kitle denetiminden çok parti kontrolünü ve denetimin sıkılaştırma çabası, tam tersine komünizmi “resmi devlet ideolojisi”ne, parti üst yönetimini de konseylerin üstünde “her şey” haline getirerek büsbütün yabancılaşmanın yolunu döşedi. Ekonomik-kültürel refah düzeyi yükselir, kapitalist dünyaya karşı zaferler kazanılırken, yabancılaşmayı yaratan nedenlerin ne farkına varılıyordu ne de kimsenin umurundaydı. O nedenle Kruşçev ya da Brejnev, partinin ve devletin dümenine oturunca toplumun buna bir diyeceği olmazdı. Zira, politika, partinin ve esas olarak da “Parti MK'sının işi” idi. Daha önce belirtildiği gibi devlete dair yanlış bilinç yalnızca yığınlarda oluşmuş değildi. “Tek ülkede sosyalizmin zaferi” bir yana “devletli komünizm” fikri yeşeriyordu. Devlet, bir an önce kurtulunması gereken bir bela, bir yük değil de kutsal bir araç olarak algılanır hale gelmişti. Proletarya diktatörlüğü kapitalizmden sosyalizme zorunlu bir geçiş noktası değil de, sosyalizmin nihai zaferinde de, komünizmde de varlığı gerekli bir araç olarak tartılışır olmuştu. Kruşçev dönemi ile bu görüş, modern revizyonizmin resmi ideolojisi düzeyine yükseldi.
crixus isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 18.Mart.2012, 01:52   #3
 
crixus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
crixus
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 02.Ocak.2012
Üye No: 41139
Mesajlar: 265
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Standart Geri çekilişin olanaksızlığı–III

Geri çekilişin olanaksızlığı–III
ARİF ÇELEBİ

Devlet meselesinde bu geriye çekilişin kaynağında yaygın küçük üretim ve “sosyalist inşa”ların “tek ülke”lerle sınırlı kalması yatıyordu. Bu da en nihayetinde kapitalizmin henüz kendi genişlemesinin sınırlarına varmamasından kökleniyordu. Sosyalist devrimlere girişmek için kapitalizmin son sınırına varmasını beklemek gerekmiyor elbette. Keskinleşmiş çelişkiler pekala proleter devrimlere yol açabilir. Nitekim açtı da. Ama böyle bir durumda, yani kapitalizmin kendini genişletme yeteneğini henüz yitirmediği durumda proletarya büyük burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin mal varlıklarını toplumsallaştırmayı amaçlayan siyasal önlemlerle yetinemez. Küçük üretimin kökünü kazıyacak ve kapitalist ülkelerden daha ileri bir üretkenliğe ulaşmaya hizmet eden bir ekonomi de inşa etmek zorunda. Ne var ki bu ne bütünüyle sosyalist bir ekonomidir ne de kapitalist. Sosyalist değildir; zira, bireysel mülkiyete dayalı küçük üretim ya da grup mülkiyetinin var olduğu koşullarda kaçınılmaz olarak satış için üretim, yani meta üretimi var olacaktır. Kapitalist de değildir; çünkü, başkasının emeğini sömürerek birikim elde etmeye dayalı bireysel mülkiyet süreç içinde ortadan kaldırılmaktadır. “Sosyalist inşa”ların “tek ülke”lerle sınırlı kalması bu hibrid (melez) durumu daha da keskinleştirecekti. Sosyalizme doğru ilerleyişte ekonominin tüm kumandansı yüksek devlet bürokrasisinde, onun da kumandası Parti MK'sındaydı. Ne var ki bu “melez” durum “ikili hal” devlet bürokrasisinde ve partide karşılık bulacak, siyasal ve ideolojik fikirler olarak soyutlanacaktı. Bu zemin sosyalizme doğru ilerleme isteği uyandırdığı kadar, metalar biçimindeki ve kolektif kullanıma ayrılmış ürün ve hizmetlerden oluşmuş toplam toplumsal üründen daha çok elde etme isteğini de canlı tutuyordu. Devlet bürokrasisinin üst kademelerinde görev almak, bu yönlü bir birikim için özel avantajlar sağlıyordu. Kapitalizmin ekonomik, toplumsal ve siyasal krizlerle sarsıldığı, buna karşılık “sosyalist inşa”ların başarılar elde ettiği dönemde baskın yön, sosyalizmin nihai zaferine doğruydu. Kapitalist dünya kendini toparladığında ise sosyalist inşa ülkelerinde kapitalist kategorilerin canlandırılması daha çok savunulur ve benimsenir olmaya başladı.

Bugünkü duruma baktığımızda ne görürüz?

İleri kapitalist ülkelerde olduğu gibi orta düzey ülkelerde de küçük üretim eski önemini yitirdi. Küçük üretimin henüz önemini koruduğu ülkelerde de etkinliği eski düzeyde değil. Kendine yeterli küçük üretim artık neredeyse olanaksız. Aynı olanaksızlık, ülkelerin kendi kendine yeterliliği için de geçerli. Böyle olduğu için de sosyalist devrimlerle iktidarı ele geçirecek olan proletarya, 20. yy.'daki gibi “tek ülke”de uzun geçiş süreçleri yaşamak zorunda kalmayacak. Dahası, istense de bu mümkün değil. Devrim, ya sosyalizmin nihai zaferi yolunda hızla ilerleyecek ya da kapitalist dünya pazarına yeniden dahil olarak kısa sürede buharlaşacak. Kapitalizmin varoluş bunalımına saplandığı koşullarda ikinci yol çıkmaz sokak. Bu nedenle devlet, sosyalizmin nihai zaferi yolunda siyasal geçiş aracı olarak hızla rolünü oynayacak ve devreden çıkacaktır. Bu bir temenni değil. Bugünkü ekonomik toplumsal koşullar başka türlü bir yolu kapatmış görünüyor. Üretim araçları, sermaye bir avuç mali oligarkın elinde öylesine yoğunlaşmış, merkezileşmiş ki mali oligarşiye indirilecek bir darbeyle daha ilk anda devrim olan ülkelerde ve devrimlerin yayıldığı ölçüde dünyada meta üretimine dayalı ekonomi büyük ölçüde daralmış olacak. Ve yine bu gerçekleştiği ölçüde bilimin üretime aktarılmasının önündeki kar amaçlı üretim engeli temizleneceği ve böylece, geçim araçları üretimi için insan enerjisine duyulan ihtiyaç hızla azalacağı ve zorunlu çalışma süresi giderek çok daha kısalacağı için insanın insanı yönetimi çok daha hızlı biçimde gereksizleşecek ve yerini giderek bütünüyle şeylerin yönetimine bırakacak. Daha bugünden bunun maddi koşulları oluşmuş durumda. Geçim araçları üretimi pekala robotlara devredilebilir ve organizasyon (dolayısıyla bürokrasi) neredeyse bütünüyle bilgisayarlarla gerçekleştirilebilir. Sermaye engeli ortadan kaldırıldığında insanlığın bu yönde gelişmesini kim durdurabilir.

Burada anlatılmak istenen en önemli hususlardan birisi şu: 20. yy.'daki “sosyalist inşa”lar kapitalizmin üretkenliğinin ötesine geçen sosyalizmin üretim güçlerini yaratma görevi ile karşı karşıyaydılar. Ne var ki, geri teknik temeli olan ülkelerde yarışa başlamışlardı. Bırakalım daha ileri üretici güçleri yaratmayı, ileri kapitalist ülkeler düzeyine gelmek bile kolay değildi. Oysa bugün sosyalizmin üretim güçleri bizzat sermaye tarafından yaratılmış bulunuyor. Kapitalizm kendi gelişiminin sınırlarına dayandığı için üretici güçleri geliştirmek bir yana, var olanları bile değerlendirme yeteneğinden yoksun. Dolayısıyla 21. yy.'ın sosyalist inşaları kapitalizmi “yetişip-geçme”, ya da daha ileri üretici güçler “yaratma” görevi ile değil, sermaye tarafından gelişimine engel olunan üretici güçlerin sermaye bağını kesmek, önünü açmak, uygulamak, geliştirmek görevi ile karşı karşıya.

Teknik temel yalnızca üretim alanında değil, dolaşım (iletişim-ulaşım) alanında da yeterince olgunlaştı. Bu teknik temel yalnızca ürünlerin dünyanın bir ucundan diğer ucuna hızla ulaştırılması, büro işlerinin bilgisayara aktarılması anlamında değil, aynı zamanda karar almak süreçlerinin de temsili olmaktan çıkmasına olanak yaratıyor. İnternet üzerinden karar almaya doğrudan katılım pekala mümkün. Bu nedenle siyasal temsilin daralması yerine doğrudan demokrasiye doğru genişlemesi için zemin ekonomik toplumsal bakımdan olduğu kadar teknik anlamda da güçlü. Aydın tabaka hızla proleterleşiyor ve emekçiler yüzyıl öncesine göre çok daha eğitimli. 20. yy.'da nesnel koşullar proleter iktidarları siyasal temsilin daraltılmasına doğru iterken, 21. yy.'ın nesnel koşullarının tam tersi yönde zorlayacağı daha bugünden bellidir ve açığa çıkmıştır. Avrupa ve ABD'de öfkeliler, işgalciler vb. adıyla ortaya çıkan eylemciler arasında gelişen yeni tip örgütlenmeler bunun nüveleri olarak karşımızda duruyor.

Geri çekilmenin olanaksızlığının son unsuru olarak kapitalizmin genişlemesinin sınırlarına giderek daha çok varması; dolayısıyla olası “sosyalist inşa”lar sürecinde sosyalizme karşı bir çekim gücü olması ve işçi sınıfı ile “tarihsel uzlaşma” yapma yeteneğini yitirmiş olmasını ifade edebiliriz. Bu konuya “kapitalizmin varoluş krizi” yazılarında daha önce değinildiği için tekrara gerek yok.
crixus isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com