Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Dünya Ekonomisi ve Krizleri

Dünya Ekonomisi ve Krizleri Dünya kapitalist ekonomisi haberleri


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
İktisadı Konuşalım.
Cevaplar
28
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
3774
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 31.Mayıs.2011, 08:16   #1
 
Hasan Karataş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hasan Karataş
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 15.Kasım.2009
Üye No: 26927
Mesajlar: 2,612
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,584
845 Mesajına 1,585 Teşekkür Aldı
Standart İktisadı Konuşalım.





Egemen sistem toplumların siyasetle iştigal olmasını isterken, kendileri ise ekonomi ile iştigal olmaktadır. Geçmiş dönemlerde, toplumu siyasetten uzaklaştırmak için çeşitli taktikler uygulayan devlet, günümüzde ise toplumu politikanın içine çekmek için, elinden geleni yapmaktadır. Zira her türden siyaset belli bir temel ekonomiyi baz alır. O nedenle bunların derdi de ekonomi olduğu için, hiç bir siyasete direk karşı değiller. Ancak siyaset dışarda tutularak ekonomi incelenirse, ekonomideki kötü manzara görünür diye endişe etmektedirler. Bizde öyle yapalım ve onların endişelerinin üzerine gidelim ve günümüz iktasıdını resmetmeye çalışalım.

Ekonomi nedir sorusu ile başlıyalım. Ekonomi: üretim, bölüşüm, değişim ve tüketim devrelerinin birbirlerini beslediği, dört ayaklı bir mekanizma demektir. Bu ayaklardan birinde bozulma olursa ekonomik mekanizmada problem var demektir. 21. yy ile birlikte 2008’de dışa vuran bir krizle karşılaştılar. Bütün iktisatçılar, ekonominin tüketim ayağında problem yaşandığını idda ettiler. Zira onlar, "değer pazarda tezahür eder" diye biliyorlar. O nedenle krizin kaynağınıda insanların tüketimden çekilmesinde aradılar. Krizden çıkış için tüketimi teşvik edelim dediler. Teşvikte ettiler. Sonuçta ekonominin selameti açısından, herhangi bir gelişme elde edemediler. Sadece ayakta durabiliyorlar . Nedenini araştırmaya devam ediyorlar. Edecekler. Zira ekonominin hastalığı, ekonominin tüketim ayağında değil.

Ekonominin hastalığı üretim ayağında. 1960 lı yıllardan sonra bilimsel teknolojik devrim yaşandı. Emek yoğun teknoljili üretimin yerini, bilgi yoğun teknolojili üretim aldı. Canlı emek, üretimden çekilme sürecine girdi. Üretim biçimindeki eğilim, insansız üretim yönünde ağırlık kazanmaya başladı. Üretim demek aslında değer üretmek demektir. Değeri canlı emek üretir, bir malın değeri o maldaki emek miktarı ile ölçülür. Mallardaki emek miktarlarının azalması aslında değerlerinin azalması demektir. Canlı emeğin üretimden çekilmesiyle değer üretiminde hızlı bir düşüş gerçekleşmiştir.Vampir gibi taze kanla yani canlı emekle beslenen sermaye, beslenme ve büyüme, daha doğrusu yaşama problemi ile karşı karşıya kalmıştır.

Emeğin üretimden çekilmesi, sermayenin de üretimden çekilmesini getirdi. Artıdeğer miktarlarındaki düşüş, dünyanın dev sermayesi (küresel sermaye)ni yaşıyabilmesi için emek yoğun teknolojili üretim yapan küçük ve orta sermayeyi boğazlamaya itmiştir. Değer üretiminde önemli bir fonksiyonu olan küçük sermaye, üretimden çekilme sürecine girmiştir. Bu durum şuna benzemektedir. Bir tarlaya şeker kamışı ekersin, kamışlar büyüdüğünde de her yıl gelir ve kamışları keser içindeki şekeri alırsın. Sonrada bir yıl sonrasını bekler ve yeniden ayni üretimi gerçekleştirebilirsin. Bunu sürekli her yıl tekrar edebilirsin. Geçmişte bu böyleydi.

Teknolojinin gelişimi, sermayeyi rütin davranıştan alarak, daha fazlasını elde etmeye yönlendirmiştir. Komik bir örnekle ifade edersek. Örnek bu ya, küresel sermaye bunu böyle yapmadı. Bir makine geliştirdi, kamışların özündeki bütün şekeri çekti.Yani kamışların özündeki bütün şekeri aldı ve ihtiyacını gördü. Her yıl tekrarlanan ayni üretimi, tekrarlamak istiyor ama bu kez gerçekleştiremiyor. Kamışlarda artık şeker olmuyor, çünkü özü boşaltılmış. Gerçek şu ki hiç bir biçime de dışardan da öz verilemez. Kamışlar artık hiç bir şekilde şeker üretemez. Ancak kaval yapmaya yarar. Alsınlar kaval çalsınlar falan.

Örnekte anlatmaya çalıştığım, aslında dünya genelinde üretim alanlarındaki küçük ve orta sermayeler soyulmuştur. Emek nasıl üretimin asli unsuru ise sermayede üretimin asli unsurudur. Canlı emeğin ve küçük sermayelerin
üretimden çekilmesi, değer üretilmesinin eksilmesini ve ekonomideki, üretim ayağının arızalanmasını getirmiştir.

İktisadı Konuşalım. | Sosyalist Gazete

______________________________________________________
"Docendo discitur"
Hasan Karataş isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 31.Mayıs.2011, 11:48   #2
 
AleksandrKirsanov - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
AleksandrKirsanov
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 24.Ocak.2010
Üye No: 28280
Mesajlar: 585
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Standart

Köylülüğün ve küçükte olsa bir sermayeye sahip olanların vs. mülksüzleştirilmesine dayalı büyüme sadece bugünün kapitalizmine özgü değildir.
Kapitalizmin ilk evresi de mülksüzleştirmeye ve proleterleştirmeye dayalı bir kalkınma süreci geçirmiştir.
Bugün bu duruma benzer ancak daha şiddetli bir sömürü ve proleterleştirme dalgasıyla karşı karşıyayız.
Ortaya çıkan krizlerse kapitalizmin, verdiğinden çok istemesine dayalı yapısının bugüne özgü değil tarihsel bir sorunudur.
Elbette mali oligarşinin ortaya çıkışı ve finanslaşma ile birlikte bu sürece spekülasyonlar dahil olmuş ve eskinin üretim üzerinden yapılan spekülasyonlar, yerini daha çok süpekülatif bir sermayenin olduğu hayali pazarlar üzerinden yürüyen finansal köpükler üzerine kurulu, aşırı derecede çıkar sağlayan ve bu çıkarı sağlarken de, hem iç pazarda hem de dış pazarda, köylülüğün ve küçük sermayelerin boğulması sonucunu doğuran, uzun erimde, bu aşırı çıkar sağlayan grupların da kısmen feda edilmesini gerektiren bir sürece evrilmiştir.
Amerikada konut köpüğünün, yani hayali pazarının ve bunun üzerine kurulan mali düzen yıkılmış ve bu düzenin altında mülksüzlerle birlikte birkaç dev şirkette kalmıştır.
Bu şirketler küreselleşme söylemlerinin aksine, doğrudan devlet müdahaleleri ve avrupanın en gelişmiş ülkeleriyle, Japonya ve Kanada gibi ülkelerde gümrük vergileri, kotalar ve iç teşvikler olarak dönmüştür.

Gelelim işin en önemli noktasına; yazıda emeğin üretimden çeildiğini ve dolayısıyla ürünün değerinin düştüğünü belirtmişsiniz.
Elbette bir ürünün değeri o ürün üzerinde harcanan emk gücüyle ölçülür.
Fakat bu emek gücünün değerinin nasıl ölçüldüğünü hesaba katmadan bir ürün üzerinde harcanan emek gücünün azalmasının onun değerini azalttığını iddia etmek yanlıştır.
Bu duruma iktisatta emeğin verimliliğinin artması denir.
Yani aynı emek gücüyle daha fazla ürün üretilebilecek seviyeye gelinmesi.
Dolayıyısla ürünler için harcanan emek gücünün verimliliğinin artması o rürünlerin fiyatını düşürebilir ancak artı değeri ortadan kaldırmaz.
ÜStelik emeğin üretimden çekilmesine yönelik iddianız, Hindistan, Çin, Türkiye, Brezilya ve daha birçok ülkenin ucuz emek cenneti haline geldiği ve üretimin nedense emek gereksizleştiği ve üretimden çekildiği halde buralara kaydığı gerçeği karşısında temelsiz kalır.

Emeğin verimimn artması iki sonucu doğurabilir; birincisi üretimin artması ikincisi işçi sayısının azaltılması.
Ancak bu da yeni birşey değildir, kapitalizm hakim üretim biçimi haline geldiği andan itibaren, belirli bir doygunluğa ulaştığı heryerde işsizlik veya aşırı üretim bu aşırı üretim ile birlikte pazar paylaşım mücadeleleri ve emperyalizm olgusunu doğrumuş bugünde bu durum süremektedir.
Tek fark bugün üretim en ucuz olan yerde yapılmaktadır; ancak yine de üretimden elde edilen değer emperyalist devletlerin sermayedarlarına kalmaktadır.
Bu sermayedarların aralarındaki ittifaklar ise neo liberal çağın hızlı rüzgarı sırasında atılmış zayıf ittifaklardır ki son iki yıldır süren ekonomik değişiklikler de bunu göstermektedir.

Emeğin üretimden çeklimediği aksine verimliliğinin artması ile birlikte sömürü oranının arttığını gördük sanırım.
Diğer iddianıza yani sermayenin de üretimden çekilmesine gelecek olursak;İddanız üretim sürecinin bilgi yoğun bir sürece dönüştüğü, yani gelişen teknolojinin emeğe gerekesnimini kaldırığı yönünde değilde, üretim sektörünün yanında tüketim üzerine kurulu diğer sektörlerin neoliberal çağda, karlılığının daha yüksel olmasından ve katlanılması gerkeen zahmetin daha az olmasından kaynaklı tercih edildiği yönünde olsaydı, sizi desteklerdim; üretim sektöründen çekilen sermaye bunu diğer sektörlerin karlılığından kaynaklı yapar.
Ancak bu da bir sorundur çünkü üretim olmazsa tüketim üzerine kurulu hiçbir sektör işlemeyecektir.
Et olmadan restoran işletemezsiniz.
Dolayısıyla üretim sektörü hala kapitalist ilişkilerin temelidir ve öyle de olacaktır.
Ancak sermayenin farklı alanlara kayması ve üretim sektörünün daralması(ki daralmamakta, aksine büyümekte olsa da diğer sektörler daha hızlı büyümektedir) ile birlikte tüketim üzerine kurulu düzenin temelleri daha fazla sarsılmakta ve yapısal krizler çok uzun bir evreye yayılmaktadır.
Bu sektörler de her ne kadar meta üretiminne dayanmasada hizmet üretimi üzerine kurulmuş emek yoğun işletmelerdir.


Başa dönecek olursa, egemenlerin bizi siyasete sokmaya çalıştıklarını söylemeniz ve bunu ekonomiyi görmememizi sağlamak için yaptıklarını iddia etmeniz beni biraz şaşırttı.
Burdan ne sonuç çıkarmalı, bırakın siyaseti ekonomi üzerine yoğunlaşın mı.
Burjuva siyaset kitlelerin politize olmasını elbette istemez; ancak bu politize olma tehlikeis karşısında kendi siyasi çerçevesi içerisinde bir politizasyon süreci işletir.
Yani burjuva siyaset, sınıf mücadelsinin üzerine örtülen örtüdür.
Burda yapılacka olan siyaseti dıştalamak değil onu düzen sınırlarından kopartım sınıfsal bir mücadeleye bir sınıf siyasetine çevirebilmektir.
AleksandrKirsanov isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04.Haziran.2011, 08:37   #3
 
Hasan Karataş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hasan Karataş
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 15.Kasım.2009
Üye No: 26927
Mesajlar: 2,612
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,584
845 Mesajına 1,585 Teşekkür Aldı
Standart


Emeğin verimliliği arttığı zaman, kâr miktarlarında fazlalaşma görülebilir. Ancak sömürü oranlarında herhangi bir artış gerçekleşmez. Ancak kapitalizmin gelişme yıllarında çok özel durumlarda, diğerlerine göre daha fazla meta üreten emekçi, daha fazla sömürülüyor diyebilirsiniz. Örneklersek aynı teknoloji ve zaman birimleri içerisinde, üretilen mal miktarları üzerinden belirleme yapılacaksa, daha fazla üreten daha fazla sömürülmüş denilebilir. Ancak ayni işçi, eski teknoloji ile 2 saatlik üretim zamanında, 50 adet briket üretirken, yeni teknoloji ile yine 2 saatlik iş zamanında 500 adet briket üretiyorsa, 50 adet üreten işçi ile sömürülme oranları aynı miktarlardadır. Burada şöyle farklı bir olay gerçekleşir. Eski teknoloji ile üretilen, her biriketteki artı değer miktarı, atıyorum 2 lira ise yeni teknoloji ile üretilen biriketteki artı değer miktarı 20 kuruşa düşer.

Üretim biçimi, kapitalist üretim ilişkisini aşmış durumdadır. Ancak bu ifade, kapitalizmin bittiğine kılavuzluk etmez. Kapitalizm makineli üretim biçiminin, üretim ilişkisidir. Kapitalizm eriyerek devam etmektedir. Yeni üretim ilişkisi gelişebiliyormu? Önemli olan bu sorunun yanıtıdır. Yeni gelişemez. Zira yeni üretim biçiminin üstüne eski üretim ilişkisi monte edilemez. Geçmişin emperyalist ülkelerinde bunu nispeten başardılar. Ancak bu geçici bir süreydi. Zira büyük sermayelerin, küçük sermayeleri soymaları için hem zaman, hemde olanak vardı. Şimdi hem zaman, hemde olanaklar sınırlanmıştır. Şimdi büyükler küçükleri hem vuruyorlar hem yaşatıyorlar. Yaşatmazlarsa nereleri soyacaklar. Hepsi şaşkın vaziyetteler. Bir yandan işçinin sırtında artı değer elde edebilmek için 600 liraya çalıştırırken, aynı işçi kanser hastası olunca, işçi için 60 milyar harcıyor. Artı değer elde edebilmek için atıyorum 3 milyon işçinin canını çıkartırken, milyonlarca insana yoksulluk maaşı, emekli maaşı adı altında beleş para dağıtıyor. Beleş geçinenler içinde sadece yoksulları söyledim, yanlış anlaşılmasın, kendilerini ve dev gibi tüketici devlet bürokrasisini daha söylemedim. O dev gibi asalak tüketicileri de içine katarak şimdi soralım, bu değirmenin suyu nerden geliyor?
______________________________________________________
"Docendo discitur"
Hasan Karataş isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04.Haziran.2011, 12:16   #4
 
owert - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
owert
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 20.Temmuz.2007
Üye No: 423
Mesajlar: 351
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Alıntı:
Emeğin verimliliği arttığı zaman, kâr miktarlarında fazlalaşma görülebilir. Ancak sömürü oranlarında herhangi bir artış gerçekleşmez.
Sayın karataş bu durumda şunu diyebilirmiyiz.'' Kar oranında azalma olur.''?

Elebette burada oranı bulabilmek için elimizde temel dayanak (ölçü olması gerekir.) bunlarda sabit ve döner sermaye olmaktadır. Bu iki değere bakarak kar oranlarının yükselip düşme saptamasında bulunabiliriz. Kar ve kar oranı farklı şeyler olara düşünüyorum.

Sizin de yukarda demiş olduğunuz gibi,karda artma olurken kar oranında azalma olmaktadır. Elbette kapitalist bunu anlayamaz. Ona göre maliyetlerin en büyüğü ve sorunlusu işçi ücretleridir. Kapitalist genlerine ve sisteminde yazıldığı gibi, karını yükseltmek için sürekli işçiyi ve işgücünü fabrika dışına atmaya çalışır.

Burada kapitalist işgücünü dışarıya atması ve bu işgücünün satın alma gücünü yok etmesi ile krizinin özünü oluşturmaz.(elbette bunun etkisi vardır ama bu sadece sistemin getirdiği etkidir.)Bazı düşünce tarzı böyle olmakta ,kapitalist sistem sonucunu temel almaktadır. Esasta sistemin özünde ,yani kendi içinde bu işçiler farklı şekilde istihsam edilsede kapitalist kriz süreklidir.

Kapitalist makine ve teknolojiyle işgücünü fabrikalardan uzaklaştırmasıyla ,karını yükseltsede kar oranını düşürmektedir. Bu kendi içinde çelişikli tam (tez, anti tez) çelişkisinin karşı tarafa dönmesi sonuçlarına neden olur.
Çünkü kapitalist daha büyük sermayesini sabit sermayeye bağlamış ve bu kadar büyük sermayesini bağlamasına rağmen; Eskiden daha az sabit sermayesini bağladığı dönemdeki kadar kar edememektetir.

Evet ortada bir kar yükselmesi varmış gibi gözükmekete ise de bu neye,hangi ölçüye göre bu kar yükselmesi yaşanmaktadır. sorusunu bize sordurmaktadır. Bu durumda kar yükselmesi mi var yoksa kar düşüşümü?

İşte bu ayrımı anlayabilmek için ; Kar ve kar oranını farklı katagoriler olduğunu anlamız gerekir diye düşünüyorum.

Sizin burada Emeğin verimliliği arttığı zaman, kâr miktarlarında fazlalaşma görülebilir Ancak sömürü oranlarında herhangi bir artış gerçekleşmez. ''yerine sömürü oranında düşüş gerçekleşir olabileceğini düşünüyorum.

Somut söyliyecek olursam. kapitalist kar ettiğini zannederken gerçekte kar oranındaki düşüşü görmez. Ama onun görmemesi bir şeyi değiştirmez. Pratiği ile bunu kanıtlar. Tüm ekonomik,maddi temelin arzu ve ihtiyaç duyduğu siyasal oluşum ve yeni kurumlara karşı duruşuyla bu kar oranlarının düşmesi arasında yakın bir alaka vardır.

Bu da kapitalizmin bundan böyle,barbarlık yaratacağının temeli olmaktadır.
owert isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04.Haziran.2011, 14:50   #5
 
AleksandrKirsanov - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
AleksandrKirsanov
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 24.Ocak.2010
Üye No: 28280
Mesajlar: 585
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Standart

Emeğin verimliliğin artması sömürü oranını arttırır.
Sömürü oranı işçinin ürettiği değerin ücretine oranı olduğuna göre bir işçninin verimliliğinin artması ile birlikte üaynı zaman diliminde üreteceği ürün ve dolayısıyla değer de artacağından sömürü oranı da artacaktır.

Kapitalizm ürettiğinden fazlasını talep eden bir ekonomi biçimidir.
Yani üretim sürecinde harcanan miktar 3 irayken kapitalistler bunu piyasaya sürdüklerinde beş lira talep ederler.
Ancak bu iki lira piyasada o an için mevcut değildir.
Belirli bir zaman dilimi sürdürülebilen ve mülksüzleştirmeye dayalı bir gelişim gösteren bu durum bir süre sonra tıkanır.
Çeşitli para politikları ve daha çok diğer kapitalistlerin iflası ve emperyalist sömürü bunun için gerekmektedir.
Elbette bu da geçici bir çözümdür ve hem kapitalist ülkeler arasında bir mücadeleyi hem de kapitalsit ekonominin aralıkları kısılan sürekli krizlerini tetikler.
Soğuk sıcak savaşlar ve ekonomik krizlerle somutlaşan bu durum devrimci bir durumu gösterir.
Yani devrimin nesnel şartları, devrimci bir sınıfın varlığıyla birlikte mevcuttur.
Esas mesele bu devrimin öznesinin, yani bilinçli proleterleri ve bu proleterlere öncülük edecek partiyi kurmaktır.
Ancak devrimci durumun varlığı mutlaka devrimle sonuçlanmaz.
Kapitalizm krizden çıkma yollarını bulabilir ve kendini onarabilir.
Kendiliğinden yıkılacak bir kapitalizm ancak dünyanın büyük bir çoğunluğunu yokedecek bir kapitalizmdir.
AleksandrKirsanov isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05.Haziran.2011, 08:21   #6
 
Hasan Karataş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hasan Karataş
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 15.Kasım.2009
Üye No: 26927
Mesajlar: 2,612
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,584
845 Mesajına 1,585 Teşekkür Aldı
Standart

Sayın Kırsanov benmi anlatamıyorum, yoksa sizmi anlamak istemiyorsunuz. Günümüz üretim biçiminin sonuçlarını anlatırken, emeğin verimliliği artmıştır diyerek kolaycılığa kaçıyorsunuz. Bir konfeksiyon atelyesinde, eski teknoloji ile 100 pantolon çıkarılıyorsa ve yeni yeknoloji ile aynı işçi sayısı ile 1000 pantolon çıkarılmaya başlanıyorsa, bu olay emeğin verimliliğini değil, yeni teknolojinin üstünlüğünü ifade eder. Burada üretilen mallar, daha az canlı emek emmişlerdir. Örn eski teknoloji ile bir pantolonda 10 dakikalık bir iş gücü emilmişse yeni teknolojide 1 dakikalık iş gücü emilmiştir.

Yukarıda Owert arkadaş kâr ve sömürü oranları ile ilgili doğru şeyler söylüyor. Bir malda emek miktarı ne kadar fazla ise o mal o kadar değerlidir. Yeni teknoloji ile çok daha fazla pantolon üretilmesi çok daha fazla değer yaratılıyor anlamı çıkmaz. Verimlilik üretilen mal sayısını ifade eder, değer miktarını değil. O nedenle değer yaratılması süreciyle dolaylı olarak ilişiklendirilir. Üretilen mallar üzerinde, emek miktarları azalınca mallardaki değersizleşme, malların suratına yansır ve mallardaki gösteriş azalır. Örn. bundan 40 yıl önce, bir takım elbisenin yanına yanaşmak çok zordu. Çocukar yeni ayakkabılarıyla yatıyorlardı. O malları değerli kılan, o mallardaki emek miktarlarının fazlalığıydı. Değerin kaynağı insan emeğidir. Mallarda bir değersizleşme yaşanıyorsa, o mallardaki insan emeğinin azalmasından dolayıdır.

Bilgi teknolojili üretim biçimi, kapitalizmin verimliliğini değil, sonunun geldiğinin ifadesidir. Ben kapitalizm kendiliğinden yıkılacak demedim. Kapitalizm aşılmıştır dedim. Kapitalizmin aşılması komünizmin geldiğinin ifadesi değildir. Başka bir dille komünizmin kendiliğinden geleceğinin ifadesi değildir. Komünizm ancak devrimle gelir. Egemen sistem insanlığı barbarlığa taşımaktadır. Bizde o nedenle diyoruz ki egemen sistemle bağlarınızı kesin, yani onun içerisinde kendinize yer aramayın. Onlar sahteci olmak zorundadırlar, sizlerde sahteciliğe kurban gidersiniz. Zira egemen sistem, kendi hegomanyasına yeni kesimleri dahil edecek dinamizmden yoksundur. Kendi hegomanyalarında erimeler ve kırılmalar yaşanmaktadır.

Düne kadar Yunan, İtalyan, İspanyol komünistleri ne yapıyorlardı? Şimdi niye bas bas bağırıyorlar? Demekki erimelerden ve kırılmalardan paylarını almaya başladılar. Kapitalizme sarılmışlardı. Sahtecilik çok önceden başlamış, bizlerde yemişiz. Soğuk savaş diyerek yıllarca Üç kâğıtçılık yaptılar. Adam gibi demiyorlar “bizler dünya ekonomisinin gerekleri doğrultusunda uzlaşıyoruz” diye. Bizlerde sanıyoruz ki bunlar soğukta olsa bir savaş yapıyorlar. Sahteciliğin danıskasını ise şimdi görüyoruz. Bu kez “sıcak savaş yapıyoruz” diyerek toplumlar aldatılıyor. Ortada bol miktarda cinayetler var başka bir şey yok.

Devrimciliğin yolu, sistem içi mücadelenin reddiyle başlar. Partiler, sendikalar, dernekler, odalar vakıflar bunlar hepsi, sistemle uzlaşmanın ifadelerdir. Geçmiş zamanlarda sistem içi mücadeleler doğru olabilir. Zira ekonomk gelişme gözleniyordu. Devrim yapılana değin sistemden bir şeyler koparma girişimi anlaşılabilir bir davranıştı. Bu gün 90 lı yıllardan bu yana sistem sürekli biçimde ekonomilere müdahale ederek ayakta kalmaya çalışıyor. Bu durum görülüyor ve sırıtıyor. Böyle bir durumda sisteme eklemlenmek, (bilerek veya bilmeyerek) karşı devrimcilikten başka bir şey değildir.

Kapitalizm kendi krizini, kendisi çözer diye beklemeyin. Bu yaşanana, kriz dersek eksik deriz. Bu yaşanan, değer üreten formasyonun gidişidir. Değer ötesi topluma doğru ilerliyoruz. Değer ötesi toplum iki biçimde tezahür eder. Birisi barbarlık, diğeri ise komünizm. Barbarlığın öznesi devletlerdir. Komünizmin öznesi ise sistemle bağlarını koparmış, komünist birliklerdir. Yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için net söyleyelim. Hiç bir şekilde demokrasi aramayan komünist birliklerdir.








______________________________________________________
"Docendo discitur"
Hasan Karataş isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05.Haziran.2011, 10:25   #7
 
AleksandrKirsanov - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
AleksandrKirsanov
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 24.Ocak.2010
Üye No: 28280
Mesajlar: 585
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Standart

Teknolojik gelişmeler emeğin verimliliğini artıran etkenlerdir Hasan Karataş.
Nedir verimlilik birim emek gücü başına üretilen ürün değil mi?
Öyleyse aynı emek gücüyle üretilen ürünün şu veya bu biçimde artması emeğin verimliliğini artırmaz mı?
Bu noktada sizin söyleminize bakacak olursak teknolojik gelişmeler sömürü oranını artırmak bir yana azaltmaktadır.

Birde gerçeklere bakalım.
Kapitalist üretim biçiminin ilk ortaya çıkışı da bir dizi teknolojik değişikliği ifade eder.
Manifaktür ve sonrasında sanayinin gelişmi, buharlı ve elektirikli makineler buna örnek verilenbilir.
Gelişen teknoloji üretilen ürün miktarını arttırır elbette.
Ancak üretilen ürün miktarındaki artış o ürünün eski fiyatı 100 lira ise onu 10 liraya düşürmez.
Bu düşüş piyasa koşullarına bağlıdır ve her zaman teknolojik gelişmenin sağladığı üretim artışının çok altında bir miktarı işaret eder.
Hatta bir kısım ücret politkilarıyla reel ücretleri düşen işçilerin, geçmişte 10 ayakkabı alabildiği bir ücretleri varken bugün 9 ayakkabı almaları da mümkündür.

Şimdi gelelim sömürü oranına;
Sömürü oranının, işçinin ürettiği değerin ücretine oranı olduğunu belirtmiştim.
Birim emek gücü başına üretilen ürün miktarı artmış ve sürümden kazanan patron bir miktar indirime gitmiştir.
Bir tane üretilip 100 liraya satılan bir ürün, 10 tane üretilip 10 ar liraya satılmayacaktır.
bu zaten saçmadır.
İlk ürünün bir maliyeti vardır ve bu maliyete yeni olarak taknılojinin amortismanı eklenecek ancak birim ürün başına işçyie ödenen ücrette azalacaktır.
100 liraya satılan bir tane üretilen ürünün maliyeti 50 lira ise yeni ürünün maliyeti de buna yakın bir maliyet olacak sadace yeni işçi almadan üretim yapıldığı için işçiye ödenen miktar cepte kalacaktır.
Bu bile başlı başına yeni bir sömürüyü ifade ederken, sömürü oranı düşer diyemezsiniz.

Yeni teknolojinin amortismanı da eklenerek hammadde maliyeti teker teker hesaplanacak, işçinin emek gücünü fiyatının tek bir ürüne değilde 10 ürüne paylaştırıldığı yeni durumda maliyet mesela 47 lira oalcaktır.
Bu ürün en az 52 liraya satılmalıdır ki eski ürünle eşdeğer bir kar elde edilebilsin.
Elbette kapitalist ürünü 52 liraya değil daha yüksek bir fiyata yani 53 hatta 70 liraya markalaşma yolunu seçerek 100 liraya bile satacaktır.
Biz ilkini alalım yani 53 lirayı.
Bu durumda 10 ürün 530 lira getiri sağlar.
Bu 530 liranın 470 lirası işçi ücreti, hammadde ve yeni olarak makinenin amortismanı olarak ayrılacak geriye 60 lira kalacaktır.
İlk durumda ise 50 liralık bir gelir elde edilmekteydi.
İşçiye verilen ücretin de 5 lira olduğunu varsayalım.

5\50=1\10
5\60=1\12

Bu durum sömürü oranının artışını gösterir.

Kısaca birim emek gücünün ürettiği meta sayısının artması, meta başına sömürü oranını azaltabilir ancak sömürü oranının böyle tanımalnmadığını unutmamak gerekir.
Kendimiz yeni bir iktisat kuracağız diyorsanız iş başka.
Birim emek gücünü ürettiği meta miktarı artarsa sömürü oranı birim emek gücünü aynı süre içerisinde üretttiği üreünlerin sayısına bakılmaksızın, ürettiği toplam değer ile aldığı ücret arasındaki orandır.
AleksandrKirsanov isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05.Haziran.2011, 14:06   #8
 
owert - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
owert
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 20.Temmuz.2007
Üye No: 423
Mesajlar: 351
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

ürünün bir maliyeti vardır ve bu maliyete yeni olarak taknılojinin amortismanı eklenecek ancak birim ürün başına işçyie ödenen ücrette azalacaktır. Aleksandr (yukardaki yazıdan alıntı)

Görüldüğü gibi yeni teknoloji ücretleri azaltmakta. Bu kapı önüne koyduğu işgücünün pazarda düşüşünün bir sonucu olmakta.. Bu anlamda kapitalist işgücü maliyettinden hayli kurtulmuşta olmakta.

''Eğer ücretler değişirse,karlarda ters doğrultuda değişecektir. Ücretler düşünce karlar yükselir,ücretler yükselince karlar düşer.'' Ücret fiyat kar s136

Burada işgücü ücretleri düştüğüne göre karda yükselme olması gerekir bu durumda. Kapitalist yeni teknolojik yatırımlarla ücretlerin bir kısmını tasviye ettiği gibi,ayrıca pazarda işgücünü de aşağıya çekmiştir.

Burada da ülke tarihimize girerek te saptamalar yapma çabasına girebiliriz. Özal'a birlikte Türkiye yeni bir yapılanmaya girişilmiştir. Bunu da keyiflerinden yapmamaktalar İthal ikameci politika tıkanmış.Bunun yerine ihracata dönük politika temel politik hat oluşmuş. Ama ihracat yapabilmek için öncelikle maliyetleri ki kapitalist için birinci öncelik olan işçi ücretleri olmaktadır.

Bu iki durumda olabilir. Yeni teknolojik makine parkurunu ürettime girmek ve yukarda demiş olduğumuz iki yönlü işçi ücretlerini baskı altına almak. Bir yandan işgücünü sokkağa atılacak diğer yandan bu atılan işgücü pazarda rekabet koşularıyla düşecek. Böyle olursa ancak üretilen ürünün esas gideri olarak görülen işgücü maliyeti düşürülür ve kar edilebilir hale gelinebilinir. Hiç bir kapitalist kar'sız vatan,ülke, toplum adına iş yapmaz. Bu kapitalistlik olmaz o zaman.

Ya da bu teknolojik yatırımları yapamayacak sermaye yoksa (ki türkiye hep sermaye yetersizliği yaşayan bir ülkedir. ) o zaman bu işgücünü pazarda bollaştıracak politikalara baş vurulur. İşte Almanyanın türkiyeden göçmen işçi transferi,yada kürdistandan nufus göçünü batıya iteklemesi gibi politikalar sonucudur. Özal bu konuda toplumda, hadi herkes bir an önce cocuk doğursun desede (yunanistanı yeneceğiz ya)bunun toplumsal süreçte neticesi en az 20 yıllı alır. Kürdistandan batıya nufus iteklemesi de hadi defolun batıya gidin diyemeyeceğine göre(daha sonra radikal karla köyleri yakarak bu yapıldı) toplumsal süreci beklemek zorunda. Ama Türkiye acil olarak ihracat ekonomisine dönmesi ve buradan sonuçlar alması gerekmektedir. Ezelden beri bizim ve tüm bu topraklarda yaşayanların çok tanındığı gibi toplum mühendisliği burada ,(özal bile olsa libarelikle tanınıyorya) devreye girer. Özalın sağ cenahtan olması hiç bir şeyi türkiyede değiştirmez. İktidarda CHP bile olsa ikisinin de izliyeceği politika devletçi ve seçkinci politika olacaktır.Hepte böyle olmuştur. Biri utangaç devletçi diğeri deşifre olmuş devletçi.

Sermaye yetersiliği neticesinde özal,bulgaristandan 100 bin (nitelikli okur yazar)işgücü teransferiyle işçi ücretlerini dipe vurdurmuştur. Yıl 1991 ve 93 te bu politikanın işçi sınıfında etkilerini görmeye başlarız. Sendikacılık dipe vurmuş,işçi sınıfı özellikle Zonguldak ile nitelik patlamasına gitmiş isyan etmektedir. Güzel günler ,hani o kısmen 24 ocak ve 12 eylül sonrası arta kalan)işçiler temel ihtiyaçların giderildiği dönem bitmiştir. Topaş,Reno olmayan krizleri abartarak (banolara yatırılan paralar daha çok kazandırması) işçileri kapı dışarı etmişler,bunun yanında daha düşük ücretli ve sendikasız işçileri 6 işyerine almaya başlamışlardır.

Buradan çıkardığımız sonuç marx'ın tarif ettiği gibi ücretleri düşürmek ve karı yükseltmek. Ve toplumsal süreç içinde sermayeyi yoğunlaştırarak teknolojik ürettim aletlerine kavuşmak.

Evet kapitalist karını yükseltmiştir.

Ancak kar oranı düşmüştür. Yani sömürü oranı düşmüştür. Neden? Çünkü kapitalist eskiden toplam 200 liralık sermayesinin 100 lira sı sabit sermayesine bağlı iken; teknolojik makineler nedeniyle 200 liraya çıkmıştır. Toplam 200 liraya eskiden ürettim yapan kapitalist ve kar elde ederken şimdi 300 lirası sermaye yatırarak kar elde etmeye çalılşmaktadır. Bu 300 lirasının 200 lirasai sabit sermaye olurken (eskiden bu 100 lira idi) 100 lirasi işçi ücreti olmaktadır. Yani çok daha büyük sermaye yatırıken kapitalist'in karı eskisi ile mukayese ettiğimizde kar etme oranı azalmıştır. . Bunu anlayabilmemiz için orantı kurmamız gerekmektedir

Sonuçta, kar ile kar oranı faklı şeyler olduğunu ve sömürü emkanızmasına bakılırken buna dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.


owert isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06.Haziran.2011, 00:25   #9
 
İ.Seçil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
İ.Seçil
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 27.Mart.2011
Üye No: 35150
Mesajlar: 1,605
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 260
506 Mesajına 848 Teşekkür Aldı
Standart

Bu yazı Sn A.Kirsenov,a ait
Şimdi gelelim sömürü oranına;
Sömürü oranının, işçinin ürettiği değerin ücretine oranı olduğunu belirtmiştim.
Birim emek gücü başına üretilen ürün miktarı artmış ve sürümden kazanan patron bir miktar indirime gitmiştir.
Bir tane üretilip 100 liraya satılan bir ürün, 10 tane üretilip 10 ar liraya satılmayacaktır.
bu zaten saçmadır.
İlk ürünün bir maliyeti vardır ve bu maliyete yeni olarak taknılojinin amortismanı eklenecek ancak birim ürün başına işçyie ödenen ücrette azalacaktır.
100 liraya satılan bir tane üretilen ürünün maliyeti 50 lira ise yeni ürünün maliyeti de buna yakın bir maliyet olacak sadace yeni işçi almadan üretim yapıldığı için işçiye ödenen miktar cepte kalacaktır.
Bu bile başlı başına yeni bir sömürüyü ifade ederken, sömürü oranı düşer diyemezsiniz.

Bu yazı Sn H.Karataş,a ait
Ancak kapitalizmin gelişme yıllarında çok özel durumlarda, diğerlerine göre daha fazla meta üreten emekçi, daha fazla sömürülüyor diyebilirsiniz. Örneklersek aynı teknoloji ve zaman birimleri içerisinde, üretilen mal miktarları üzerinden belirleme yapılacaksa, daha fazla üreten daha fazla sömürülmüş denilebilir.
Bu iki düşünce arasında ne fark vardır eğer sorun zamanımızdaki ekonomik durumun tartışılması açısındansa o zaman Kapitalizm,in işçi sınıfına ne kadar ihtiyacı vardır sömürüyüyü kapitalistlermi çok istemektedir yoksa işçilermi çok istemektedir Gelişen son teknolojilerle yapılan üretimde kapitalistlerin işçilere ne kadar ihtiyacı kalmıştır ve çalıştırdığı işçileri hangi koşullarda çalıştırmaktadır onları tartışmak gerekir Zaten Sn H.Karataşınıda tertışmak istedeiği nokta budur

Sn Owert,te zaamnımızı bu yazısıyla çok güzel anlatmıştır
Burada işgücü ücretleri düştüğüne göre karda yükselme olması gerekir bu durumda. Kapitalist yeni teknolojik yatırımlarla ücretlerin bir kısmını tasviye ettiği gibi,ayrıca pazarda işgücünü de aşağıya çekmiştir.

Bana göre sömürü 3 şekilde artar ve bu artışlarada baz alınan koşul iş güçü değeridir
İş güçü değerinin alında ve iş gücü değerinin hesaplanmasındaki zaman ölçüsü sömürünü oranını belirler.
Makinaların gekişmesi ile emeğin yoğunlaşmasını arttıran nedende sömürüyü arttıran nedenlerden biridir eğer bu emeğin yoğunlaşması iş güçü değerine yansımıyorsa sömürü orada artmıştır.
-Biz gine H.Karataş,ın Tartışmak istediği bu günkü kapitalizm,in geldiği noktaya gelelim
Kapitalizm,in ilk yıllarında kafa ve kol emeği birlikte hareket etmşti sonraları üretici güçler geliştiğinde kol ve kafa emeği birbirinden ayrıldı hemde birbirine düşman oalacak biçimde ayrıldı Şimdi teknolojinin gelişmesi KAPİTALİZMDE artık işçiyi sadece üretimde nezaretçi konumuna düşürdü yani işçi üretimde artık asli unsur deyildir.
Zaten Marx yıllar önce söylemiştir KAPİTALİSTLER işçilerden kurtulmayı işçilerin kapitalistlerden kurtulmasından daha çok istemektedirler işte o zaman bu zamandır kapitalsitle işçileden kurtulmuştur (bu şu anlaşılmasın bütün kapitalizm bu anlamdadır)artık işçi sınıfı kapitalistleri yıkmak yerine onların yıkılmasını engellemenin koşullarını aramaktadır yani artık devrimci bir özne deyildir
İşçilerin devrimci bir özne olmayışı İşçi partilerininde devrimci özne olmadıklarını göstermektedir
Yaptıkları savaşımlardanda bellidir her işçi partisi kapitalizm,in yaşaması onun önündeki krizlerden kurtulması için çaba harcamaktadırlar.
Kapitalizm,i yıkayacak unsurları temizlemek onların tıkanmasını sağlıyacak yapılara karşı çıkmakla uğraşmaktalar.
Bu sadece gelişmiş ülke işçi partilerinde yoktur dünyanın bütün işçi partileri kapitalizm,i kurtarmak zorundadır yoksa onlarında yaşama şansları kalmıyacaktır.

NOT=Sn H.Karataş,ın dikkatini çekmek istediğim bir koşul var


Ekonomi nedir sorusu ile başlıyalım. Ekonomi: üretim, bölüşüm, değişim ve tüketim devrelerinin birbirlerini beslediği, dört ayaklı bir mekanizma demektir. Bu ayaklardan birinde bozulma olursa ekonomik mekanizmada problem var demektir.
Bu ekonomi devrelerinde DAĞITIM,da vardır unutmamak gerekirki DAĞITIM da oluşabilecek aksaklık kapitalist üretimi veya diğer devreleride tehlikeye düşürür.=bir hatırlatma sadece.
İ.Seçil isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06.Haziran.2011, 07:04   #10
 
owert - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
owert
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 20.Temmuz.2007
Üye No: 423
Mesajlar: 351
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Kar oranı bizim için neden önemlidir. ? Çünkü kapitalizmin kendi iç dinamiğinde (etkileri sadece niceliksel birikimin ifadesidir.)kendi kendini nasıl yok edeceğini göstermemiz bakımından önemlidir diye düşünüyorum. Hiç bir olgu dış etkilerden yıkılmaz. Her ne kadar bu güne kadar bilmem ne kadar devlet kurulmuş topraklarda öğrettilen tarihle'' yok osmanlıda devşirmelerin egemenliği,yok karılarının hiristiyanlığı,yok almanların yenilgisi ''vs vs gibi nedenler gösterilmiş ise de bunlar sadece etkilerdir. Gerçekte sistemin kendi içinde yıkılma dinamiğni bulmammız gerekir. Çünkü toplumsal tarih gelişimi ve diğer gelişmeler kendi içi dinamiği ile olur diye biliyoruz. Tez-anti tez ve sentez.

Kapitalizmin yıkılması zorunluluğun iç dinamiği de kar oranlarının düşmesidir. Bence ipin ucunu buradan da yakalamak ve çözmek mümkün. Çünkü kapitalizm krizinin temeli bu kar oranlarının düşmesi neticesinde olmaktadır.


Kar oranlarının düşmesine en önemli nedeninde, teknolojik makinelerine yapılan sermaye yatırmı neden olduğunu biliyoruz. Çünkü sermaye değişim niteliğinden bu vasıta ile sabit,ölü duruma gelmektedir. (örneğin morgıç krizi denilen le bu anlatılanların alakası olabilirmi.? Çünkü buradada sermaye (çaresizlikten)sabit hale getrilmekte. )


Sermayenin sabit hale gelmesi hep aramızda analatılan,söylenen şekliyle temel dayanak olarak kapitalistler arasında rekabeti iç dinamik olarak gösterilmiş. Tıpkı kapitalizmin zorunlu sonlamasının nedeni; işç gücünün fabrikalardan tasviye edilmesiyle kapitalistin ürettiği metalara talep yetersizliğinden kapitalizm sonlanacak denmesi gibi.


Elbette bunların kapitalizmin zorulu gebermesinde etkileri var ama bunlar sadece etki Esas dinamik ,yani kapitalizmin yıkılıp gitmesinde ki dinamik değil.


Bunun birincisinin kar oranlarının düşmesi diye bakıyorum. O zaman buna neden olan makineleşme (
rekabet ;yani pazara bağlı neden dersem kapitalizmin etkisi olur iç dinamiği olmaz.)teknolojik yatırmlar kapitalizmin iç dinağinde bulmamız gerek.

Kapitalist işi gücü kar o zaman karını yükseltmeyi düşünür Bunun içinde en önemlisinin işgücünün maliyettini düşürmek olduğunu biliyoruz. O zaman makineleşmesinin esas nedeni de bu olmakta.
Yani işgücünü fabrikalardan uzaklaştırmak. Sokağa atmak. Açlığı mahkum edip kırılıp elenmesine yol açmak. Savaşlarla bunu yapamazsa hastalık ve açlıklıklarla kapitalist süreç yapar. Ancak kapitalizm bunları da yapsa,yıkılmaya mahkumdur.

Bu da üç beş kapitalist tekelin (Tekeller monopoller vs vs)iradesiyle olacak iş değildir. (bazıları böyle sanıyor)kapitalizmin doğal gidişar süreci olabilir ancak. kapitalizmin kuralı bu.


''Makineleşme eksik olan emek gücünü tamamlamak için değil,yığınsal olarak bulunan emek gücünü gereken düzeye indirmek için sahneye çıkar.''Grundrisse s647


Çünkü kar oranı düşmektedir.


Aklıma birde şu geliyor. Sosyalist toplumsal yapıda kar oranı ne kadar önemli olabilir.? Öyle sanıyorum ki hiç bir önemi yoktur. Böyle olduğu için geleceğin toplumu sosyalizm olacaktır. Sosyalist toplumda özgürce makine ve donanımlara kapitalistten daha özgürce sermayelerimizi bağlasakta ekonomik kiriz vs gibi sorunlarla karşılaşmıyacağız demektir. Bu anlamda sosyalizmde sermayeyi daha özgürce sabit hale getireceğiz. Getirdikçe rahat edeceğiz,daha bol ürünler ve daha kolay elde edebileceğiz.

Sermayeyi sabit durağan hala getireceğiz onu gömeceğiz.Yok edeceğiz. İnsanların bir birini boğazaldığı ,kardeşi kardeşle,insanı insanla bir birini boğazlatığı niteliğinden çıkaracağız. Sermaye bize hükmedemiyecek,biz onunla dalgamızı geçeceğiz. Sermaye bizim esarettimiz altına girecek. Çünkü onu zaten yaratan biz değilmiyiz.?

Buradan da aklıma trajik hal gelmekte. Peki sosyalist devrim yapıpta bunu neden beceremedik. ? Neden insanları bir çif çoraba,kütük kütük ayakabıla mahkum ettik. Uzaya çıktık ama bu uzay teknolojisini toplumsal yararda kullanamadık. ? Bunu sadece üç beş revizyonstin iradesinin eseri diye bakma ne kadar tatmin edici. ? Tarihte bireyin rolünü neden bu kadar önemsememiz gerkirken önemser duruma geldik. ?

''kendi bağımsızlığını kazanmak ve bununla beraber de şu andaki toplumun dayanılmaz bir şekilde eğilimi olduğu ekonomik ve maddi vasıtalarıyla daha yüksek bir şekilde ulaşmak için, uzun çatışmalardan,bir dizi tarihi süreçlerten,koşulların ve insanların dönüştürülmesi süreçlerinden geçmek zorunda kalacaklarını biliyorlar. ''
Marx

Biliyormuyuz acaba?







owert isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06.Haziran.2011, 09:06   #11
 
BORGA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BORGA
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Şubat.2011
Üye No: 34310
Mesajlar: 5,015
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,293
1,186 Mesajına 3,181 Teşekkür Aldı
Standart

hasan ve i.seçil arkadaşlar,

her ikinizde de üretim noktasında, bir yanılsama söz konusu. bir kısım imalatta gerçekleşen, insan emeğine olan ihtiyacın azalması/çok azalması durumunu genelmiş gibi algılıyorsunuz. yada şimdi olmasa bile bir gün bunun mümkün olacağını farzetmiş yada ileri sürmüş oluyorsunuz.

bir örnek vereyim ; çelik hammaddesini yiyerek yaşayan bir mikro- organizma var. gıdası demir-çelik. israilde bir ekip yıllardır bunlar üzerine çalışıyor, ultra hassas mikro kalıp yapabilmek için, bu canlıları, çeliğin arzu edilen bölümlerini yiyerek boşaltması için eğitmeye çalışıyor. şimdilik aldıkları bir sonuç yok.

bunu niye anlattım, çok uçtan da olsa bu örnekteki gibi, hayvan emeği kullanmadan insan emeği terkedilemez. o hayvanlarında bugün bildiğimiz gibi değil çok daha maharetli olmaları gerekiyor.

anladığım kadarıyla kol emeğini, koldan ibaret sanıyorsunuz. eğer sadece kol gücü gerekiyorsa, zaten onu ikame eden mekanik yada elektro-mekanik düzen, her hangi bir enerji kullanımı ile o işi yapar haldedir.

insiyatif gerekiyorsa ne olacak. bu da dallara ayrılır. insiyatifin türü ve niteliği bakımından ayrışır.

1.00 mm matkap ile delme yapan bir otomatik tezgah çeşitli proplar sayesinde, matkabın kırık olup olmadığını anlayabilir ve kırıksa işi durdurabilir.

ama 0.30 mm matkap ile delme yapan bir tezgah illa insan ister. insan elinin, matkap ucundaki basıncı hissetmesini ister. bu hisse göre, beynini kullanarak eli ile durumu sürdürmesini ister.

bu anlattıklarım makinalı ve otomasyona en müsait işler grubunda.

mobil makinalı işlerde insansız ve insiyatifsiz iş mümkün değil. asla da mümkün olmayacak.

en alıştığımız malzeme çelik. çeşitli normlara ayrılmış. ama imalatı bilmeyenin anlamıyacağı şeyler var. bahsetmek lazım.

çelik dahil tüm metaller asıl olarak yan yana gelmiş ve birbirine dolanmış kaynamış ipliklerdir. buna lif denir. doğada hep birbirinin aynısı olan bir lif düzeneği yok. sözgelimi, matkap ucu, o liflere yandan denk geliyorsa performansı başka olur, dikine geliyorsa başka olur. lift çatlağına gelirse, matkap ucu, feriştah olsa farketmez kırılır. bu kadar standart bir malzemede dahi, imalat açısından bıkkınlık verici sayıda standart dışı durum vardır. hiç bir makina, elektronik göz, dokunma, ısınma propları vs, bu belaları ayıramaz. kendi kendine çalışmaya devam edemez.

bunlar bir yana, hammadde doğadan geldiği gibi değil de, üzerinde gayrı-nizami oynamalar yapılmışsa, o imalat insana zararlıdır. buna rağmen neden yapılır ; ham madde yada yarı mamülde standardı yakalayabilmek için.

mesela, rafineriden alınmış bir plastik hammaddesi cnc plastik enjeksiyonda işlenebilir. ama dönüşümden gelmiş hammadde ile bu tezgah çalışmaz. hiç mi çalışmaz ; türkiyede yapılan cnc plastik enjeksiyon tezgahları çalışıyor çünki aralığı geniş. her ürün hassasiyet gerektirmiyor gerçeğinden hareketle, mühendislik bilgi ve normlarının dışına çıkılarak imal edildi o tezgahlar. ama ürün hassas ise, o tezgah o işi yapamıyor.

bu tarz yazmaya devam etmek mümkün ama gerekmiyor. standart ve sorunsuz zannedilen kısımda dahi durum budur.

makinayla üzüm yetişir mi. robot yada makinalar zeytin ağacı dikebilir mi. onun bakımını yapabilir mi.

pazarda 10 değersiz ürün varsa, bunun 9 u sahte ürün olduğu içindir. sahte olmayıp, insan emeğinin boşa çıkarıldığı çok az ürün vardır.

dikkatimi çeken bir başka husus teknolojik devrim tesbitidir. ben marksist değilim. sanayi devrimi deyince marks, haa tamam buhar makinasının icadını söylüyor deyip geçemem. aşıma ekmeğime üstüme başıma nasıl yansımış, iciğini ciciğini çıkarırım.

bir teknolojik devrim vardır, ama, bunu, marksistlerin marksı anladığı gibi anlıyorsanız işiniz zor. söz gelimi, teknolojik devrim deyip de bilyalı karemil nedir, herbirimizi nasıl etkilemiştir bunu bilmiyorsanız, muhtemelen teknolojik devrim kavramı, bazı meseleleri izah etmek için bir önkabul olarak anlaşılıyor demektir.

velev ki, borga yanılıyor olsun, her imalat yada çoğunluk imalat otomasyon ve robot içeriyor olsun. o zaman dev bir ordu gibi, tamir bakım elemanları yer almış olmalı dünyada. halbuki bu elemanlar hala dünyada en az bulunan insan türü.

notebook var bende. ana kartı yanmış. tamircilerin çoğu kart değiştirir. bu tamir değildir ki. ama feda arkadaş kartı tamir etti. bu bilgi ve insiyatif ister. hadi bu işin kolayı olsun. değil ya.

bir otomasyon plantında diyelim ki 100 istasyon olsun. bu en az, 10 bin kablo demektir. elektrik arızası var, yeri belli. aşağı yukarı 100 kablo demektir. hangisi. bunu o sistemi bilen halleder. bilmeyen tüm kablo demetini değiştirir.

pinomatikler sapıttı. basınç hangi bölümde düştü. bunu bilebilecek eleman lazım. yoksa tek tek kontrol demektir. küçük bir elekro pinomatik otomasyon da 100 den aşağı pinamatik mümkün değildir. tanesini 5 dakikadan önce inceleyip saplam yada değil demek mümkün değildir. bir kelebek, bir otomasyon plantını durdurur. bir fare iptal eder. bir pire, bir pinomatiği bozar. bunlar beylik arızalar. havadaki bakteriler havalı sistemleri bozar. bunlar da uzar gider.

elektronik demek hiç bitmeyen arıza silsilesi demektir. bir entegrenin soğutucusu öbüründen fazla toz almış olsun, çok geçmez o sistem durur. bu kolay. ışığın geliş kuvveti yüzünden ortaya çıkan arızalar, benim diyen arızacı ustaları deliye döndürür.

neyi insansız üretiyoruz, kolay mı.
______________________________________________________
Ni Dieu, Ni Maitre !
Ne Tanrı, Ne Efendi !

rağmen yaşa

BOLŞEVÎZM WÊSERKEWE
Bolşevizm Tekrar Kazanacak !
BORGA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06.Haziran.2011, 10:03   #12
 
BORGA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BORGA
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Şubat.2011
Üye No: 34310
Mesajlar: 5,015
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,293
1,186 Mesajına 3,181 Teşekkür Aldı
Standart

allah razı olsun, blanquiden beni kurtardı bu garip tartışmalardan. peşin söyleyeyim başım az ağrısın. ne bilimsel yoldan nede gayrı-bilimsel yoldan, kapitalizmin kendini yok oluşa götürdüğünü ispatlayamazsınız. çünki böyle bir gerçeklik de gidişat da yok. bunu marksın ağzından anlatmak mümkün ama çok uzun sürer.

bir sabah, allahtan bir büyü geldi ve üretim araçlarının sahipleri artık hiç çalışmadan ve kimseyi de çalıştırmadan herşeyi üretmeye devam eder hale geldiler. ne kadar çalışanları vardıysa, hepsine allah işinizi rast getirsin dediler.

şimdi ne olacak. ürettiklerini bi yerlerine mi sokacaklar. kim bunları ne verip de alacak. para ne işe yarayacak. üretip babalarının hayrına ahaliye dağıtacaklar mı.

kapitalizmi imalat/üretim zannede zannede, olsa olsa biz mezarı boylarız. kapitalizm, asalakların vaziyetlerini sürdürmek için mükemmel işleyen bir düzendir. düzenin sahibinin derdini karını artırmak zanneden düzenden bişey anlamamış demektir. onlar sürdürücüdür. kar da eder, zarar da eder, sübvanse de eder, sürmesi için ne icab ediyorsa onu yapar.

onların derdi bizi sömürmek değildir. bu sonuçtur. onların derdi, asalaklıklarını sürdürmektir. bu nedenle sömürü de gerekir. kendini ölüme götürecek olan şeyi göremeyecek kadar aptal da değillerdir.

onlar üretimin sahibidir ama esas olarak düzenin sahibidir. niye üç kuruş için diretir. çünki onu alırsan, daha çok tüketirsin. o da daha çok üretimi organize etmek zorunda kalır. onlar asalak. neden toplumun zihinsel hamalları olsunlar ki. bundan kaçınırlar. onu da ücretli hale getirirler.

üretim olmadan bu milyarlarca insan yaşayabilir mi. illa ki üretim olacak.

üretim organizasyonuna mı daha çok harcıyorlar, koruma ve sürdürmeye mi. bunu dahi göremiyor muyuz. ne kadar çok üretim dışı insan nüfusu olursa, o kadar çok, işe yaramaz insan türetilmiş olur. işe yaramaz insan tipi, onların düzeninin teminatıdır. keyfe mi teknolojiyi zorluyor. üreten insanın, onların başına bela açtığını biliyor. geri alana kadar akla karayı seçtiler.

en az zahmetle, işin içine en az sayıda insan karıştırarak sahte mamül de olsa, toplumun ihtiyacını karşılıyorlar. karşılamaya mecburlar. yaptıracak hiç iş bulamasa, açıktan para verir. adını ne koyduğunun önemi yok. az sayıda insana ürettir, çok sayıda insan tüketsin. düzen budur. karmış, artmışmış, azalmışmış, bunlar işin hikayesi.

modern köle. köle olduğunu bilmeyen köle. köle ne yer ne içer nerde barınır, bunların derdi, köle sahibinin derdidir. köle olmaya devam etsinler, asalak hayatıma dokunmasınlar. köleyi azad edersen ne olur. üstüne zıplar. aş ekmek nerden bulacak. modern köle, azad edilmesi mümkün olmayan köledir.

haramilerin üstüne zıplamayacak bir makuliyet ister. haramiler de bunu sağlar.

üretenler ve üretime yardımcı olanlar, herkesin finansörüdür. üretmeyenler asalaklardır. asalakların çok az bir kısmı, haramidir. düzeninin sahibidir. öbürleri de mental dostlarıdır.

dükkan açar, en az zahmetle yürüsün ister. yani üretmeden yada çok azını üretip çoğunu alsata çevirip asalaklığa meyleder.

bundan ala düzen mi olur, kendi insan tipini üretiyor. üretmeyen insan.

owert arkadaş sormuş, niye beceremedik diye. üretmeyi küçümser, teknolojiyi ulularsan, yaratacağın insan tipinin yaşama biçimi de hakim hale gelir. üretmeyen partililerin ve onlar gibi yaşamaya özenenlerin düzeni. adı ne olursa olsun.

asalaklar çalışmaktan korkarlar.
______________________________________________________
Ni Dieu, Ni Maitre !
Ne Tanrı, Ne Efendi !

rağmen yaşa

BOLŞEVÎZM WÊSERKEWE
Bolşevizm Tekrar Kazanacak !
BORGA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06.Haziran.2011, 13:08   #13
 
BORGA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BORGA
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Şubat.2011
Üye No: 34310
Mesajlar: 5,015
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,293
1,186 Mesajına 3,181 Teşekkür Aldı
Standart

ekonominin kurallarından bahsederler. mümkündür. işe de yarar, ama ne zaman ; bir ekonomi biçiminin kendini dünya çapında ortaya koyma sürecinde işe yarar. ondan önce, kendini var etme sürecinde işe yarar. ama, o ekonomi biçimi, dünya çapında oturunca, bunlar geride kalır. o andan sonra artık iş, sürdürmeye kendini odaklar.

ortaya çıkarken ki ihtiyaçları ile, dünya çapında otururken ki ihtiyaçları geçiş içerir. halbuki o ekonomi biçimi oturduğunda, bir düzen haline gelir. öncekiyle bağları azalır. kimi noktalardan ise, kopuş icab eder. kapitalizm bakımından olanlar, özet olarak böyledir.

düzen kendi insanını üretemediği müddetçe, tedbirlerle ve yüksek iradeyle ayakta durur. devletlerin yönetim tarzı, bu sürece birebir bağlıdır. yüksek baskı ve sabırla düzen insanının üretimi gerçekleştirilmeye çalışılır. üretenden alıp, düzeni sürdürmeye harcanan bir süreçtir. sonra sistem oturur ve otomatiğe bağlanır. artık, geniş bir üretmeyen fakat çalışan topluluk oluşturulmuş demektir.

örnek verelim ; seydişehir aluminyum tesisleri özelleştirildi. ne olması lazım. fazla işçiler çıkmalı. üretim rantabl hale gelmeli, hantal birşeyler varsa, kaldırılmalı yada yenilenmeli. peki olan nedir. üretim kalemleri artırılacağına, mevcut olan dahi korunmadı. söz gelimi, biyet basan bu tesis, aynı zamanda profilde çekiyordu. profil çekmek, özellikle suyun başında çok karlıdır. ama kaldırıldı. profil çekmek için bir dizi işçi gerekir. dış atölyelerde kalıp organizasyonu gerekir. profil çekmeyi kaldırırsan, bu insanlar üretimin dışına alınmış olur. neden bu böyle yapılır. çünki, dünyanın ne kadar profil ihtiyacı varsa, zaten fazlasıyla yapma kapasitesine sahip genel bir durum var. o zaman, kapasite % 20 fazlası ile sınırlandırılıp, mevcutlar usulünce eksiltilmeli. seydişehirde yapılan da budur.

globalizm diye bir laf var. ne kastettikleri bir yana, üretime konu olan her şey, dünya ölçeğinde hesaplanıyor, gayet planlı bir şekilde, üretimin fazla kapasite ihtiva eden kısmı, maliyeti yüksek olandan başlayarak devre dışı bırakılıyor.

o noktada işsiz kalanlar aç mı kalıyor. öyle yada böyle hayatlarını sürdürüyorlar. burada haramilerin tercihi, üretmeden ve üretime yardımcı olmadan fakat yine çalışarak yani üretim dışı çalışarak hayatlarını sürdürmelerini sağlayacak ortamı oluşturmak. üretimi o noktada ortadan kaldır yerine asalaklık garantili bir iş/ortam yarat. düzen kendi geleceği için teminatı burada arıyor. sıkışırsa ne olur, olabilecek en kötü ihtimal, haramiler açısından, bu insanların bir kısmını yine üretime dahil etmek.

hasan arkadaş kobilerden bahsediyor. doğrudur, bunların tamamına yakını üreticidir. fabrikalardan kobilere taşınmak elbetteki daha akıllıcadır. yapıyorlar da. ama bir taraftan da ÇHC, büyük bir üretim gücüyle onların işine el atıyor. haramilerin neden işine gelmesin üretimin çinde olmuş olması. başı belaya girecek olan ÇHC dir. bundan iyi çözüm mü olur. alan razı satan razı. kobiler ne yapmalı ; eskiden üretim yaptıkları ortama, çinden alıp tedarikçilik yapmalı.

temel bir sorun var. üretim ve üretime yardımcı işlerde uğraşanların nüfusu, diğerinden çok daha düşük. asalaklık çok daha fazla. dolayısıyla, nüfus artışı da bu konuda sıkıntı içeriyor. asalakları ayakta tutan üreticiler ama bu ilişkiyi organize eden haramiler. üretimi ise, hammadde ve üretimde hammadde yerine geçen yarı-mamul üzerinde kurduğu tekellerle kontrol ediyor.

1970 den buyana gelişen bir durum var. sanayi burjuvası, gitgide üvey evlat konumuna getiriliyor. bunun sebebi, onların yoğun işçi çalıştırmasıdır. haramiler için en büyük tehditlerden biri, büyük sanayi tesisleridir. işçiler oralarda ciddi güç haline gelir. komünistler de buralarda örgütlenme alışkanlığına sahiptir. bu yıkıcı bir tehlikedir harami düzeni için. hala böyle yerler vardır.

bu tarz yerlerde, komünistler hala grev peşinde koşar. bu dinsel bir vecibe gibidir. asalaklar toplumda çoğunluk olmuş, onların finansörleri iş bırakıyor. komünistler burada etki ararken, asalakların huzuru kaçıyor. huzuru yoksa bile, bir şekilde sürdürdüğü hayatta oynamalar oluyor. haramiler bu iki kesimi birbirinin karşısına bu yolla da ve keskinleşmiş olarak çıkarıyor. komünistler grev peşinde koşuyorlar çünki haklıdırlar. ama, elde edilemk istenen şey genellikle bulanıklaşıyor. işçi grev yoluyla, hak mı alacaktı, hak alma mücadelesi içinde, bilinç mi kazanacaktı. ikisi de mümkün ve çoğunlukla amaç da bu yönde, fakat işçi, azınlık haline geldiğinin farkında.

denilebilir ki zaten azınlıktı. sanayi işçisi olma manasında evet. ama üreten olma manasında hayır. 40 yıl önce, işçinin senelik izninde bir köy bağlantısı vardı. 30 yıl önce metropoller bu konuda değişmeye başladı. 1985 den sonra, köylü de hızla üretimin dışına çıkmaya başladı. bu süreç hala sürüyor. dolayısıyla, üreten hızla eksiliyor. ama çalışan artıyor.
______________________________________________________
Ni Dieu, Ni Maitre !
Ne Tanrı, Ne Efendi !

rağmen yaşa

BOLŞEVÎZM WÊSERKEWE
Bolşevizm Tekrar Kazanacak !
BORGA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06.Haziran.2011, 18:21   #14
 
owert - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
owert
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 20.Temmuz.2007
Üye No: 423
Mesajlar: 351
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Alıntı:
bir sabah, allahtan bir büyü geldi ve üretim araçlarının sahipleri artık hiç çalışmadan ve kimseyi de çalıştırmadan herşeyi üretmeye devam eder hale geldiler.
Benim için kimin marksist kimin olmadığı hiç ilgilendirmiyor. İlgilenenler var ama bana göre ucuz kovboy onlar. Marx'ın kendisi ben marksist değilim diyor. adama bunu yazmış. Ama hemen bu kapıdan girenlere kırmızı katr gözükür. O da şöyle denir. '' marx'ı revize edenler önce ben marksist değilim diye işe başlarlar!''

Sabah sabah bize de büyü gelmiş ki sayın borga ,ben saattin 06 sında (demek 05 30 da işe başlamışım) sen ise 08'inde, almışık klavyeleri önümüze yazmaya başlamışık. Yatarkendemi bunları düşünüyoruz

Senin işçi (emek ) olmadan hiç bir zaman ürettim olmaz manasına gelen o örneklemelerini okurken cocukluğumun çifçiliği aklıma geldi. Bilmiyorum burada kaç kişi bir çift öküzle tarla sürmüş patetes ekmiş ve çıkarmıştır. Yada tarlanın bir ucunda ark içinde şangır şungur yürüyen suyu kaç kişi beklemiştir. Bu su ki yaz sıcaklarında tüm tarlalar su ister ve herkes suyun peşinde sıra bekler. Bunun için eskiden su korucusu vardı. O,tarlaları sıraya sokar. Gecenin bir vakti sıra gelene su verirdi. Gece sabaha kadar ay ışığında tarlalar sulanırdı. Güzel günlerdi. Doğayı oradan sevmeye başladm. Bir koyarsın kat kat veririr. Gerçekte tek yaratan emek değildir. (böyle bilinir.) Doğa da yaratır. Yani artık değer yaratır

İki ürün alırdık tarlalardan,alivyon toprak ve deniz seviyesinden fazlada yüksek olmadığından bu avantajdan yaralanırdık. Önce patates sonra pırasa yada beyaz kelem ekilir. Ne kadar toprak alivyon olsada buna da dayanamaz. Bunun için amarikan gübresi denen,toz şekere benzeyen beyz gübre atardık önceden. Bu da yetmez daha verim alabilmek için,geçen kıştan boş alana atılmış ve bir kış (kar) geçirilen hayvan gübresini suya karıştırarak (şerbet denirdi buna) verirdik.

Çapa için (takvim yapraklarında hala yazar,çapa zamanı diye) 15, 20 kadın amele(İşçi) (erkekler yapmaz çapayı,herhalde çok işleri vardı) bu işi yapardı. Allahın sıcağında kanter içinde. Şimdi çapa makineleri var. Tarlanın başına geliyor 7 8 dönerli belkide daha fazla aletle bir ucundan çıkıyor. 15 20 işçi oradan da gitti. Öküz,uzun zamandır öküz göremiyorum nesli tükendi sanki,manda zaten kalmadı gibi,kaldıysada garipler gök yüzü görmüyorlardır. kasları evrim geçirmiş olabilir,iki adımda yere yığılırlar. Ki onlara çamurda ,batakta çalıştırılırdı,çok güçlü hayvanlardı.

Bir yerde üzüm toplama makinesini gördüm. Sen zeytin toplanırmı diyordun. Üzüm toplama makinesini bir kitapta gördüğümde, öyle sanıyorum 1945 yılları filan olduğunu söylüyordu. Hala şaşarım üzüm nasıl toplar,herdalı malı filan kırar derim.

Ülkemizde fabrikalar hep ovalara kurulur. O güzelim alivyon ovalarınin kıyısında bacalar tütür. (örneğin adapazarı)Son şişe cam fabrikasını Yenişehir ovasına kurduğunu öğrendiğimde çok canım sıkıldı. Neden kuraralar.? Ova berekettir. Bir koyarsın kat kat veriri. Yani yeme içime ucuza gelir ve ektiğinden tüm aile yaralanır. Fabrikadaki işçiye az para versende o verilen para onun için beleş para sayılır. Onunla ya kumar oynar yada eğlenceye gider. Bunu sendikalı yapmak demek deveyi hendek atlatmaktan zordur. Bırak,sağlık sigortasının bile komünistlik olduğuna inanır. Grevemi kesinlikle çıkmaz,çıkması için sendikalı olması gerek.

Bu durumda ama çalışan artıyor. Ürettimden insanlar kovuluyor ama çalışan da o kadar artıyor. İşte kapitalizmin iş bölümüne gösterdiği titizlik. Ne kadar iş bölümü çoğalırsa sosyalizm o kadar yakındır Bu aynı zamanda kapitalizmin genişlemesi olmaktadır. Siyasal olarakmı? Ama bana onu sorma sana havale ediyorum.

İyi sohbetti borga bana bunları düşündürttün.

Not;*Öküzle saban sürdüm diyenler el kaldırsın. Belkide (Harman)düvene binenler vardır.





owert isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06.Haziran.2011, 23:40   #15
 
owert - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
owert
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 20.Temmuz.2007
Üye No: 423
Mesajlar: 351
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Günümüzde birileri şöyle der;

Dünyayada ortaya çıkan kriz finansal sermayenin çıkmaz sokalara girmesinden dolayı çıkmıştır. Bankalar,borsalar,hedge fonları yeni bir yapılanmaya gidilirse kapitalizm bu türden sorunlar bir daha yaşamaz.? Çünkü bu krize neden olan finansal yönlendirmeninin gerçek olmayan yatırımları,ayrıca riskli yerlere kullanılanılmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca bu madrabaz şımarıklar kendilerine avans,pay veya başka nedenlerden dolayı maaşlarını astronomik yerlere çıkarmışlardır.

İşte bunun için ; finansal piyasaya getirilecek bir yasal (dünyasala)düzenlenme dünyanın (kapitalist)bu hüküm süren sistemiyle sürürülebilinir.


Bunun en somut gösterisi için Kemal dervişin Türkiyede yaptığı düzenleme örneği şeklinde algılama olabilir diye düşünüyorum.

Ve şöyle demek mümkünmü? Finansal düzenleme kapitalizmi kurtarırmı?

Bazıları buna inanmakta,ama ben inanmayanlardanım..
owert isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06.Haziran.2011, 23:55   #16
 
İ.Seçil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
İ.Seçil
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 27.Mart.2011
Üye No: 35150
Mesajlar: 1,605
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 260
506 Mesajına 848 Teşekkür Aldı
Standart

Sn Owert-Beni çocukluğuma götürdün o düvenin üstüne binip öküz pislemesin diye altına teneke tuttuğumuz güne o mandaların sıcakta suyu gördüğünde oklarını kırıp suya yatışını hatırladım doğrusu ,sağ olasın şöyle bir uzun yolculuk yaptırdın bana.

Sn Borga - iyiki Marxist olmuşum ( -ist izim gibi sevmediğim eklemeleri sevmediğim halde kullanıyorum uygun bir kelime bulduğumda terk edeceğim)Yoksa kapitalizm,in yok oluşunu emeğin tamamen ortadan kaybolması ile açıklayacaktık kapitalizm yoksa bütün üretim robotlar tarafından yapılacak insanlarsa yan gelip yatacak o zaman ancak kapitalizm,in yok olduğunu anlıyacaktık.

Halbuki kapitalizm orada yokkende emek vardı köleler o dönemde pamuk toplar bazen öküzün yanına çifte bile koşulurdu. Daha sonraları hayvanlar sabanı çeker arkasında köylü sabanı tutardı ve daha o zamanlarda kapitalizmden söz bile edilemezdi, adı bile yoktu daha, sedece kapitalizm,in müjdecisi Tüccarlar ortada vardı .

Ama kapitalizm tarih sahnesine çıktığında bir şey fark edildi emek (emek gücü) belli bir zaman için satılacaktı .Bu emek hem üretgen hem üretgen olmayan koşullarda çalışacaktı ve bize kapitalizm,in en anlatım şeklini şöyle diyeceklerdi Kapitalizm sadece mata üretimi deyil daha çok artı değer üretimidir. Bu artı değerde çanlı emek tarafından yaratılmaktadır hemde bu canlı emek üretgen emek olacaktı.
O zaman biz kapitalizmin üretim anında yaratılan değerin gerekli emek olanın dışında kalanın artı değer olduğunu anlıyacaktık.
Bu koşular kapitalizm,in bütün döngülerinin çalışması ile olacaksada bunun ana sebebi canlı emeğin üretgen olanıdır .

Kapitalizmde sömürüyü anlatmak için ulusal çaptaki üretim ön koşul olsada burada ana etken emek gücünün üretimde olmasıdır
Yoksa işçiler her tarafı sarsada eğer üretimde etkin güç deyilse burada kapitalizm,i anlatan ana damar artı değer çok azalmış bazı yerlerde hiç kalmamıştır o zaman karşımıza bir soru çıkmaktadır artı değer azalmış veya yok olmuşsa buna kapitalizm denirmi denmemesi gerekir. İşte bu soru bizi dünya düzeyindeki üretim biçimini sorgumaya itecektir .

Kapitalist üretimde artı değer yoksa ve bu ürün pazarda değer buluyorsa o ürün artı değer yaratılandan çalıyor demektir Nasılki banka sermayesi artı değer üretmeden sermaye üretiyorsa bu artı değer üretmeyen kapitalist sermayesini başka yerlerde üretilen artı değerlerden yapmaktadır.yani bunu adı artı değer hırsızlığıdır
Kapitalistler arasındaki rakabet kızışınca gelişmiş makinalar üretim alanına daha çok girmesi ile bazı kapitalistler batarken bazıları kar oranlarını düşürmek zorunda kalacaktır.
Bu durum büyüdükçe kapitalizm genelde artı kendi krizleri ile başa çıkamıyacaktır Rakabet önceleri küçük ve büyük kapitalistler arasında geçsede daha sonraları büyüklerin arasında ve dünya düzeyinde olacatır

Kapitalistler rakabet sonucu üretici güçleri geliştirdikçe işçiler üretimin asli unsuru olamaktan çıkması sonucu artı değer tehlikeli bir hal alması sermayenin kendi kendini daha fazla yemesine neden olacak bu sonuçta kapitalist üretimi tehlikeye sokacaktır
bu süreç kapitalizm,in sona yaklaşmasını sağlıyacaktır.
Bunu açıklıyan ekonomistel kapitalizm çok pandumalar atlattı bunuda atlatır demektedirler .hatta bazı liberaller dünyada kapitalizm,in girmediği daha çok alanlar vadır oraları kapitalizm,e açabilir ve krizden çıkar demektedirler
İşte bunların engelleride kapitalizm,in yarattığı canavarlardır Bürokrasi devlet ve şirket bürokrasileridir onlar küçülmüyor aksine çok büyümektediler

Bizim kapitalizm çöküş sürecine girdiğini söylerken bunu daha çok avrupa ABD ve gelişmiş ülkeler düzeyinde söylemeteyiz Fakat bu hızla diğer ülkelerde yayılmaktadır ve gelişmiş ülke kapitalistleri akademisyenleri yaniden devletin ekonomideki üstün rolünü konuşmaktalardır bu terk ettikleri sisteme yeniden dönüş olabilimi konuşulmaktadır bence imkansızı istemetedirler.
İ.Seçil isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07.Haziran.2011, 00:14   #17
 
İ.Seçil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
İ.Seçil
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 27.Mart.2011
Üye No: 35150
Mesajlar: 1,605
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 260
506 Mesajına 848 Teşekkür Aldı
Standart

Alıntı:
owert Nickli Üyeden Alıntı
Günümüzde birileri şöyle der;

Dünyayada ortaya çıkan kriz finansal sermayenin çıkmaz sokalara girmesinden dolayı çıkmıştır. Bankalar,borsalar,hedge fonları yeni bir yapılanmaya gidilirse kapitalizm bu türden sorunlar bir daha yaşamaz.? Çünkü bu krize neden olan finansal yönlendirmeninin gerçek olmayan yatırımları,ayrıca riskli yerlere kullanılanılmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca bu madrabaz şımarıklar kendilerine avans,pay veya başka nedenlerden dolayı maaşlarını astronomik yerlere çıkarmışlardır.

İşte bunun için ; finansal piyasaya getirilecek bir yasal (dünyasala)düzenlenme dünyanın (kapitalist)bu hüküm süren sistemiyle sürürülebilinir.

Bunun en somut gösterisi için Kemal dervişin Türkiyede yaptığı düzenleme örneği şeklinde algılama olabilir diye düşünüyorum.

Ve şöyle demek mümkünmü? Finansal düzenleme kapitalizmi kurtarırmı?

Bazıları buna inanmakta,ama ben inanmayanlardanım..
Dünya türkiye gibi kendini soyduracak keriz bulursa ayakta kalmasını uzatabilir Dünyada faizler %3 lere düşerken türkiyede % 35 seyrinden gitti bazı dünya finalsal sermayesi kendinin ayakta kalmasını sağladı .
Ama ne yazıkki bu sermaye gurupları karlı alana gittiği için avrupayı terk ederek oralada her gün karar değişiliği yaratan bunalımlar yarattı
AB de sosyal güvenlik eskisi gibi az gelişmiş ülkelerin kaynaklarından sağlanamaz oldu AB ülkeleri içinden çıkılamaz borç pataklığının içinde yüzmekte çok abarttıkları insan haklarını bile unutmuş görünmektedirler
Kapitalizm artık sadece bir sınıfa zarar vermiyor bütün insanlığı tehlikeye sokmuştur.
Türkiye sağlık bakanlığının açıklamasına göre kanserden tedavi gören insan sayısı 390 bin bir yılda kanserden ölen insan 140 bindir.buna kalp krizini eklemiyorum bunlar kapitalizmle yaşamanın riskleridir.
Bu çok akıllı ekonomistler bankaları kurtarmak için kafa yormaktalar acaba onları kapitalizm,in hışmından kim kurtaracaktır hiç düşünüyorlarmı
İ.Seçil isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07.Haziran.2011, 00:39   #18
 
İ.Seçil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
İ.Seçil
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 27.Mart.2011
Üye No: 35150
Mesajlar: 1,605
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 260
506 Mesajına 848 Teşekkür Aldı
Standart

Bugüne kadarki bütün toplum biçimleri, görmüş olduğumuz gibi, ezen ve ezilen sınıfların karşıtlığı üzerine dayandırılmıştır. Ama bir sınıfı ezebilmek için, ona hiç değilse kendi kölece varlığını sürdürebileceği birtakım koşulların sağlanması gerekir. Serflik döneminde serf, kendisini komün üyeliğine yükseltmiştir, tıpkı küçük-burjuvanın, feodal mutlakıyetçiliğin boyunduruğu altında bir burjuva haline gelmeyi becerdiği gibi.
***
Modern emekçi ise, tersine, sanayiin gelişmesiyle yükseleceği yerde, gittikçe daha çok kendi sınıfının varlık koşullarının altına düşüyor. Sadakaya muhtaç bir kimse oluyor, ve sadakaya muhtaçlık, nüfustan ve servetten daha hızlı gelişiyor.
***
Ve burjuvazinin artık toplumda egemen sınıf olarak kalacak ve kendi varlık koşullarını topluma belirleyici yasa olarak dayatacak durumda olmadığı burada açıkça ortaya çıkıyor.
***
Egemen olacak durumda değildir, çünkü kölesine köleliği çerçevesinde bir varlık sağlayacak durumda değildir, çünkü kölesini, onun tarafından besleneceği yerde, onu beslemek zorunda kaldığı bir duruma düşürmeden edemiyor.
***
Toplum bu burjuvazinin egemenliği altında artık yaşayamaz, bir başka deyişle, onun varlığı toplumla artık bağdaşmıyor.

Marx manifesto *Bujuvalar ve Proleterler*bölümü

Marx,ın o tarihlerden günümüze bakışını anlatan bu yazısı çok ilginçtir sanki bu yazıda Marx yaşıyor ve günün yorumunu yapmaktadır. Bir eksikle, Proleterya bu şansı kaçırdı artık yakalaması imkansız gibi görünmektedir .
Ama Kapitalistlerin kölesini beslemek duruma düşürdüğü çok anlaşılmaktadır, sadakaya muhtaç olmasıda, tıpkı günümüzdeki işçi sınıfını anlatmaktadır. Birde şunu söylese iyi idi işçi sınıfı muhafazakar olacaktır artık kapitalizmle kavga etmekten vaz geçip kapitalizm,i nasıl ayakta tutarım derdine düşecektir demeliydi.
İ.Seçil isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07.Haziran.2011, 23:34   #19
 
owert - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
owert
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 20.Temmuz.2007
Üye No: 423
Mesajlar: 351
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Neden köle,toprak ve kapitalist toplumsal yaşanmışlıkları söylüyoruz.? Marxsist düşüncenin ortaya koymuş olduğu bu durum keyfe,yada daha iyi anlaşılması içinmi ortaya konulmuştur.? Yada bir değişiklik ve çeşitlik içinmi söylenilmiştir. Bunu marx sa söyleten bilimsel gerçeklik nedir.?Yoksa marx canı böyle istediği içinmi bu eğilime girmiştir.

Toplumsal tarihe baktığımızda köleciliğin egemen olduğu,o tarihi kesit içinde köle mülkiyettinin egemenliğinin çağa damga vurması bu ürettim ilişkilerinin köle mülkiyetti üzerinden biçimlenmesi nedeniyledir.

Yine feodel dönem diyoruz. Bu çağda kölecilik dışında egemen mülkiyet biçiminin toprak mülkiyeti ve toprak üzerinden şekilenen toplumsal ilişkilerin kurulduğuna tanık oluyoruz.

Günümüzde kapitalist dönemde ise, bireysel (özel)mülkiyettin üzerinden ürettim,toplumsal ilişkileri görüyoruz.

Demek, insanlık evriminin sürecinde mülkiyet biçiminin,aynı zamanda yaşanmış çağın dönemsel ayrımları olmakta. Bu durumda bir toplumun mülkiyet biçimini anlamak ve tanımlamak aynı zamanda o toplumun ilişkilerini de anlamış oluyoruz.

Tarihi toplumsal gelişimlerdeki dönemeçlerini böyle mülkiyet biçimiyle açıklayan maksist düşünce anlayışı olmakta.

Bu aşamalarda mülkiyet biçimleri bıçak gibi bir birinden ayrıldığını düşünmek toplumsal evrim dışından konuya bakmak olabilir. Öyle ki toplumsal dönemeçlere gelirken yeni mülkiyet biçimini de kendi içinde taşımaya başladığını görmekteyiz. Çünkü geçmişimize baktığımızda,Toplumsal tarih her değişime maruz kaldığında bununla karşılaşmış. Kendi içinde ve kendi mülkiyet biçimine uyum göstermeyen ilişki biçimlerini yok etmeye hatta baskı altına almaya çalışmış. Çünkü tüm toplumdaki ilişkiler bu alışılmayan ve ucube görülen toplumsal ilişkiyi red etmek ve buna uygun yasa çıkarmakta,ahlakı değişimlere karşı direnmiş.

Bunun yanında eskiyi terk eden toplum, yeni mülkiyet ilişkisini gerçek hayatta egemen kılarkan de zorluklar yaşayacağını kabul etmiz gerekecektir. Nasıl? Yeni gelişen mülkiyet biçimi baskı altına alınmakta ise ; artık egemen olan mülkiyet biçimide eski mülkiyetti baskı altına alacak ve onu yok edecek demektir.

Ayrıca,nasıl yeni mülkiyet eski toplumun içinden çıkıp egemen olduysa; egemen olduğu ve eskiyi biçimi yok ederken,yeni mülkiyet biçimiylede kavgaya ve onuda baskı altına almaya çalışacaktır.

Bu durumda karşımıza ortak bir payda çıkmaktadır. Egemen mülkiyet, eskiyi mülkiyet biçimini baskı altına almış onu yok etmeye çalışırken, yeni mülkiyet biçimini de baskı altına almaktadır. O zaman eski ve yeni aynı cephede bu egemene karşı durabilirlermi? Böyle ortak mücadele hattı oluşturabilirlermi. ?

İşte o zaman yeni mülkiyete bağlı toplumsal ilişkiler kendine yol bulmaya başlar ama baskı altında oluşu bunları geliştiremez. Hazır eskiden kalma mülkiyette bağlı direnen toplumsal ilişkiler hazır olmalarından dolayı kolayca karşımıza çıkar. Eskiye bağlı toplumsal özelem ben buradayım der.

Ve onun için ''önce ekmekler bozuldu'' diye nakaratlar ortalığı kaplar.
owert isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24.Eylül.2013, 08:16   #20
 
Hasan Karataş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hasan Karataş
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 15.Kasım.2009
Üye No: 26927
Mesajlar: 2,612
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,584
845 Mesajına 1,585 Teşekkür Aldı
Standart

"Ekonominin öncelik aşıdığı, dolayısıyla öncelikli olarak konu edilmesi gerektiğine katılıyorum.
Ancak -

- ekonomi politikası, genel anlamda politikanın bileşenlerinden. Bu nedenle, ekonomiyi artışmak, politikayı tartışmanın karşısında değil içinde yer alır.

- devletin toplumu politikanın içine çekişinden söz ederken, bu çekişin hangi konuları gündeme koyarak ve hangi mekanizmalarla yapıldığına bakmak gerekir. Sözgelimi partiler arasındaki rekabet, siyasi programlar yerine bir taraftarlık ve/veya karizma gibi konular çevresinde biçimlenirse, bu tür bir 'politikanın içine çekiş' yüzeysel olduğu kadar, toplumu politikanın yakıcı konularından uzak tuttuğu için, toplumun politikayla ilgilenmesini engelleyicidir de.
Buna karşın, bir 'ağaç kesme' olayından hareketle rant odaklı politika, kent planlamasının ekonomik boyutu, giderek inşaat sektöründeki şişmenin ekonomik krize götürüşü gibi konulara, yani ekonominin tam ortasına varılır.

Ayrıca, egemen sistem ekonomi ile iştigale devam edebilmesi için politik, ideolojik, bürokratik ve zor kullanma alanlarında 'ev ödevlerini' yapmak zorunda. Bunları gözden kaçırdığını iddia etmiyorum, ama salt ekonomiyle değil bu alanların tümüyle ilgilenmenin gereksiz olduğu çıkarsamasının önünü almak istedim.

Bu yüzden, devletin toplumu politikaya çektiği konu ve biçimler ile politikadan uzak tutmaya çalıştığı konu ve biçimler arasında ayrım gözetirsek hem yanlış anlaşılmalara meydan vermemiş hem de düalist yaklaşımdan kaçınmış oluruz kanısındayım."
-----------------------------
Yukarıdaki alıntı Özgür İnsan adlı arkadaşa aittir.

Başka bir başlık altında yürüyen bu tartışma, konuyu dağıtmamak adına bu başlığın altına taşıdım. Şayet Özgür İnsan arkadaş da uygun görürse tartışmaya bu başlık altında devam ederiz. Aşağıda da konuyla ilgili kendi düşüncelerimi yazdım.
----------------------------




Bundan 3-4 yıl önce baktım bizim sosyalist arkadaşlarımız sürekli biçimde toplumun apolitikliğinden sitem ediyorlardı. Toplumun politikleşmesi gerektiğini ve bu doğrultuda çalışma yapmak gerek türünden laflar ediyorlardı. Hayata baktım toplum politik, hatta devlette toplumun politikleşmesi için elinden geleni yapıyordu. Şehit cenazeleri, seçimlere ve referandumlara katılım hiçte fena değildi.

Devlet iktisadı çok konuşmuyor, politikayı öne çıkarıyordu. İktisada bir baktım, iktisat dinamik değil, yani üretim temelli değil; İktisadi toplumlarda, bireyler ekonomik nedenlerle sisteme bağlı kalırlar. Bireyler sistemin dışına çıkamaz, kaçamaz vs.

İktisadi toplumlarda siyasette buna bağlı olarak kendi dinamikleri üzerinden ilerler; bir anlamda çok daha ciddi bir uğraştır. Anayasa, hukuk, kanunlar ve serbest seçimler hepsi çok daha ciddi bir uygulamanın tezahürleri olarak hayat içerisinde bulunurlar. Bu saydıklarımın hepsi politikanın yani demokrasinin bireyleri bağlayıcı unsurlarıdır. Politika bir illüzyon aracı değil, realitedir. Dinamik toplumlarda sınıflar ve temsilcileri adam gibi politika yaparlar.

Günümüz ekonomisine bakıyoruz, ekonomi tüketim temelli bir ekonomi, bu durumda bireyler, tüketim temelli iktisadın ne olduğunu anlamış olsalar, sizce ekonomik faaliyet içinde kalmaya devam ederler mi? Etmezler, zira her faaliyetin sonucunda soygun garanti. Bireyler yaşam boyu koşturacaklar, faiz ve vergi sarmalına hizmet edecekler ve bu arada hayatlarını harcamış olacaklar. İktisat açısından bakıldığında, bireyler bu gerçeği mutlaka görmemeli. Politika tam bu noktada devreye girmektedir. Bir illüzyon aracı olarak toplumu kontrol altında ve sisteme bağlı bir şekilde tutmaktadır. Toplum siyasi nedenlerle tam bir illüzyon yaşamaktadır.

Yukarıda siyasetin temel araçlarını saymıştım. Tüketim temelli iktisat, politikada da zorlama unsurlar türetmektedir. Seçimler oluyor. Bin bir alavere dalavere, seçim sonuçlarını önceden araştırma kurumları söylemekte ve buna bağlı olarak toplum yönlendirilmektedir. Kanun her ay bir torba geliyor. Anayasa sittin sene yapamazlar. Demokratik hak hukuk, onlar kişiye ve o anki duruma göre değişiyor.

Politikanın illüzyon aracı olduğu koşullarda, bireylerin politikleşmesini istemek, yanılsamaya destek olmak demektir. O nedenle bireylerin iktisadı öğrenmeleri, kendileri açısından daha hayırlı bir davranıştır. Bizler politika yapmak zorunda kalmışsak, politikayı yaşamın dışına taşımak için yapmalıyız. Bizler politikaya son veren politikacılar olarak tarihte yerimizi almalıyız.
______________________________________________________
"Docendo discitur"
Hasan Karataş isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 30.Eylül.2013, 01:54   #21
 
Siniori - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Siniori
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 01.Eylül.2013
Üye No: 47455
Bulunduğu yer: Adapazarı
Mesajlar: 657
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 272
178 Mesajına 290 Teşekkür Aldı
Standart

Alıntı:
İktisadi toplumlarda siyasette buna bağlı olarak kendi dinamikleri üzerinden ilerler; bir anlamda çok daha ciddi bir uğraştır. Anayasa, hukuk, kanunlar ve serbest seçimler hepsi çok daha ciddi bir uygulamanın tezahürleri olarak hayat içerisinde bulunurlar. Bu saydıklarımın hepsi politikanın yani demokrasinin bireyleri bağlayıcı unsurlarıdır. Politika bir illüzyon aracı değil, realitedir. Dinamik toplumlarda sınıflar ve temsilcileri adam gibi politika yaparlar.
Sırf bu yüzden onların hastanelerine uğramıyorum, inatla dayattıkları hesabı ödemiyorum, tüketim yapmıyorum. AVM çılgınlığına karşı kafamı koyuyorum. Bir arkadaşımla dışarı çıkmıyorum, devamlı fikir üretip, ortaya döküyorum. Eskisinden daha az kıyafet değiştiriyorum, zorunda olmadıkça ek harcama yapmıyorum. Yol parası, kağıt kalem, okul masrafları ve bilgisayar dışında tüketim yapmıyorum
Siniori isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 30.Eylül.2013, 03:36   #22
 
Özgürinsan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özgürinsan
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 25.Şubat.2013
Üye No: 45335
Mesajlar: 403
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
4 Mesajına 5 Teşekkür Aldı
Standart

Belki benim eksikliğim, ama ekonomiyi politikadan ayrı düşünemiyorum. Hasan karataş arkadaşın yaklaşımını, altyapıyla ilgili politika / üstyapıyla ilgili politikanın karşı karşıya getirilmesi olarak yorumlarsam belki daha iyi anlamış olacağım.

Politikadan söz ederken bunun çeşitli alanlarını birarada kastetmiş olruz: Eğiim politikası, spor politikası, ekonomi politikası, iç ve dış ittifaklar poliikası, medya politikası vb.

Eğer söz konusu olan, bunlar arasında ekonomi poliitikasını ağırlıklı olarak gündemde tutmaksa anlaştık. Özellikle ekonomi politikasının günlük yaşamımıza yansıyışından yola çıkıp temel nedenlerine varmak suretiyle.

Bir örnek. Gerek konut yapımında ve gerekse de daha büyük projelerde (olimpiyat girişimi, AVM'ler, cami yapım furyası, 3. köprü vb.), kaynakların inşaat sektörüne yönlendirildiğini izliyoruz. Büyük projeler yalnızca prestij amacı taşımıyor. İnşaat sektörü (ihaleler) en büyük çapta yolsuzluklara yaygın biçimde olanak sağlayan işkoludur. Bu nedenle iktidarın, kaynakları bu dala yönlendirmesine şaşmamalı. Ancak kaynakların inşaata kaydırılması, üretken alanlarda kaynak darlığı yaratır. Diğer bir deyişle, yanlış kapasite kullanımı anlamına gelir. Ek olarak, tasarruf sahiplerinin konut edinmeye özendirilerek borçlandırılması, hem yapı sektörünün daha da şişmesine (ve yıne, tasarrufların üretken alanlardan uzak tutulmasına), hem de, uzun vadeli taksit ödeme gücü olmayan kesimlerin yıkıma sürüklenmesine yol açar. Yapı sektöründeki şişme, ayrıca, inşaat kapasitesindeki arz - talep dengesini çarpıtarak, gerek inşaat maliyelerinin, gerekse de taşınmaz mülk fiyatlarının yapay (spekülatif) biçimde yükselmesine yol açar. - Ki dünyadaki ekonomik krizlerin çoğunun temelinde bu süreç yatar. Son örneklerden İspanya'ya bakalım: Konut fiyatları, krizle birlikte % 30 civarında düşmüştür. Bu değer kaybı, spekülatif balonun patlamasından başka bir şey değildir.

Türkiye, buna benzer bir bunalımın eşiğindedir.

Bunlardan, yapı sektörüne yatırım yapmanın yanlış olduğu çıkarılmasın. Ancak, gerek bireysel harcamalarda, gerekse de ülke ekonomisi boyutunda, doğal olarak sınırlı olan kaynak ve kapasitelerin kullanımında 'doğru' oranları gözetmek gerekir. Örneğin beslenme sorununu halletmemiş bir ülkenin, askeri harcamaları abartması (ve bu abartmaya hizmet edecek bir dış politika gütmesi), sınırlı kaynakları gereksiz yere harcamak, dolayısıyla da halkın bir bölümünü aç bırakmak sonucunu verecektir vb. Aynı şekilde, üretken olmayan yatırımlara ağırlık vermek, teknolojik ilerlemeye yarayacak yatırımları güdük bırakmak sonucu verir.

Hasan karataş arkadaş, 'tüketim ekonomisi' kavramını kullanıyor. Yanlış anlamaya meydan vermemek için, tüketilen herşeyin üretilmiş olması gerektiğini akıldan çıkarmayalım. Eleştiri konusunu tarif etmeye çalışayım:

Marx'ta okuduğumuz 'yoksullaşma' süreci, tekdüze gerçekleşmiyor. Çalışan sınıflar, kimi ülkede az, kimi ülkede çok, kendi halinde de olsa bir birikim oluşturabiliyorlar. Burjuvazi, işte ilk üretim sürecinde amaçladığının tamamını ele geçirememesi yüzünden (ücretleri alabildiğine düşüremediğinden) oluşan bu birikime el koymanın yolunu arıyor. Bunun başlıca iki nedeni var:
1. Çalışan sınıfların, birikimlerini birleştirerek üretime geçmelerini engellemek
2. Bu birikimlere el koyarak ek artı değer elde etmek

Kapitalistin hedefi, daha lik üretim içinde, yani kendi işyerinde, işçilerin ücretini en aza çekmek, yani ücretleri, ancak ölmeyecekleri bir düzeyde tutmaktır. Engels'in 'İngiltere'deki çalışan sınıfların durumu'nda verdiği örnekler ve Marx'ın 'yoksullaşma' sürecini tarifi bu doğrultudadır. Ancak, tarihi süreçler, çalışan sınıfların en azından bir bölümünü tekdüze yoksullaştırmanın pek de kolay olmadığını ortaya koymuştur.
(Not: Bu kesime tümden 'işçi aristokrasisi' demeyi doğru bulmuyorum.)

İşte ilk üretim sürecinde kapitalistin ele geçiremediği, asgari geçim standardı ile ücret arasındaki farktan oluşan bu 'fon' içindir günümüzdeki kapışma. Sanal gereksinimler yaratarak, ürünlere sanal değerler yükleterek, çalışan sınıfları borçlanmaya özendirip (faiz!), söz konusu 'fon'un bir bölümünü ele geçirmektir program.

Bu nedenle, 'tüketim toplumu' kavramı, açılmadığında yanıltıcı olabilir. Bence daha doğrusu, artı değeri ele geçirmenin ikinci aşaması olarak ortaya çıkan, 'tüketicinin sömürülmesi'dir. Öyle ki, üretimin bir bölümü, sırf tüketiciyi sömürmek (= ona, gerçek gereksinimi karşılamayan bir ürün vererek, karşılığında en genel değişim değeri taşıyan nesnesine = parasına el koymak) amacıyla üretilen mallardan oluşmaktadır.

Üstelik, gerçek gereksinimleri karşılamayan, salt üreticiyi sömürmek için yapılan bu üretim için kaynaklar ve kapasiteler kullanılmaktadır ki, bu da genel ekonomi açısından kaynak israfı anlamına gelir. Üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişmesine nasıl engel olduğunu küresel boyutta gösteren bir olgudur bu.

Kendi hesabıma bundan çıkaracağım sonuç,
- sanal 'değer' yükletilen ve yine sanal 'gereksinim'leri karşılayan ürünleri tüketmemek, elden geldiğince de tükettirmemek,
- kredili satışlara yanaşmamak
- kaynak biriktirebiliyorsam, bunu ya rezerv olarak saklamak, ya başkalarıyla birleştirerek üretime girmenin yolunu aramak (dolandırıcılara dikkat!), ya da kendini geliştirmeye harcamak (ki en sağlamı budur).

Umarım politika - ekonomi - güncel yaşam arasında bağ kurayım derken konuyu fazla dağıtmamışımdır.
Özgürinsan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01.Ekim.2013, 06:40   #23
 
Hasan Karataş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hasan Karataş
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 15.Kasım.2009
Üye No: 26927
Mesajlar: 2,612
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,584
845 Mesajına 1,585 Teşekkür Aldı
Standart

Özgür insan arkadaş; Para birikimcisine akıl vermenin dışında çıkardığın sonuca tümden katılıyorum. Ancak analizlerine katılmıyorum.

Tüketim toplumu derken, tüketim temelli ekonomi diyorum. Bu ne demektir? Ekonomi dört devreden oluşur. Üretim devresinin temel olduğu ekonomi dinamiktir. Gelişme ve kalkınmayı ifade eder. Gelişme esas olarak sermayenin yeniden üretilmesidir. Basit üretim tarzlarında sermaye nicel olarak yeniden üretilir. Genişletilmiş yeniden üretim tarzlarında sermaye geniş anlamda yeniden üretilir. Ekonomi burada nitel anlamda kendisini bulmuş demektir. Burada fazladan sermaye üretiliyor demektir. İşte bizim ‘üretim temelli ekonomi dediğimiz’ ekonomi budur. Bu ekonomi dinamik ekonomi yani toplumları ileri taşıyan ekonomidir. Kapitalizmin emperyalizme, sosyalizmin ise komünizme taşınması gibi örnekleriz. (artı değer toplumu)

Sermaye ölü emek demektir. Demek ki sermayenin oluşması için emek koşuldur. Çıkarsama yapalım; sermaye miktarlarının artışı, emek miktarının artışı ile doğrudan orantılıdır. Basit üretimde bireysel üretici ancak kendi emeği kadar sermaye üretirmiş. Terzi fazladan sermaye yaratıyor; ancak yarattığı sermayeyi pazarda değişime götürüyor ve yeniden üretime geçiyor. Genişletilmiş yeniden üretimde, bireysel emekçinin yerini kolektif emekçi alır. Bir terzinin yarattığı sermayeyi, bir konfeksiyon atölyesinde yüzlercesi yaratmaktadır. Artık bu tarz sermaye birikimi yaratmaktadır. Biriken sermaye yeniden yatırıma, yeniden yatırım ise daha büyük sermaye yaratımına gider. Burada temel dinamik üretimdir. Bölüşüm, değişim ve tüketim yaratılan sermayenin sonuç ilişkileridir. Dinamizm sermayenin yaratılma sürecidir. Kolektif emekçi, enerjisini üretilen metalara aktarır. Ham madde, dönüşüm sonrası daha fazla sermayeyi ifade etmektedir.

Tüketim temelli ekonomi ne demektir? Üretim teknolojilerinde yapılan devrimler, kolektif emekçi sayısını giderek azaltmıştır. Bin işçinin çalıştığı ve dört kamyon ipliğin üretildiği fabrikalar gitmiş, yerini 20-30 işçiyle çalışan ve yine dört kamyon malın üretildiği fabrikalar gelmiştir. Fark şurada üretilen dört kamyon 1000 işçinin ölü emeğini ifade ederken, şimdi 20-30 işçinin ölü emeğini ifade etmektedir. Dört kamyon mal, eski üretime göre tam elli kat değer kaybetmiştir. Burada artık üretimden gelen sermaye birikimi nicele dönüşmüştür. Sermaye nicel yaratımla kendisine hayat bulamaz ve sönümlenir. 2008 de ortaya çıkan banka ölümleri bunun ifadesidir. Burada ekonomi allak bullak olmuştur. İşlemez haldedir. Önceki tarzın 970 emekçisi, hem pazardan çekilmiş, hem de fazladan sermaye üretmiyor. Bu korkunç bir şeydir. Ekonominin yapması gereken acilen o malın paraya dönüşmesi ve yeniden tekrar üretime geçirmesi gerekir. İşsizin büyük bölümünü emekli yapmış cebine para koymuş ve yeniden pazara çekmeye çalışmıştır. Yetmiyor, borçlandırarak daha fazla pazarda tutmaya çalıştırmaktadır (kredi kartları).

Tüketim gerçekte gelişmeyi ifade etmez. Sadece bugün var olan devrelerin çalışmasını temin eder. Ancak tüketime giren para veya mal bir değer ifade etmektedir. Tüketilen bu değerler yeniden üretilmiyor ise işte o zaman ekonominin açmaza girdiği andır. Ki bugün tüketilen değerler, üretilen değer miktarlarına göre çok daha fazla rakamlarla ifade edilmektedir. Bugün dünyada azami bir milyar üretken emekçi bulunmaktadır. Dünya nüfusu 6,5 milyar civardır. Bir milyar emekçi kendisini ve birde bir kişinin tüketimini yeniden üretebilir. Bu iki milyar kişilik tüketimin kaynağı üretimden geliyor demektir. 4.5 milyar insanın tüketimi ise çalınan sermayelerdir. Tüketim devreleri, küçük ve orta sermaye sahiplerini erozyona tabi tutmuştur.

Pazarda dolaşan her miktar para, ayni miktar mala eş değerdir. Fazladan değer yaratılmıyorsa fazladan da eşdeğer pazara sürülmez. Kriz zamanı derler piyasaya para fazla sürülür. Dünya 2008 den bu yana kriz yaşıyor. Piyasaya para dağıtıldığını sanmayın. Şayet piyasaya para dağıtılsaydı. Para tuvalet kâğıdına dönerdi. Dağıtılan paralar birilerinden soyulan paralardır. Darphaneler eskisi gibi çalışmıyor. Sadece eskiyen paralar yenileniyor. Bernanke açıklama yaptı; dolarları geri çekeceğiz, olması gerekenden çok fazla dolar dünya pazarında dolaşıyor. Tüketilen sermayeye göre, para ayni oranda çekilmediğinde para değersizleşir. Dış satımlarla büyük soygunlar geçiren ABD, soygun karşılığında düşük değerli para almak istemez. Aksi durumda soygun devreleri laçkalaşır ve soygun realize olamaz. Adam gerçek soygun yapmak istemektedir. Geçtiğimiz yıllarda karşılık değeri olmayan paralar, metalara dönüşüm geçiremedi ve bankaların elinde patladı. Çok sayıda banka gümledi. Şimdi çok daha temkinli olmaktadırlar.

Tüketim sermaye yaratmıyor, tersine sermayeyi tüketiyorsa; burada ekonominin de siyasetinde istikbali olmaz. Siyaseti görüyoruz. Dansöz oynatsalar bundan daha eğlendirici olmaz. Elleri kolları bağlandı. İşledikleri cinayet ve de yaptıkları kötülüklerle kaldılar. Demek ki ekonomili hayata can veren sermayeymiş. Sermayeler tükendikçe hayat ta renksiz ve silik olmaktadır. O halde hayat tarzına müdahale etmeliyiz. Sermayesiz, ekonomisiz ve parasız hayatı kurgulamalıyız. İşte o zaman hayat farklı bir tarzda yeniden sulanır ve yeşillenir. Yazınızın son bölümünde bunu destekleyen ifade gördüm.

Yukarıda anlatmak istediğim değişim, ancak dünya boyutlu bir devrimle mümkündür. Dünya bir bütün olarak böyle bir devrim için olgunlaşmıştır.
______________________________________________________
"Docendo discitur"
Hasan Karataş isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Ekim.2013, 00:25   #24
 
turgut_fatsa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
turgut_fatsa
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 20.Nisan.2013
Üye No: 48375
Mesajlar: 2,873
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1,271
821 Mesajına 1,338 Teşekkür Aldı
Standart

''Kar oranı bizim için neden önemlidir. ? Çünkü kapitalizmin kendi iç dinamiğinde (etkileri sadece niceliksel birikimin ifadesidir.)kendi kendini nasıl yok edeceğini göstermemiz bakımından önemlidir diye düşünüyorum.
Görüldüğü gibi yeni teknoloji ücretleri azaltmakta. Bu kapı önüne koyduğu işgücünün pazarda düşüşünün bir sonucu olmakta.. Bu anlamda kapitalist işgücü maliyetinden hayli kurtulmuşta olmakta.
Buradan çıkardığımız sonuç Marks’ın tarif ettiği gibi ücretleri düşürmek ve karı yükseltmek. Ve toplumsal süreç içinde sermayeyi yoğunlaştırarak teknolojik ürettim aletlerine kavuşmak.

Evet kapitalist karını yükseltmiştir.

Ancak kar oranı düşmüştür. Yani sömürü oranı düşmüştür. Neden? Çünkü kapitalist eskiden toplam 200 liralık sermayesinin 100 lira sı sabit sermayesine bağlı iken; teknolojik makineler nedeniyle 200 liraya çıkmıştır. Toplam 200 liraya eskiden ürettim yapan kapitalist ve kar elde ederken şimdi 300 lirası sermaye yatırarak kar elde etmeye çalılşmaktadır. Bu 300 lirasının 200 lirasai sabit sermaye olurken (eskiden bu 100 lira idi) 100 lirasi işçi ücreti olmaktadır. Yani çok daha büyük sermaye yatırırken kapitalist'in karı eskisi ile mukayese ettiğimizde kar etme oranı azalmıştır. . Bunu anlayabilmemiz için orantı kurmamız gerekmektedir

Sonuçta, kar ile kar oranı faklı şeyler olduğunu ve sömürü mekanizmasına bakılırken buna dikkat edilmesi gerekir. ''

Bu sayfalarda güzel bir yazı bulup özetlemeye çalıştım.
Bence de bütn mesele :sabit ve değişken sermaye oranlarına dikkat etme. Bunu daha da geneleştirirsem.
Makine üretten fabrikalar ki bunlar gelişmiş ülkelerde ,yüksek teknolijiyle (uzay ve nükler teknoloji) ile mümkündür. Diğer taraftan,tükettim maddeleri üretten fabrikalar. Bunlar birbirinden kopuk olmadığıdır. Tükettim maddeleri üretten fabrikaların krizi otomatik olarak fabrika üretten sanayiyi etkiler ve bozar.

Böyle dersek,fabrika üretten saniyi sabit sermayeyi oluşturur(kaba biçimde) tükettim madedeleri üreten ise: değişken sermayeyi oluşturur.


Sermaye ölü emek demektir. Hayır sermayenin tümüne ölü emek diyemeyiz. (Ölü emek ,sermaye birkiminin bir bölümüdür.özgür bunu kast ediyordu sanırım) Ölü emek sabit sermaye olarak biliyorum.


______________________________________________________
Önümüzdeki daha zorlu ve çetin geçecek mücadelenin ihtiyaçlarına yanıt verecek birleşik bir direnme zeminini ve seçeneğini hep birlikte inşa etmeliyiz. Eğer bu yaratılamazsa devrimci direniş imkanının umutsuzluk içerisinde boğulmasının önüne de geçilemeyecektir.
turgut_fatsa isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Ekim.2013, 00:40   #25
 
turgut_fatsa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
turgut_fatsa
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 20.Nisan.2013
Üye No: 48375
Mesajlar: 2,873
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1,271
821 Mesajına 1,338 Teşekkür Aldı
Standart

Alıntı:
Pazarda dolaşan her miktar para, ayni miktar mala eş değerdir. Fazladan değer yaratılmıyorsa fazladan da eşdeğer pazara sürülmez. Kriz zamanı derler piyasaya para fazla sürülür. Dünya 2008 den bu yana kriz yaşıyor. Piyasaya para dağıtıldığını sanmayın. Şayet piyasaya para dağıtılsaydı. Para tuvalet kâğıdına dönerdi. Dağıtılan paralar birilerinden soyulan paralardır. Darphaneler eskisi gibi çalışmıyor. Sadece eskiyen paralar yenileniyor. Bernanke açıklama yaptı; dolarları geri çekeceğiz, olması gerekenden çok fazla dolar dünya pazarında dolaşıyor. Tüketilen sermayeye göre, para ayni oranda çekilmediğinde para değersizleşir. Dış satımlarla büyük soygunlar geçiren ABD, soygun karşılığında düşük değerli para almak istemez. Aksi durumda soygun devreleri laçkalaşır ve soygun realize olamaz. Adam gerçek soygun yapmak istemektedir. Geçtiğimiz yıllarda karşılık değeri olmayan paralar, metalara dönüşüm geçiremedi ve bankaların elinde patladı. Çok sayıda banka gümledi. Şimdi çok daha temkinli olmaktadırlar.
Bu konuda sanırım hasan arkadaşla tartışmamız gerekecek.

''Pazarda dolaşan her miktar para, ayni miktar mala eş değerdir. Fazladan değer yaratılmıyorsa fazladan da eşdeğer pazara sürülmez.''

Evet para aynı miktarda mala eşdeğer olması gerekir.

Yani bir ülkeden para transferi yapıyorsanız aynı zamanda mal transferi yapıyorsunuz demektir. Yani ithalat yapılıyor demektir.

Örneğin merkez bankasında ne kadar dolar varsa o kadar ithalat yaptık ve o kadar borçluyuz demektir.

Ancak bu

''Fazladan değer yaratılmıyorsa fazladan da eşdeğer pazara sürülmez.'' demek değildir diye düşünüyorum.Çünkü ABD ''para bizim'' dert sizin demektedir. Bu enflasyon olmakta ,doların değerinin düşmesi demektir. Bu aynı zamanda ABD İhracatının çoşması da demektir. Bu yaşadığımız koşulda ABD bunu ne kadar önemser,veya önemsemez.
Bilmece sanırım bu..
______________________________________________________
Önümüzdeki daha zorlu ve çetin geçecek mücadelenin ihtiyaçlarına yanıt verecek birleşik bir direnme zeminini ve seçeneğini hep birlikte inşa etmeliyiz. Eğer bu yaratılamazsa devrimci direniş imkanının umutsuzluk içerisinde boğulmasının önüne de geçilemeyecektir.
turgut_fatsa isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com